‘Daphne’nin Reçetesi’: İstanbul’a adanmış bir aşk hikayesi

Daphne’nin Reçetesi’nin (A Recipe For Daphne) kalbindeki aşk hikayesi iki ana karakter arasında değil, ana karakterler ile yazar ve İstanbul arasındadır. Nektaria Anastasiadou'nun bu kadar açıkça tutkun olduğu İstanbul, turistlerin ya da Orhan Pamuk'un İstanbul'u değil, aynı anda neredeyse kaybolan ve baktığınız her yerde olan bir İstanbul.

Kelimenin tam anlamıyla İstanbul hemen hemen her yerlinin DNA'sında yer alır. 15 milyondan fazla nüfusa sahip İstanbul, yaşayan kültürü sadece birkaç bin kişi tarafından devam ettirilen yerli Rumların olduğu gibi aynı zamanda karakterlerin kitabın sonunda da keşfettikleri gibi bugün yaşayan hemen hemen her Türk vatandaşının da genetik atasıdır. Rum Istanbul'una yazdığı güzel kasidesinde Anatasiadou, aynı anda hem geçmişini hem de bugününün yasını tutarken, küçücük dayanak noktasına rağmen hem genetik hem de kültürel olarak bu İstanbul’un yaşayacağına dair umut veriyor.

Kitap, Miami’daki diaspora Rumlarından Daphne'nin  2011 yazında, Türkçe öğrenmek için İstanbul'daki teyzesinin yanına gelmesiyle başlıyor. "Tek dilli bir Amerikalı" ile uzun zamandır devam eden ama mutsuz bir ilişki içindedir ve cemiyetleri, kendilerinden biri olan Kosmas adlı başarılı bir fırıncı ve pasta şefine aşık olacağına dair büyük umutlar beslemektedir.

Devamında ise, sadece bir kişiye değil, temsil ettiği kültür, şehir ve tarihe aşık olma hakkında bir hikaye var.

Hikaye Rum topluluğuna odaklansa da karakter kadrosu İstanbul'un kültürel ve etnik mirasının bir küçük evrenini temsil ediyor. Bir Sefarad Yahudisi kemancı, zulüm gören bir Türk solcu, demode gazeteci ve entelektüellerin yanısıra Rum komşularıyla sadece yaşamak ve çalışmakla kalmayıp aynı zamanda onları seven birçok sıradan Türkle tanışıyoruz. Anastasiadou'nun kaydettiği sözler, adetler, kişisel tarzlar, incelikler ve nezaketler, Türk kültürü ve dili hakkında derin, neredeyse yerli bir bilgi verir. Kitap, ilk kez Türkiye'ye gelenler için kolaylıkla bir kültür rehberi görevi görebilir.

Daphne ve Kosmas'ın yanı sıra Rum İstanbulu’nu hünerle ortaya koyan üçüncü bir ana karakter var. Görmezden gelmeyi seçtiği potansiyel ölümcül bir hastalığa yakalanmış olan yetmişli yaşlarındaki bir dul olan Fanis, (karakterlerin dediği gibi) şehrin travmatik yakın geçmişi, derinlikleri ve uzak geçmişinin vücut bulmuş halidir.

Neredeyse her Ortodoks ayininde tezahürat yapan yetenekli bir koro şefi olduğu gibi aynı zamanda eski Yunan tanrılarının bu hayatı ve sonraki hayatı kontrol ettiğine de inanır. Türk devletinin kışkırttığı ve İstanbul'daki Rum toplumunu kelimenin tam anlamıyla neredeyse yok ettiği Eylül 1955 olayları nedeniyle hâlâ travma yaşıyor Fanis. Hastalığına, yaşına ve travmasına rağmen yine de yeniden evlenmeyi ve DNA'sını aktarmayı umuyor. Başlangıçta Kosmas adım atana kadar kişisel umutlarını Daphne'ye bağlıyor.

Kitabın sonucu umut vericidir, ancak mutlu bitmek zorunda değildir. Elbette pırıl pırıl bir mutlu son, İstanbul'daki Rum toplumunun karşı karşıya olduğu belirsiz geleceğin gerçek bir yansıması olmayacaktır. Daphne ve Kosmas ayrılabilir ya da hiç çocuk sahibi de olamayabilirler.

Fanis her an ölebilir. Ancak, Daphne sevgilileri Kosmas ve İstanbul'a dönerken, Kosmas, neredeyse kaybolan pastalarını yeniden yaratırken, küçük bir galibiyeti kutlamak için bir an için herkes biraraya gelebilir. Aynı şekilde, Anastiadou'nun kitabı da Rum İstanbulu'nun varlığını sürdürmesini garanti etmiyor, ancak bir an için o kültürü kutlamamıza ve tadını çıkarmamıza izin veriyor.