Erdoğan’ın İran ablukasını yarma teşebbüsleri

Basra Körfezi’nde sular tekrar ısınıyor. ABD ile İran arasında 40 yıllık çekişmenin tansiyonu yeniden yükselmeye başladı. İran devriminden sonra ABD, Sünni Arap ülkeleri, Türkiye, Pakistan ve İsrail ile beraber İran’ı ekonomik, siyasi ve askeri olarak kuşatmaya çalıştı.

İran ise bu süre zarfında, ABD kuşatmalarını yaracak ve İran’ın kaderini ve kederini paylaşacak ortaklar bulmaya çalıştı. 40 yıl boyunca Afganistan, Lübnan, Irak, Yemen ve İsrail’de meydana gelen siyasi buhranların ve çatışmaların en önemli sebeplerinden biri de ABD ve İran arasındaki çekişmedir.

Türkiye de meydana geldiği günden itibaren İran devrim düşünceleri ile mücadele etmiş ve bu mücadele “Türkiye, İran olmayacaktır” sloganında ifadesini bulmuştu. Ama 2002 yılında Erdoğan’ın iktidara gelmesi ile beraber Türkiye, adım adım, İran’ın bölgedeki stratejik ortağına dönüşmüştür.

Erdoğan ile beraber İran’ın Türkiye’de yetiştirdiği veya Türkiye’ye yerleştirdiği “etki ajanları” Türkiye’nin iç ve dış politikalarında etkili olacak konumlara gelmiş ve İran hesabına verimli sonuçlar almışlardır. Geçmişleri itibari ile yolu “Kum” kentine düşenler genellikle bu etki ajanlarıdır.

Öyle ki, bu etki ajanlarının faaliyetleri Türkiye içinde ve dışında soruşturma ve kovuşturmalara konu olmuştur. Mesela Reza Zarrab’ın verdiği rüşvetlerle Erdoğan ve bakanlarının İran ambargosunu delmek için nasıl çalıştıklarını bütün dünya bilmektedir.

Erdoğan sadece ekonomik ablukayı yarmakla kalmamış, aynı zamanda İran’a uygulanan siyasi ve askeri ablukayı da yarmaya da çalışmaktadır. Bunun için de Türkiye’nin yüz yıllık dış politika paradigmasını değiştirecek hamleler yapmıştır.

Erdoğan’ın bu hamleleri tarihi ve coğrafi bir zemin ile bu zemin üzerinde kurulan sosyal ve siyasal dinamiklerden mahrumdur. Doğal seyrinde meydan gelmesi mümkün olmayan bu hadiseler, Erdoğan’ın kurduğu uluslararası tuzaklar sonucu meydana gelmiş ve onarılması zor kırılmalara sebep olmuştur.

Bu olaylardan biri 2010 baharında meydana gelen Mavi Marmara olayıdır. Mavi Marmara olayı ne İsrail ile Filistin arasındaki problemleri çözmeye yöneliktir, ne de Gazze halkına yardım götürmeye. Sadece Türkiye ile İsrail arasında kurulan tarihsel iyi ilişkileri bozmaya yönelik kurgulanmış bir kumpas ve tuzaktır.

Olayın faili Erdoğan ve İran’ın etki ajanlarıdır. İsrail’in egemenliğini ihlal ederek İsrail’i ajite etmeye yönelik bir hamledir. Gerçekten de Erdoğan’ın desteği ve yönlendirmesi ile İsrail’e doğru yola çıkan gemi, İsrail ordusunun müdahalesiyle durdurulmuştur. Gemiyi durdurmanın birçok yolu varken, İsrail Erdoğan’ın tuzağına düşmüş ve kan dökmüştür.

Olayın sonuçları kendisinden daha büyüktür. Ortadoğu barışına hizmet edebilecek iki ülke olan İsrail ve Türkiye’nin bozulmuş ilişkileri, aradan 10 yıl geçmesine rağmen düzelmemiştir. Bu durum ne Türkiye’nin ne İsrail’in ne Filistin’in ne de diğer Arap ülkelerinin lehinedir.

Türkiye’nin parçası olduğu NATO da lehine değildir. Bu olay sadece ve sadece İran’ın lehine olmuştur. Erdoğan ister bilinçli olsun, isterse etrafındaki etki ajanlarının yönlendirmesi ile olsun İran’a ve İran’ın bölge politikalarına hizmet etmiştir. Ortadoğu’da iyice yalnızlaşan İran nihayet bir ortak bulmayı başarmıştır.

15 Temmuz 2016, TSK’ye ve NATO’ya kurulan en büyük tuzağın hayata geçirildiği gündür. O gün yaşananların üzerindeki sis bulutu henüz dağılmadığından ancak iz sürerek bazı analizler yapılabilmektedir. Zira Erdoğan ve ekti ajanları büyük bir karartma uygulayarak sadece kendi filtrelerinden geçen bilgileri kamuoyu ile paylaşmaktadırlar.

TSK içinde iki kanadın varlığı bilinen bir gerçektir. NATO’cu ve Avrasyacı kanatlar arasında çekişmeler hiç eksik olmamıştır. Mesela 12 Mart 1971’de, 9 Mart Cuntası yani Avrasyacı kanat tasfiye edilmiştir. 15 Temmuz’un bir sonucu da 12 Mart’ın rövanşı olmasıdır. Avrasyacılar, NATO’cuları tasfiye etmiştir. Bu durum NATO tarafından da ifade edilmiştir.

TSK’de NATO’cu askerler tasfiye edilirken süreci saniye saniye takip eden bir güç daha vardır. İran Silahlı Kuvvetleri 15 Temmuz’da teyakkuza geçmiş, kendilerine düşebilecek bir görev için hazır kıta bekliyordu. Bu durumu ilan etmekten de çekinmediler.

O gece İran Silahlı Kuvvetleri’ne nasıl bir iş düşebilirdi? Bir iç savaşta Erdoğan’ı mı koruyacaklardı? Ya da TSK kendi içinde çatışsa veya bir davet gelse Türkiye’ye asker mi göndereceklerdi? Bu soruların cevaplarını bilmemiz mümkün değildir. Ama soruları çoğaltıp üzerinde düşünmek Türkiye’nin lehinedir.

Ama 15 Temmuz sonuçları itibari ile en çok İran’ın çıkarlarına uygun düşmüştür. Türkiye’nin ABD ve NATO ile ilişkilerini Erdoğan üzerinden bozan İran, ABD’nin askeri kuşatmasını yarmayı başarmıştır. Daha önce İran’a uygulanan ekonomik ambargoyu delen Erdoğan, şimdi ise İran’a uygulanan siyasi ve askeri ablukayı delmiştir.

Muhtemeldir ki ABD, 15 Temmuz’daki gelişmelerden sonra İran’a yönelik stratejisini revize etme ihtiyacı duymuştur.

Bu süre zarfında gündeme gelen S-400 meselesinin bir yönünün de ABD’nin İran kuşatmasını delmeye yönelik olabileceğini ayrıca belirtmeliyim. Türkiye’ye konuşlanması muhtemel S-400’lerin, muhtemel İran-ABD savaşında kullanılması dahi mümkündür.

Kanaatimce Erdoğan, Putin ile üst düzeye çıkardığı ilişkilerini, İran ile olan ittifakını perdelemek için kullanıyor. Dikkatleri Moskova’ya çevirip, Tahran ile stratejik ortaklığını derinleştiriyor. Türkiye kaybediyor, İran kazanıyor.

Buraya alacağımız son olay ise Kaşıkçı cinayetidir. Kral Abdullah, Erdoğan’ın vakfına 100 Milyon dolar bağış yapınca, “Suudilerin Erdoğan’dan çekeceği var” diye, içimden geçirmiştim.

Çünkü Erdoğan kendisine yapılan iyilikleri karşılıksız bırakmaz. İran karşıtı politikaları ile bilinen Muhammed bin Selman “Veliaht Prens” olunca Ortadoğu’da dengeler İran aleyhine iyice bozulmaya başladı. Muhammed bin Selman’dan kurtulmanın bir yolunu bulmak gerekiyordu.

İran’ı “ikinci evi” olarak gören Erdoğan’ın yeni vazifesi Muhammed bin Selman’dan kurtulmanın bir yolunu bulmaktı. Ben Erdoğan’ın İhvan’ı koruma görüntüsünün bir aldatmaca olduğunu düşünenlerdenim. Çünkü İhvan’a tarihindeki en büyük zararlardan birini Erdoğan vermiştir.

Suudi Veliaht’ın Cemal Kaşıkçı’ya karşı bir eylem planladığından Erdoğan’ın istihbaratı olduğu, artık, kesinleşmiştir. Erdoğan, Suudileri veya Kaşıkçı’yı uyarabilir ve böyle bir facianın önüne geçebilirdi. Ama Erdoğan işleneceğini önceden bildiği bir cinayeti kayda geçirip Suudilere şantaj ve onları dünyada zora sokacak çalışmalar yaptı. Ne kadar dostane(!) bir tavır, değil mi?

Erdoğan, illegal elde ettiği kayıtları dünya liderleri ile paylaştı. CIA Başkanı’nı Türkiye’ye davet etti ve ona dinletti. Hatta MİT Müsteşarını ABD Senato’suna gönderip, kayıtları senatörlere dinletti. Belli ki Erdoğan sadece Suudilere şantaj yapmıyordu. Aynı zamanda ABD ile Suudi Arabistan’ın ilişkilerini bozmak istiyordu. Ama başarılı olamadı. ABD’nin Suudi Arabistan ile beraber İran’ı kuşatmasını yaramadı.

Türkiye’nin kurulduğu günden beri iyi dostluk ilişkileri kurduğu Suudi Arabistan ile arası bozuldu. Erdoğan durduğu sürece de düzeleceğe benzemiyor. Türkiye’nin Arap ülkeleri ile ilişkisinin bozulması en çok İran başarı hanesine yazılacak bir neticedir. Böylece İran bölgedeki yalnızlığından kurtulmuştur.

ABD, Humeyni devriminden itibaren İran’ı siyasi, ekonomik ve askeri olarak kuşatmış ve İran ile mücadele etmiştir. Erdoğan iktidarı ile beraber İran’ın Türkiye’deki etkinliği zirveye çıkmış, etki ajanları vasıtasıyla Türk dış siyaseti yeniden dizayn edilmiştir.

Dış politikadaki yeni paradigma; ABD’nin İran kuşatmasını yarmak ve İran ile beraber İslam Dünyası’nı yeniden dizayn etmek olarak özetlenebilir. Muhtemelen İran, Erdoğan’a Sünnilerin halifeliğini vaat ediliyor.

Bugün yaşanan siyasi gerilimlerin birkaç yılda daha devam etmesi halinde, Türkiye’nin NATO’dan çıkması ile sonuçlanması ve ABD ile bir çatışmaya dönüşmesi olasıdır. Ama Erdoğan’ın siyasi ömrünün buna yetebileceğini düşünmüyorum.

Erdoğan için hesap verme vakti iyice yaklaştı…

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.