Tiny Url
http://tinyurl.com/y3e8xhpe
Hattar Ebu Diyab
Mar 19 2019

Ortadoğu'daki kritik süreç ve İran

Suriye krizi sekizinci yılını doldurdu. Bu süreçte Şam diyarından başlayan ve 21. yüzyılın "yeni büyük oyunu" kapsamında bütün bölgeyi etkilemeye devam eden çatışmalara şahit olduk.

"İslam halifeliği" iddiası ile ortaya çıkan IŞİD devletinin yakında bitmesi, terörizmin son bulması ve kurtuluşun yakın olacağı anlamına gelmez. Zira krizlerin, çatışma ve vekâlet savaşlarının peşini bırakmadığı bu bölgenin öyle kolaylıkla sakinleşebileceğini beklemek fazla iyimserlik olur.

Nitekim önümüzdeki aylarda ABD’nin İran’a yönelik yaptırımlarının artması, Tahran’ın buna vereceği tepkilerin sonuçları, İsrail’de olup bitenler ve İsrail’in, Suriye’de bulunan İran askeri unsurlarını ve Hizbullah’ı hedef alma kararı, muhtemel bir bölgesel savaş ihtimalini yeniden gündeme getiriyor. Evet, teorik olarak birçok yerde savaş çanları çalanlar var. Ancak pratikte nerede başlayıp nerede biteceği meçhul böyle bir savaşa karşı bir çekingenlik de göze çarpıyor.  

Körfez ve Ortadoğu ile ilgilenen birçok gözlemcinin kanaatine göre, İran yaptırımlarının iyice sıkılaşacağı önümüzdeki mayıs ayından ABD başkanlık seçim kampanyasının başlayacağı 2020 Haziran’ına kadar sürecek olan dönem, son derece hassas ve kritik olacak. Tahran, bu dönemde kontrol altına alınabilen bölgesel yangınlarla yetinmeye ve geniş çaplı çatışmalardan uzak durmaya çalışacak. Çünkü İran, Başkan Trump'ın döneminin uzamayacağını ve Washington ile köprülerin yeniden kurulacağını hesap ediyor.

Öte yandan seçim kampanyasına yoğunlaşan İsrail, muhtemelen Benyamin Netanyahu ya da Benny Gantz’la Suriye haritasının yeniden şekillendirileceği ve Hizbullah’ın bölgedeki rolünün kısıtlanacağı bir girişimin veya sınırlı bir savaşın içinde yer alacaktır.

Suudi Arabistan'ın, Yemen savaşındaki, Irak'taki ve daha başka konulardaki hareketlenmelerinden anlaşılıyor ki Riyad, bölgede yeniden kurulması planlanan ve Arapların da ağırlığının olduğu yeni bir stratejik çerçeve ile yakından ilgileniyor. Dolayısıyla, çatışmalara gebe yeni bir aşamanın eşiğinde bulunuyoruz.

Bu sürece, Rusya, Çin, Fransa, İngiltere ve Almanya gibi uluslararası etkili oyuncuların yanı sıra Türkiye, Pakistan, Mısır, Irak, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar gibi bölgesel oyuncular da dâhil olacaktır.

Bölgesel bir tıkanıklığın yaşandığı bu zaman diliminde, 14 Mart'ta, bilerek veya tesadüf eseri aynı zamana denk gelen iki olay dikkatleri çekti. Bunlardan birincisi, İran dini Lideri Ali Hamaney'in, Amerika’ya, tarihindeki en büyük yenilgisini yaşatmak için bütün imkânları harekete geçirme çağrısında bulunması, ikincisi ise Gazze Şeridi'nden fırlatılan roketlerin Tel Aviv'e ulaşması ve ardından İsrail’in saldırıya geçmesi.

Hamaney’in bu konuşmasını, dini liderin yerine geçecek olan kişiyi belirleme yetkisine sahip “Uzmanlar Konseyi”nin huzurunda yapması ayrıca dikkat çekiciydi. Bu konuşmanın zamanlama bakımından dikkat çeken bir diğer tarafı ise, İran’ın, yaşadığı bu kritik süreci atlatma planları çerçevesinde kritik adımlar attığı dönemde yapılmasıdır. Bu adımların başında, “Devrim Muhafızları”na bağlı “Kudüs Tugayı” komutanı General Kasım’a, ülkenin en yüksek askeri madalyası olan “Zülfikar”ın verilmesi geliyor. Zira bu adım, Süleymânî’nin, dini liderin etrafındaki ve genel olarak İran’daki pozisyonunu daha da güçlendirmesi anlamında. Bunun, Dışişleri Bakanı Cevad Zarif’in istifasının akabinde gerçekleşmesi de ayrıca bir anlam taşıyor.

Hatırlanacağı üzere, geçenlerde Suriye Devlet başkanı Esat, İran’a, General Kasım’ın organize ettiği ve Zarif’in haberdar edilmediği bir ziyaret gerçekleştirmiş; Zarif ise şekil ve protokol açısından problemli olan bu ziyarete tepki olarak istifasını Cumhurbaşkanı Ruhani’ye sunmuştu.

Ancak İran’ın, Avrupa ile diyaloğu sağlayan Ruhani-Zarif ikilisine ihtiyaç duyduğu bu zor dönemde gelen istifa, Cumhurbaşkanı tarafından kabul edilmedi. Tam da bu sırada geçen hafta dînî lider Hamaney, İran yargısının başkanlığına Ayetullah İbrahim Reîsî'yi atadı. Reîsî, 2017 başkanlık seçimlerinde radikal kanadın Ruhani karşısında gösterdikleri adaydı. Daha sonra dini liderin seçiminden sorumlu olan “Uzmanlar Konseyi”ne başkan vekili seçildi. Bu atama ile yönetimin birinci halkası tamamlanmış oldu.

Ardından “Şura Meclisi” başkanı Ali Laricani’nin kardeşi ve Yargı erkinin eski başkanı Sadık Laricani de Hamaney tarafından “Rejim Maslahatını Teşhis Konseyi” başkanlığına getirildi.

Bu veriler ışığında denebilir ki İran’da her ne kadar Ruhani-Zarif ikilisi vitrinde görünse de muhafazakâr kanat her geçen gün ipleri daha sıkı bir şekilde eline alıyor.

Bunun sebebi ise İran’ın yeni yılla (İran takvimine göre 1398) birlikte kötü bir sürece girmesidir. Zira 2017 yılının sonlarından itibaren içten içe artan huzursuzluklar, son derece karamsar bir atmosfer oluşturmuş ve giderek şiddetleneceği düşünülen ekonomik çöküşün belirtileri iyice ortaya çıkmıştır.

Özellikle Washington, 5 Mayıs’tan sonra İran’ın ham petrol ihracatını günlük 1 milyon varil sınırında tutmada başarılı olursa ekonomik çöküş kaçınılmaz olacaktır. Nitekim ABD Dışişleri Bakanlığı'nın İran özel temsilcisi Brian Hawk, ABD’nin Kasım 2018’den itibaren İran’a uyguladığı ambargoyla birlikte bu ülkenin ham petrolünün günde yaklaşık 1.5 milyon varilinin uluslararası pazarlardan uzaklaştırıldığını ve Tahran’ın, bundan dolayı 10 milyar dolar gelir kaybettiğini övünerek anlatıyor.

Buna ek olarak, nükleer anlaşma öncesi uygulanan tüm ABD yaptırımlarının yeniden uygulanması, yaptırım listesine 700'den fazla kişi, şirket, uçak, gemi ve İran ile bağlantılı kuruluşun hedeflenmesi söz konusu. Buna göre Trump yönetimi tarafından İran'la ilgili uygulanan yaptırım toplamda 927 şirket, kişi, gemi ve uçağı kapsayacak.

Yaptırım silahının kullanımının en üst sınırına varıldığı düşünülen bu bağlamda belli ki birtakım muhalif kaynaklar bunun yeterli olmadığını ileri sürüyor ve Washington’dan İran Devrim Muhafızları ve İstihbarat Bakanlığı elemanlarının terör listelerine alınmasını talep ediyorlar.

Nitekim Avrupa Birliği, Avrupa’da gerçekleştirilen terör saldırılarından sonra İran İstihbarat Bakanlığı’nın bazı yetkililerini hedef aldı. Ancak Washington’daki kurumların, Tahran’ın boğazını daha fazla sıkma taraftarı olmadıkları, bilakis müzakere olanaklarını da korumayı istedikleri görünüyor.

Bir taraftan ABD gerginliği tırmandırıyor, bir taraftan İsrail ile Rusya arasında aktif bir faaliyet devam ediyor, bir diğer taraftan ise Avrupa, ABD yaptırımlarını atlatmak ve Tahran’la sınırlı da olsa ticaret yapabilmek için cılız cabalara başvuruyor.

İşte bu esnada dini lider Hamaney kendi yol haritasını belirledi ve ülkesine hitaben şöyle dedi: "Düşmanımız olan Amerika ve Siyonistler bugün İran halkına karşı tüm yetenek ve enerjilerini seferber etmiş durumdalar. Avrupa da bir şekilde onların yanında yer alarak İran'ın karşısında durmaktadır."

İran’ın, Avrupalıları tarafsız kılma ve Rusya ile Çin’in anlayışlı davranmalarını sağlama gayretleri şüphesiz taktiksel çerçevede ele alınmalıdır. Çünkü Tahran, Avrupa’nın, İran’ın balistik füze programını müzakere etme ve bölgedeki krizlere müdahil olma taleplerini reddetmişti.

Rusya’ya gelince; İran’la birçok alanda çıkarlarının kesişmesine rağmen İran, Hazar Denizi anlaşmasından geri adım atarak anlaşmayı onaylamadı. Tıpkı kara para aklama ve teröre destek vermeye karşı mücadeleyi öngören uluslararası bir yasayı onaylamayı reddettiği gibi...

İşte bu tablo, İran dış politikasının gerçek yüzünü ortaya koyuyor. İran’ın baskılar karşısındaki tepkileri duruma göre değişiklik arz ediyor. Nitekim Pakistan’ın, aralarındaki ortak sınırlarda sık sık operasyon yapmasına karşı gerginliği tırmandırmazken, Irak’ta, Washington’la girdiği nüfuz yarışında var gücüyle mücadele veriyor.

Ruhani’nin son Irak ziyareti, İran’ın, yaptırımlar karşısında bu ülkeye, nefes alacağı bir menfez gözüyle baktığını gösteriyor. Elbette ki Tahran, sadece Suriye’deki askeri, siyasi ve ekonomik varlığıyla veya Yemen’deki kollarına yardım etmekle yetinmeyecektir.

Bu arada İran, donanımını kendi geliştirdiği ve kimi zaman başarılı kimi zaman da başarısız olan balistik füze denemeleri yapıyor ve uzaya füze fırlatmaya çalışıyor. Bu bağlamda son olarak da Körfezde “Kudüs-1” adı altında büyük bir tatbikat gerçekleştirdi. Ancak İran’ın, tugayından tatbikatına kadar her fırsatta “Kudüs” ismini kullanması bu ülkenin İsrail ile doğrudan bir savaşa girme hazırlığı içinde olduğu anlamına gelmiyor. İran böyle bir maceraya girmekten özellikle kaçınıyor.

Mevcut tablo, bölgesel karar vericilerde kafa karışıklığına yol açmış durumda. Nitekim vekalet savaşlarının amaçları tükendi. IŞİD’in muhtemelen bitmesi durumunda Amerikan-İsrail ortaklığında bir “İran tehdidi” konsepti sahaya sürülebilir. İşte böyle bir durumda Tahran, Temmuz 2006'daki savaşta olduğu gibi, önleyici savaş taktiğine başvurarak aynı anda Lübnan, Suriye ve Gazze'den “Batı'nın zayıf halkası” sayılan İsrail'i füze yağmuruna tutabilir. Mısır’ın gözetiminde, Gazze’deki durumu normalleştirmek için görüşmeler sürerken Gazze’den Tel Aviv'e füzelerin fırlatılması muhtemelen, İsrail seçimlerinin arifesinde, İran’dan, her bölgesel kararda kendisinin de var olacağı şeklinde bir mesaj niteliği taşıyor.

Dr. Hattar Ebu Diyab

Siyaset Bilimi Profesörü, Uluslararası Jeopolitik Merkezi- Paris

Bu makalenin aslı El-Arap gazetesinde yayınlanmıştır

Makalenin orijinal linki

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.