Eren Keskin: Şiddet devlet eliyle meşrulaştırılıyor, çok tehlikeli bir durum

İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin, son günlerde yeniden artışın gözlemlendiği işkence ve kötü muamele konusunda "Devlet eliyle şiddet meşrulaştırılıyor, çok tehlike bir durum. Soykırım coğrafyasında yaşıyoruz, işkence her zaman varlığını devam ettirdi. Muhalefete susturmaya yönelik bir baskı politikası uygulanıyor" ifadelerini kullandı. 

Son günlerde hemen hemen tüm muhalif kesimlere yönelik AKP iktidarının bir baskı aracı haline dönüşen fiziksel işkence ve kötü muamele temalı podcast dizimizin bugünkü konuğu insan hakları savunucusu denilince akla gelen ilk isimlerden olan avukat Eren Keskin.

İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı olan Keskin ile devletin işkence kültürünü, kolluğun bu konudaki tavrının nedenlerini, muhalefetin tutumunu masaya yatırdık. 

“Bizim coğrafyamızda cumhuriyetten bu yana her zaman işkence var” hatırlatmasıyla başlayan Keskin şöyle devam etti: 

“İşkence cumhuriyetten önce de vardı. Hatta cumhuriyetin kuruluş ideolojisini oluşturan İttihatçı ideolojinin bir soykırım gerçekleştirdiğini unutmamak gerekiyor. Bir soykırım coğrafyasında yaşıyoruz. İşkence, kötü muamele bu yüzden her zaman varlığını devam ettirdi. Ama zaman zaman dozunda azalmalar, yükselmeler oldu. Bugün yine 1990’lara benzer süreç yaşıyoruz. Bunun nedeni şöyle açıklanabilir: 90’ların siyasi aktörleri bugün yine AKP-MHP koalisyonunun yanında yer alıyorlar. Mehmet Ağarlar, Tansu Çillerler, Süleyman Soylu’yu da bu ekibe dahil edebiliriz. Yani işkenceyi daha önce uygulamış, işkencenin pratiklerini bu coğrafyada yaşatmış olan bir anlayış yeniden iktidarın koalisyon ortağı oldu. Derin, çekirdek yapı, devletin, iktidarın koalisyon ortağı. Bu nedenle son derece benziyor bu uygulamalar.”

“Siz 100 yıllık bir süreci hatırlattınız. Mevcut devlet aklı neden bu süreç içinde demokratikleşme için bir adım atamıyor. Nedir önündeki engeller?” sorusuna Keskin şu yanıtı verdi: 

“Çünkü devlet kendisiyle yüzleşmek istemiyor. Büyük bir suç üzerine kurulmuş bir yapıdan söz ediyoruz. 1915 soykırımının ardından kurulmuş, 1938’de bir soykırım daha gerçekleştirmiş, 6-7 Eylül var, Maraş, Çorum katliamları var. Bunlar üzerine kurulmuş bir resmi ideolojiden söz ediyoruz. Sadece Türk ve Sünni Müslüman kimliğini temel alan, diğer tüm etnik, dilsel, cinsel tüm kimlikleri yok sayan ya da yok eden bir anlayıştan söz ediyoruz. Demokratikleşme söz konusu olursa devlet kendisiyle yüzleşmek zorunda kalacak. Devlet bu yüklemeyi yapmak istemiyor. Bu yüzleşmeyi yapmamak adına da çok eskide kalan uygulamaları maalesef devam ettiriyor.”

Eren Keskin’in “İktidar kendisine karşı muhalif olan tüm kesimlere karşı mı baskıcı uygulamalarda bulunuyor?” sorusuna yönelik değerlendirmesi şöyle oldu: 

“Genel olarak tüm muhalefete karşı baskıcı bir politika uygulanıyor. Tabii Kürdistan’da uygulanan baskı ile Batı’da uygulanan baskıyı bir tutamayız. En azından burada kısmi de olsa bir siyaset yapma imkanınız var. Ama Kürdistan’da sivil siyasetin önü de tamamen kapatılmış durumda. Tüm belediyelere el konuldu, kayyumlar tayin edildi. Çok fazla sivil Kürt siyasetçi cezaevinde. Tabii ki eşit ama genel olarak toplumun tüm kesimlerine yönelmiş bir baskıdan söz ediyoruz. Batı’da da artık sokak gösterilerine izin verilmiyor. İşkence basın açıklamaları sırasında uygulanabiliyor. Genel olarak muhalefeti susturmaya yönelik bir baskı politikası uygulanıyor.”

İHD Eşbaşkanı Eren Keskin, bu konuda muhalefetin tavrını da eleştirdi. “Bizim coğrafyamızda maalesef kendilerine muhalifim diyenlerin büyük çoğunlu resmi ideolojiyle biçimlenmiş durumda” tespitinde bulunan Keskin, şöyle devam etti:  

 “Mesela bugün ‘ben iktidar muhalifiyim’ diyen bir kişiye ‘Ermeni Soykırımı konusunda ne düşünüyorsunuz’ diye sorduğunuzda görüşleri iktidarla yan yana düşer. O nedenle resmi ideoloji, Türk İslam sentezci resmi politikayı temeline almayan bir muhalefetin gelişme imkanı yok. Kendini muhalefet olarak tanımlayarak eksik kalıyorlar. Barolar ayakta. Güzel. Sistemin avukatlar üzerindeki baskılarına karşı ortak olarak ayağa kalkıyoruz. Ama ortak mücadele ettiğimiz birçok baro, hâlâ Mahmut Esad Bozkurt adına ödüller veriyor. O muhalefet gerçek bir muhalif olma konusunda tam birleşemiyor. Ben bunun temel sorun olduğunu düşünüyorum. En azından birçok kesimde ortak hareket etme çabası var. Bu da önemli…. 

Resmi ideolojiye muhalif olarak örgütlenen kesim yüzde 15 gözüküyor. Sivil siyasetin geldiği nokta açısından böyle değerlendiriyorum. Bunu yapmaya çalışanlar da büyük bir baskı altındalar. Çoğu cezaevinde, hepimiz her an cezaevine girebiliriz. Yurt dışına çıkışımız yasak, aslında hepimiz bir rehine gibi yaşamlarımıza devam ediyoruz.”

Diyarbakır’da ev baskını sırasında gözaltına alınırken Rojbin Çetin’e yönelik ‘köpekli işkence”yi hatırlatan Eren Keskin, şunları söyledi:

“Bir kadına 90’ları aratmayacak yöntemler kullanarak Diyarbakır'da bir işkence yapıldı. Bütün coğrafya ayağa kalkması gerekirken, sadece insan hakları savunucuları ve Kürt avukatlar bunu dile getiriyor. Halbuki bunun sağcı, solcu, liberal olmakla bir ilgisi yok. İşkenceye karşı çıkıyorsanız, hep birlikte topyekûn karış çıkmak gerekir.

AKP ilk iktidara geldiğinde şöyle demişti. ‘O dönem bitti, artık beyaz toroslar dönemi bitti.’ Bu çok önemliydi. Hatta yargılamalar başladı. Ama ne oldu, ‘O beyaz toroslar bitti’ dediği dönemin aktörleriyle yan yana.  

Bu devlet işkenceye karşı BM sözleşmesi, AİHS , kadına yönelik şiddet konusunda İstanbul sözleşmesini imzalamış. Tüm bunları imzalayan devletin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, ‘Yakalayınca lime lime edin talimatını verdim’ diyor. Bunu açıkça söylüyor. 90’larda söylemezlerdi. Aradaki fark o. 90’larda devlet reddederdi, “yapmadık’ derdi. Biz de onun yaptığını ispatlamaya çalışırdık. Ama artık İçişleri Bakanı ‘Biz işkence yapıyoruz’ diyor zaten.” 

Kolluğun işkence yapma gücünü iktidardan ve muhalefet olamayan muhalefetten aldığını savunan Eren Keskin şöyle dedi: 

“Birçok polis ve jandarma istihbarat, Instagram sayfası açıyorlar. Bu sayfalardan işkence hatta öldürme görüntülerini yayınlıyorlar. Bütün bu görüntülerin altında bu şiddetin nasıl toplumsallaştığını gösteren yorumlar görüyorsunuz. Bu iktidarı destekleyen insanlar bunu savunuyorlar. Hatta ‘az yapmışsın, ellerinize sağlık’ altında böyle yorumlar görüyorsunuz. Bu çok korkunç. Ben muhalifim de, hatta siyasi fikirlerine ne kadar karşı olsam da bir insanın işkence görmesine, öldürülmesine karşıyım. Aramızda fark bu. Şiddeti savunmak başka bir şey. Ama devlet eliyle şiddet meşrulaştırılıyor. Bu çok tehlike bir durum, çok tehlikeli. Bakın o şiddetin ilk mağduru da maalesef kadınlar oluyor. Siz eğer devlet eliyle şiddeti bu kadar meşrulaştırırsanız, zaten kadına yönelik şiddetin son derece yaygın olduğu bir coğrafyada bu şiddetin ilk mağduru da yine kadın oluyor. Erkek yine gidiyor, kadını dövüyor, öldürüyor. Çünkü şiddeti meşru görüyor.” 

İşkence ve fiziki şiddet konusunda Türkiye’nin taahhütte bulunduğunu, uluslararası sözleşmeleri imzaladığını hatırlatan Keskin,  “Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi, Birleşmiş Milletler’in bu anlamda Türkiye'yi yeterli olarak denetlemediğini düşünüyorum. Çünkü bu devlet ve kurumlar imza ortakları. Türkiye’nin imzalarına sahip çıkması gerektiği uluslararası güçler tarafından da hatırlatılmalı. Denetim mekanizmalarını devreye sokmaları gerekiyor” diye konuştu.  

Tüm baskılara rağmen mücadeleye devam ettiklerini dile getiren İHD Eşbaşkanı Keskin, “Kendimi ben hiç bu kadar yalnız, çaresiz hissetmemiştim. 30 yıldır insan hakları mücadelesi içindeyim. Bu kadar çaresiz, bu kadar öngörüsüz kaldığımız hiçbir dönem hatırlamıyorum. 90’larda bile hiç olmazsa kapısını çalacağımız, hakimler ve savcılar vardı. En azından derdimizi anlatmaya çalışıyorduk. Şimdi biz savunma tarafı olarak hakimlerin, savcıların odalarına bile giremiyoruz. Onların odalarına girmek bize yasak. Hemen karşımıza güvenlik çıkıyor. Çok zor durumdayız” dedi. 

Kendisine yönelik tehdit ve baskılarla ilgili soru üzerine Keskin, “Ben her gün onlarca, bazen yüzlerce tehdit alıyorum. 10 gün içinde evime girildi, evim dağıtıldı. Bunlar 90’ların yöntemleri. Biz 90’larda da yaşıyorduk. Bunların ortaya çıkması gerekiyor. İnsanlar, bir diğerini özgürce tehdit etme hakkına sahip olmamalı, bunun bir yaptırımı olmalı” ifadelerini kullandı. 


@Ahval Türkçe