Joe Biden’ın Amerikası, Kürtler için güvenliğin umudu olabilir mi?

“’Güven’’ komplike bir kavram. Bu kavramı bireysel, sosyal ve toplumsal yaşamda anlamlandıran ölçü çıkar ilişkileridir. Bireylerin ikili ilişkisinden devletler arası ilişkiye kadar ‘Güven’ kavramı karşılıklı çıkar ilişkileri esasına göre ele alınır. Güven ya da güvensizlik sıfatlandırması, karşılıklı çıkar ilişkilerinin ne kadar uyumlu yürüdüğüyle değerlendirilir. Bu açıdan kavramı uluslararası ilişkilerde ölçü almak yanıltıcı olur. 

Kürtlerin tarihte ‘Güven’e dayanan umut ve hayal kırıklıklarının sayısı epeyce kabarık. Yakın tarihte (1946) Mahabat Kürt Cumhuriyeti kurulurken, Stalin’in başında olduğu Sovyetlere uyulan ‘Güven’ ve bağlanan umudun belirleyici rolü olmuştur. Keza 1975 yılında Güney Kürdistan’da ilan edilen özerklikte de Jimmy Carter’in Başkanı olduğu ABD’ye duyulan ‘Güven’ ve bağlanan umudun belirleyici etkisi olmuştur. 

Gazi Muhammed ne kadar Stalin’in başında olduğu Sovyetlere güvenerek Cumhuriyet ilan ettiyse, Molla Mustafa Barzani de Jimmy Carter’in Başkanı olduğu ABD’ye o kadar güvenerek özerk Kürdistan’ı ilan etti. 

Tarih boyunca Kürtlerin duygu güveni, güvendiklerinin ihaneti olarak kendilerine geri dönmüştür. Bu süreçlerin toplumsal hafıza açısından cevaplanmamış sorusu şu: Kürtler mi güvene layık değil, yoksa güven bağlanan yerler mi Kürtlere düşman?

Gerek devlet ile halk toplulukları gerekse devletten devlete olan ilişkiler dostluk değil, çıkar ilişkileridir. Devletin ulusal ve uluslararası sahada izlediği politika bu esaslara göre düzenlenir. Böyle bakıldığında ABD’nin, Rusya’nın ya da Almanya’nın Kürtlerle dostluk ya da düşmanlık politikası yoktur; çıkarlarına uyan ve uymayan politikaları vardır.

Kürtlerle “iyi’’ ya da “kötü’’ ilişkiyi belirleyen, yaşanan reel sürecin kendisidir. Şayet Kürtler planlanan sürecin ilerlemesinde yardımcı güç olarak (IŞİD’e karşı olduğu gibi)    kullanılacaksa iyi, engelleyici (ABD, AB Türkiye ilişkilerinde) güç olarak görülecekse kötü, bölgesel güçleri dize getirmede kullanılacaksa da “koz’’ olarak görülür. 

Ama böyle zamanlar Kürtlere de fırsatlar, avantajlar sunabiliyor. Irak ve Suriye özgülünde görüldüğü gibi. Önemli olan Kürtlerin böyle süreçleri, ulusal birlik esprisi ve sürecin reel politikasıyla karşılayabilmesi. Ne yazık ki bu iki şey Kürtlerin yumuşak karnı ve en zayıf tarafı.

Ortaya çıkan durumu kendi politik öncelikleri için kullanmayı bilmek, sürecin yönetici güçlerine güven değil de çıkarlar ilişkisi temelinde yaklaşmak doğru olanıdır.  Zira çıkar ilişkileri yer değiştirdiği, etkisini yitirdiği anda yeni sürecin reel politikasıyla yola devam edilir. 

Unutulmaması gereken, devletten devlete ilişki her zaman öncelikli ilişkidir. Bu perspektifle sorunlara yaklaşıldığında değişen şartlar gereği beraber olunan gücün sırt dönmesini, “Sırtımızdan bıçaklandık’’ feryatlarıyla karşılanmaz. 

Devletlerin uzun, orta ve kısa vadeli politika stratejileri var. Bütün politik stratejiler kendi süreçleri içinde çıkar öncelikli hesaplar üzerinden kurgulanır. 

Uzun, orta ya da kısa vadeli her politik sürecin önceliği, politikanın arkasındaki gücün çıkar hesaplarını öncelemek içindir. Kurulan ilişkiler, bozulan ilişkiler, yeniden geliştirilen ilişkiler, alınan ve verilen tavizlerin hepsi bu kurala göre sürdürülür.

ABD’nin uzun vadeli Ortadoğu politikası içinde Kürtlere yer var mıdır? Belki? Fakat bilinmeyen niyeti değil de reel olan politik planlar üzerinden soruna baktığımızda böyle bir mesaj göremiyoruz. Vizyon kabiliyetimizi zorlayarak vardır niyetini öncelesek dahi, karşımıza şu sorular çıkıyor: Varsa böyle bir niyet Kürtlere bu süreçte nasıl bir rol ve nasıl bir statü düşünülüyor? Ya da gelişmenin hangi aşamasında Kürtler nasıl bir formatta ortaya çıkacak? Belli bir aşamadan sonra Kürt yapılanması ortaya çıkacaksa, bunun için ABD’nin bir planı var mı? 

ABD’nin Ortadoğu için tasarladığı orta vadeli politikada da Kürtler kurucu aktör olarak görülmüyor. Bunu, Cenevre sürecinde gördük. Her kes orada temsil edildiği halde Kürtler dışarıda tutulmuştu. ABD’nin Kürt tarafına o gün ki telkini ise, “Bekleyin’’ olmuştu. 

Kürtlerin kısa vadeli politik hesaplara dahil edildiğini görüyoruz. Bunu IŞİD terörüne karşı sürdürülen mücadelede Kürtlerin partner değil de askeri güç olarak görülmesinden biliyoruz. Bu politika Biden döneminde de fazla değişmeyecek. Biden’in dış işler Bakanı olarak düşünülen Blınken, IŞİD’a karşı savaşın bütün hızıyla sürdüğü bir dönemde, Türkiye’de gazetecilerin kendisine yönelttiği “SDG’yi partner olarak görüyor musunuz’’ sorusuna, “Bizin tek partnerimiz Türkiye’dir’’ diye cevaplamıştı.

Bir belirsizlik var. Bu belirsizlik Obama döneminde olduğu gibi, Trump döneminde de devam etti. Bunun Biden döneminde değişeceğini gösteren hiçbir belirti görmüyoruz. Biden’in başında olacağı ABD’nin Türkiye, Suriye ve Kürt ilişkilerini değerlendiren Oklahoma Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Başkanı ve Suriye uzmanı Profesör Joshua Landis,
"Bu aynı zamanda Biden’ın çevresindeki politika yapıcıların Suriye Kürtlerine ve SDG'ye olan bağlılıklarını yeniden gözden geçirmelerine de yol açabilir. Kuzeydoğu Suriye konusunda Türkiye ile kavgaya sürüklenmek istemeyebilirler" diyor.

Joe Biden ABD-Türkiye tarihi ilişkilerine karşı değil, Erdoğan’ın başını çektiği politikaya karşı. Joe Bide’nin başında olacağı ABD’nin tercihi Kürtlerden yana değil, Türkiye’den, hatta Erdoğan’ın başında olduğu Türkiye’den yana olacağından kimsenin kuşkusu olmasın. Hele hele Ortadoğu’da Rusya egemenliğinin adım adım yeni cepheler kazandığı bir süreçte, ABD Türkiye’yi asla gözden çıkarmaz. Bunun için Joe Biden’e umut bağlayan Kürtler, bu ‘umudunu’ bir daha gözden geçirmeli.

Kürtler için oldukça zor olan bu ilişki ağı içinde kendilerine yer bulması mümkün mü? Ya da çıkar ilişkileri ve partnerliklere rağmen, ABD, AB, Rusya gibi egemen güçlerin Kürtleri Ortadoğu politikasında aktör görmeleri mümkün mü? Kürtlerin kafa patlatması gereken birinci önceliği bu sorulara cevap olabilmek.

Kürtlerin Ortadoğu politikasında kurucu aktör olması mümkündür. Mümkün ve bunun için öyle çok iş yapmaları da gerekmiyor. Birincisi, 40 milyon Kürt’ün ortak iradesinin ilanı. İkincisi, her parça diğer parçanın haklarını Kürtlerin ortak hakları olarak anlaması. Üçüncüsü, Kürtler aralarındaki siyasi ve ideolojik anlaşmazlıkları aile içi sorunlar ve çözümünü de bu bağlamda görmeleri.

Bu üç meseleyi çözümleme kabiliyetini gösteren 40 milyon Kürt halkını, her güç, ama her güç ciddiye almak ve Ortadoğu’daki politik planlarını buna göre yapmak zorunda olacaktır.

Kürtler egemen güçlere değil, önce kendi birleşik gücünün yaratacağı mucizelere inanmalı. Bu başarıldıktan sonra Dünya egemen güçleri ve bölgenin sömürgeci güçleriyle gelişecek ilişkiler ‘Güven’ değil sürecin reel politikası sonucu olacak. Bu her kese gücü oranında kazandıracaktır. Böyle bir politik vizyonda ortaya çıkacak sonuçlara ilişkin ne hayal kırıklığı yaşanacak, nede  “Güvendik, arkadan bıçaklandık’’ denilecek. Yaşanacak kayıpların değerlendirilmesinde, belki  “iyi politika yapamadık’’ denilecek.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir. 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar