Yepyeni bir hayat

1 Mayıs işçi bayramı, 30 büyükşehirde, bölük pörçük, balkonlarda, dijital evrende kutlandı. 1 Mayıs, her zaman iktidarların siyasi yasaklamalarıyla, engellemeleriyle karşılaşmıştır. Bu sefer ise biyolojik bir gerekçeyle işçiler meydanları doldurup, düzenden, hayattan taleplerini dile getiremediler. Hâlbuki iktidar, bir gün dahi “ücretli izin” ilan etmedi ve işçilere “çarkların dönmesi için ölmenizi emrediyorum” dedi. Bir tane sendika “grev” sözcüğünü ağzına alamadı. Geçim derdindeki milyonlarca güvencesiz işçi, uysal bir şekilde işine gitmeye devam etti. Birkaç yıl önce 300 arkadaşını iş cinayetinde kurban veren Somalı madencilerden 200'ünün korona testi pozitif çıktı. Kaç işçinin, her şeye rağmen çalışmak zorunda bırakıldığı için koronavirüse yakalandığını ve öldüğünü hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz.

Korona salgınının bu kadar etkili olmasının nedeninin neoliberal politikaların yaşamımızı çok yönlü olarak değiştirdiği küreselleşme olduğuna birçok analizde değinildi. Washington Konsensüsü olarak anılan 10 Emir’den oluşan neoliberalizmin amentüsünün iki basit ilkesi vardı: Emeğin ve doğanın “ucuzlatılması”: Üretimin karlılık oranının arttırılması için sosyal güvenlik politikalarına son verilmesi, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi, sendikaların güçsüzleştirilmesi, ikinci ve üçüncü dünyada tarımın tekellere bırakılarak kırsal nüfusun mega-kentlerde toplanması ve bu ülkelerde doğanın sömürge tipi yağmalanması.

40 yıldır hayatımıza yön veren bu neoliberal amentü, küresel olarak gelir eşitsizliğini daha da arttırdı. Uluslararası sivil toplum kuruluşu Oxfam’ın 2019 raporuna göre, dünya çapında 2.153 milyarder var ve sahip oldukları servet, dünya nüfusunun yüzde 60’ını oluşturan 4,6 milyar insanın toplam varlığından daha fazla. Dünyanın en zengin 22 erkeğinin serveti, Afrika’daki tüm kadınların sahip olduğu varlıkların toplamından daha fazla. En zenginlerin önümüzdeki 10 yıl boyunca verecekleri servet vergisinde sadece yüzde 0,5 oranında bir artış, yaşlı ve çocuk bakımı, eğitim ve sağlık gibi sektörlerde 117 milyon kişiye istihdam yaratmak için gereken yatırıma denk. 

AKP de bu neoliberal amentüye göre hareket etti. İnşaat ve enerji sektörünün taşıyıcısı olduğu bir birikim modeli uyguladı. Bu birikim modeli, kentlerde “kentsel dönüşüm”, AVM, siteler, 3. Köprü ve Havaalanı, bölge hastaneleri, her ile havaalanı ya da üniversite, köprüler, yollar gibi inşaat projeleri ile, kırda ise taş ocağı, madencilik, HES’ler, termik santraller gibi enerji projeleri ile gerçekleşti. İnşaat ve enerji sektörleri üzerine temellenen birikim rejimi, hem emekçilerin hem de ekolojinin büyük yıkımı sayesinde gerçekleşti. 

İnşaat ve enerji projeleri, Anadolu’nun her metrekaresini bir talan alanı haline getirdi. Karadeniz’de “cennet parçası” vadiler, yaylalar, insan eli değmemiş ormanlar, Ege’de, Akdeniz’de zeytinlikler, Trakya’da bereketli tarım alanları, Kürt illerinde “insansızlaştırılmış” ovalar, dağlar maden-kömür-taş ocakları, HES-JES-GES-RES ve termik santral şirketleri tarafından talan edildi. Zaten hızla erimekte olan tarım ve hayvancılık bitme seviyesine indirildi. Kırsal nüfus yüzde 17’lere geriledi.

Bu yıllarda iki sektörde ise emekçilerin en vahşi şekilde çalıştırılmaları sayesinde büyüme devam ettirildi. 2001 yılında 2.354 milyon TL olan madencilik ve taş ocakçılığı sektörü üretimi 2016 yıl sonu itibariyle 10,8 milyar TL olmuştu. GSYİH içindeki doğrudan payı yüzde 8’in üstüne çıkan inşaat sektörünün, bağlı sektörlerle birlikte dolaylı payı yüzde 30’lara ulaşmıştı. 2017 Ağustos ayında Türkiye’de istihdam edilen toplam 28 milyon 828 kişinin 2 milyon 279’u inşaat sektörü çalışanlarından oluşuyordu. 

Buna karşın, İSİG Meclisi’nin çalışmalarına göre, 2002 ile 2017 arasında maden sektöründe en 1632, inşaat sektöründe en az 5678 işçi iş cinayetlerine kurban edildi. 2003 yılında İş Kanunu’nda yapılan değişiklik ile başlayan esnekleştirme, taşeronlaştırma ve güvencesizleştirme uygulamaları emek rejiminin temeli oldu. Reel ücretlerde anlamlı bir artışın olmadığı Türkiye, OECD ülkeleri içinde en uzun çalışma saatlerine sahip, haftada 50 saatin üzerinde çalışanların oranı yüzde 48 olan bir ülke olmuştur. OECD verilerine göre 2001 ile 2015 yılları arasında sendikalaşma düzeyi yüzde 29,1’den, 6,3’e geriledi. Ucuz krediler, kredi kartları gibi araçlarla yoksulların borçlandırılması sonucu hane halkı borcunun milli gelire oranı yüzde 1,8’den 19,6’ya yükselmiş, yani 10 yılda 10 kattan fazla arttı.

Bu kısa özet, dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de, artık krize girmiş olan AKP’nin kalkınmacılığının kurbanlarını net olarak göstermektedir: emekçiler ve doğa.

Şimdiye kadar neoliberal kalkınmacı rejiminin bu kurbanları arasında bir ortaklık kurulamamıştı. Doğanın yıkımına karşı mücadele edenler emekçilerin yaşadıkları yıkıma kayıtsız kalırken emekçiler de doğanın yıkımına kayıtsız kaldı. Ne iklim krizi ne de lokal, tekil yıkım projeleri istihdamdan daha önemli oldu. Korona salgını ile ilk kez bütün dünya ekolojik yıkımın sonucu olan bir felaketle karşı karşıya kaldı. Doğa bütün insanlara bencilliklerinin bir sınırı olduğunu hatırlatmış oldu. Güvenceli-güvencesiz bir iş sahibi olmanız, faturalarınızı ödüyor ve çocuğunuzu harçlıksız bırakmıyor olmanız da bir yerde yaşamanıza yetmeyebiliyor. Korona salgını, çalışanların daha “insani koşullar”da çalışma, daha iyi bir ücret gibi taleplerinin yanında iklim dostu, doğa dostu iş, gıda, yaşam da istemek zorunda olduklarını gösterdi.

İşçi Marşı’nda söylendiği gibi “yepyeni bir hayat” için, önce doğanın yaşaması gerekiyor. Dünyada da ekoloji hareketleriyle işçi mücadelesini birleştirmenin yolları aranıyor. İklim krizine adil bir çözüm, gelişmiş Kuzey ülkelerinin dünyanın geri kalanına “iklim borcu”nu üstlenmesi, iklim adaleti kavramının temel kriter sayılması için mücadele ediliyor. Bu kaygılardan hareketle sendikalar da, İngiltere ve Güney Afrika’da başlayıp ardından Norveç, Kanada, ABD, Filipinler, Mauritius, Portekiz, Slovenya gibi birçok başka ülkeye yayılan “İklim İşleri” (Climate Jobs) kampanyaları yapıyor. “İklim İşleri” hareketi, “hem toplumsal hem de ekolojik adalet” sağlamayı temel alan bir hedefi ya da programa sahip değil. Ama en azından, doğayı kirleten işlerde istihdam edilmeye karşı farklı alanlarda, örneğin, emisyonların azalmasını sağlayan “yenilenebilir enerji”, toplu ulaşım, binaların yenilenmesi gibi alanlarda istihdam yaratılmasını, bu istihdamın kamu sektöründe sağlanmasını ve kirletici sektörde çalışan işçilere istihdam garantisi verilmesini savunuyor. Sendikaların ve işçi örgütlerinin desteğiyle kampanya, bir yandan işsizlik ve güvencesizlik sorunlarına eğilirken bir yandan da iklim kriziyle mücadele perspektifini toplumsal muhalefetin merkezine yerleştirmeyi amaçlıyor.

Elbette bunların yetmediği, yetmeyeceği açık. Yeşil Yeni Düzen programlarının da işçilerin ve yoksulların acil taleplerini içeremediğini, bu nedenle de bu kesimlerden yeterince destek alamadığını gördük. Tersinden de korona salgınının iktidarları emek ve doğa düşmanı politikalardan vazgeçme konusunda hiçbir ders vermediğini, bilakis karantina uygulamaları ile toplumun eve hapsedilmesini fırsat bilerek yıkım projelerine devam ettiklerini gördük. Korona sonrasında da üretimdeki açıkları kapatmak için tam gaz devam edecekleri kesin gibi. Dolayısıyla hem emeğin hem de doğanın içinde bulunduğu durumdan çıkmasını sağlayacak bir program/politika geliştirilmesi gerekiyor. 


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.