haluk yurtkuran
Ara 31 2017

Nara ve Osaka: Tarihin başladığı ve bittiği topraklar…

Japonya turumuzun sonuna yaklaşırken bugünkü rotamız Nara ve Osaka. Kyoto’dan ayrılmadan önce yol üzerinde kentin yaklaşık 12 Km batısında yer alan Arishiyama bölgesinde Bamboo ormanlarını ziyaret ediyoruz.

bamboo

Arishiyama ‘Fırtına Dağları’ anlamına geliyor. Kyoto’ya gelen turistlerin uğramadan edemediği bir bölge. Hem doğası, hem tapınakları hem de tabii yoğun Bambu ormaları ile görülesi bir yer.  

Buraya Kyoto’dan trenle veya belediye otobüsüyle de gelmek mümkün.

Tur otobüsleirnin park ettiği yerden ormanlık alana, pek çok lokanta, kafe, bar, hediyelik dükkanların arasından geçerek varıyorsunuz. Ormanda çok sık ve yüksek bambu ağaçları arasından yürüyerek peri masallarında görebileceğimiz türden bir kapılar topluluğuna varıyoruz.

Burası Fushimi-Inari-Taisha Mabedi. Girişinde aynı bambu ağaçları sıklığında bu kez turuncu renkli mabet kapıları sıralanıyor. İçinden geçerken adeta bir tünelden geçer gibi hissediyorsunuz.

Fushimi Mabed

Bu da bir Zen Mabedi. Türkiye’de camiye halı hediye etmek gibi burada da mabede bir kapı hediye etme geleneği varmış. O nedenle kutsal alana varıncaya değin binlerce kapının arasından geçiyoruz. Oysa tapınağın kendisi son derece basit ve sade bir yapı.

Arishiyama’dan ayrılıp güneye doğru yaklaşık bir saatlik yolculuktan sonra ülkenin en eski başkenti Nara’ya varıyoruz. Modern Nara kentinde görmeye değecek hiçbirşey yok, hatta çok da kişiliksiz bir modernleşme yaşamış diyebiliriz.

Oysa Nara 8.yüzyılda ülke henüz Çin ve Budizm etkisine girdikten sonra imparatora başkentlik etmiş bir kent.

Yeni tanıştığı Çin İmparatorluğu’ndan sadece dini olarak değil, aynı zamanda kültürel olarak da alfabeden, edebiyata, görsel sanatlardan-plastik sanatlara etkilenmiş Japon halkı.

UNESCO Listesindeki Nara Ko-en Parkı’na vardığımızda daha otobüsten inerken ceylanların hücumuna uğruyoruz. Burası Şintoizmden gelen Geyik Tanrısının kutsal alanı. O nedenle binlerce ceylan yavrusu  ortalıkta serbestçe geziyor.

Geyikler

Ziyaretçiler aynı bizim Yeni Camii avlusunda güvercin besler gibi geyiklere yem alıp serpiyorlar. Parkın içinden yürüyerek ağaç malzemeden hiç çivi kullanılmadan inşa edilmiş devasa Todai Ji Tapınağını ziyaret ediyoruz.

Buranın girişi de merdivenleri de, kapıları ve içindeki dev Buda Heykeli de Big in Japan şarkısını hatırlatacak derecede görkemli. Tabii büyüklükte özellikle Tayland’daki heykellerle yarışamaz ama buradaki Buda’nın da yüksekliği 16 metreye varıyor ki, yanına gittiğinizde kendinizi bayağı ezik hissediyorsunuz.

Parkın içinden yürüyerek ya da otomobil ile biraz daha yukarıda yer alan Kasuga Taisha Şinto Tapınağına gidiliyor. Tapınağa pek çok taş fenerin yer aldığı ağaçlı bir yoldan çıkılıyor.

Önemli festivallerde akşamları bu fenerlerin içinde mum yakıyorlarmış, tahminen çok egzotik bir görünümü vardır gece fenerler arasından bu patikada ilerlemenin. Nara’dan sonra Japonya’daki son durağımız Osaka’ya varıyoruz.

Üç gün boyunca Japonya’nın sakin doğal ve kültürel zenginliklerine tanık olduktan sonra Osaka’nın yoğun yapılaşması ve kalabalığı ürkütüyor.

Osaka

Osaka, Tokyo kadar olmasa da yine yüksek binalar, mağazalar, geniş caddeler ve köprüler kenti. Tam ortasından akan Yodo nehri kentin kendi adıyla anılan körfeze dökülüyor.

Osaka, Tokyo’dan sonra ki ikinci büyük kent ve ticari liman. Akşam üzeri kentin en kalabalık yaya bölgesi olan Nanba ile Shinsaibashi arasında uzanan çarşıyı gezdik. Burası bizim Mahmut Paşa gibi bir yer..

Neyse ki böyle yerler Japonya’nın bir uzakdoğu ülkesi olduğu gerçeğini kanıtlıyor. Yudo nehri ve ve paralelindeki su kanallarında teknelerle gezen Çinli turistler şampanya içip selfi yaparak kentin zoraki turistleri olarak keyfini çıkarmaya çalışıyorlar.

Osaka’ya giderken uzaktan gördüğümüz Kobe, Japonya’nın yabancılara oturum izni verilmiş ilk kenti. Ayrıca dünyaca ünlü dinlendirilmiş sığır etiyle tanınıyor.

Osaka’da adım başı Kobe Eti satan lokantalar görüyoruz. Ancak Kobe eti çok pahalı bir et, onun yerine sıkıştırılmış et parçalarından yapılmış steakleri Kobe Steak diye ucuza satan lokantalar da mevcut.

Akşam yemeğimizi Shinsaibashi ( bashi Japonca’da köprü demek)  köprü başında  yer alan dev bir binanın 11’inci katında yer alan Sutamino Taro lokantasında Sushi büfesi ve Yakunuki ( Japon Barbeküsü) şeklinde alıyoruz.

Yanında da iyice soğutulmuş kadehlerde buz gibi Sake içerek yemeğin hakkını veriyoruz.

Osaka’lılar Japonya’nın diğer tarihi  kentlerindeki emperyal sarayların kendi şehirlerinde olmamasına alınganlık gösterip, kentin zenginlerin sponsorluğuyla bir zamanlar olduğu varsayılan yere koca kale inşa etmişler.

Basbayağı etrafına hendekler kazıp, içine su doldurmuşlar ve devasa kaya kütlelerinden surlar yapmışlar. Ortasına da çok katlı bir şato inşa edip, ataları samuraiların bir zamanlar burada ikamet ettiğini de dünya aleme ilan etmişler.

Osaka Müze

Şatonun içi Osaka  Kale Müzesi ve üst katlara asansörle çıkılıyor. Ancak iki kat boyunca sergilenen dijital video gösterimleri Japonların geleneksel Gölge Tiyatrosunun en modern versiyıonu olarak Osaka’nın tarihini anlatıyor.

Japonların yükseklik merakı Osaka’da  Umeda Asma Bahçeleri Binalarında tezahür etmiş bu kez. İkiz gökdelenler ve biribirne çevreleyen açıkhava terasından tüm kenti ve civarını 360 derece izleyebiliyorsunuz.

Asma Bahçe

Son olarak da Kaiyuken Akvaryumu’nu ziyaret edip, adaları çevreleyen okyanusların zengin canlı çeşitlerini izleyerek Japonya seyahatimizi tamamlamış olduk.  

Ertesi sabah Osaka’nın okyanus üzerinde  inşa edilmiş Kansai Havalimanı’ndan havalanarak güneşin yükseldiği toprakları terk ettik.