Edward G. Stafford
Tem 16 2018

Amerika’nın Türkiye politikasında kilit isim: John Bolton

Amerikan Başkanı Donald Trump kendi dünya görüşünü yansıtan üst düzey bir dış politika ekibi topladı. Bu dünya görüşü, 1) Amerikaya öncelik vermek, 2) çok taraflı düzenlemelerden kaçınmak, 3) Amerikan çıkarlarını etkilemediği sürece başka ülkelerin iç işleriyle ilgilenmemek şeklinde özetlenebilir.

Bu ekibin tamamı dış politikaya farklı bakış açıları getirse de, Amerika’nın dış ilişkileriyle doğrudan ilgili üç üst düzey görevlinin üçü de, yani Savunma Bakanı James Mattis, Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ve Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, Trump’un dış politika perspektifini paylaşıyorlar.

Bu üçünden, hem kurumlar arası politika oluşturma sürecinin koordinatörü olarak çalışan, hem de, bulunduğu yer ve politik önyargıları açısından Trump’a en yakın danışman olan Bolton, Trump’a, başkalarıyla ilişkilerinde akıl vermek konusunda diğer ikisinden daha büyük bir rol oynacak.

Daha önce Amerika’nın BM nezdindeki büyükelçiliğini yapmış ve Başkan George W. Bush döneminde, Dışişleri Bakanlığında silah kontrolu ve uluslararası güvenlik meselerinden sorumlu müsteşar olarak çalışmış Bolton, dış politikanın Trump’un vizyonu ile uyumlu olmasını sağlamak konusunda kilit isim olarak görev yapıyor.

Bu yönetimin ve söz konusu üst düzey dış politika ekibinin Türkiye ile ilişkiler konusundaki bakış açısını ortaya koymak açısından geçtiğimiz bir kaç hafta oldukça faydalı oldu. Türkiye’de, son kuşağın en önemlisi olarak görülebilecek seçimlere giden günlerde, Amerika Türkiye’nin iç işlerine müdahale etmekten özenle kaçınarak, Amerika’nın tercihine ilişkin o veya bu yönde bir imada bulunmamak için titizlik gösterdi.

Bu, Amerika açısından on yıllardır bilinen standart bir uygulama olsa da, Washington’un tercihleri konusunda belli belirsiz bir fikir edinmek hep mümkün olurdu.

Bolton da, patronu gibi, Amerika’nın bir iç kavganın o veya bu tarafıyla özdeşleştirilmesinde fayda görmüyor. Hatta Bolton’un Amerika’nın açık bir çıkarının olmadığı durumlarda müdahaleye karşı olduğu biliniyor. Bolton yine de, Amerika’yı ya da Amerikan çıkarlarını tehdit eden bir rejimi ortadan kaldırmak veya Washington’u desteklediği açıkça görülen bir rejimi desteklemek için gerçek bir fırsat yakalandığını gördüğünde, İran örneğinde olduğu gibi, başka bir ülkenin iç işlerine açık veya kapalı bir müdahalede bulunulmasını desteklemekten geri durmayacaktır.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan seçimleri 24 Haziran günü yapılan ilk turda kazanmamış olsa dahi, arkasında yine de büyük bir seçmen desteği olacaktı. Bu gerçek göz önüne alındığında, Amerika Birleşik Devletlerini muhalefetle özdeşleştirmek, Amerikanın çıkarlarına hizmet etmezdi.

Ancak seçim sürecinde sergilenen bu “benden uzak dursun” yaklaşımı, Amerika ile Türkiye arasındaki daha zorlu meselelerde geçerli olmayacaktır. Bunların arasında Türkiye’nin 2016 yılında gerçekleşen darbe girişiminin arkasında olmakla suçladığı, Amerika’da yaşayan vaiz Fethullah Gülen’in iadesi, Amerika’nın silahlı Kürt gruplarla ilişkileri, Türkiye’de hapiste tutulan Amerikan vatandaşları, Ankara’nın Rusya’dan hava savunma sistemleri satın alması, Türkiye’nin komşusu İran’a karşı yaptırımlar gibi meseleler yer alıyor.

Bolton Obama yönetimi ve beş diğer ülke tarafından kotarılan nükleer program anlaşmasına karşı çıkmış ve Trump’u iç güdülerine uyarak, anlaşmadan çekilmesi için ikna etmek konusunda önemli bir rol oynamıştı. Bolton’un İran’la çalışan firmalara karşı güçlü yaptırımlar uygulanması konusundaki açık tercihinin, Türkiye’nin İran’dan petrol ve doğal gaz ithal etmesi ve İran’a Türk mallarının satışı nedeniyle yaşanan gerilimi tırmandırma potansiyeli bulunuyor.

Bir muafiyet anlaşması yapılmadığı takdirde, Amerika’nın İran’dan petrol ve doğal gaz ithal eden ülkelere karşı yaptırımlar uygulamaya başlamasına daha aylar var ama, bunun vereceği yüksek mali hasar göz önüne alındığında, Türkiye’nin İran’dan hidrokarbon ithalatını durdurabilmesi mümkün görülmüyor.

Pompeo’nun ve Mattis’in, İran’dan petrolü konusunda Türkiye ile daha az çatışmacı bir yaklaşımın sergilenmesini, diplomatik ve askeri ilişkilerin düzeltilmesini salık vermeleri muhtemel olsa da, Bolton’un daha sert bir yaklaşım benimsemesi ve Türk firmalarına ve bankalarına yaptırım uygulamamak karşılığında çok fazla taviz istemesi beklenebilir.

Bolton BM, AGİT ve bölgesel gruplanmalar gibi çok taraflı uluslararası organizasyonlardan nefret ediyor, ama bu nefreti NATO’ya kadar uzanmıyor. Bolton NATO’u Amerikan’ın dış politika hedeflerine ulaşmakta kullanılabilecek değerli bir araç olarak görüyor. Ve NATO üyelerinin NATO’ya tam bir sadakat göstermelerini ve ittifak içinde Amerika Birleşik Devletlerini desteklemelerini bekliyor.

Türkiye’nin Rus S-400 hava savunma sistemlerini satın alma niyeti bu iki beklentiyi de karşılamıyor. Bolton’un Trump’a NATO zirvesinde Erdoğan’a S-400 alımında ısrar etmenin takdirle karşılanmayacağı ve Türkiye’nin ittifak içindeki yerine ve Amerikan desteğine güvenebilme kabiliyetine ciddi zarar vereceği yönünde güçlü bir mesaj vermesini salık vermesi muhtemeldir. Bu mesaj elbette özel bir görüşmede iletilecektir.

Erdoğan ve Trump arasında seçim sonrasında gerçekleşen telefon görüşmesinde olduğu gibi, Bolton’un Trump ve Erdoğan arasındaki görüşmelerin detaylarının açıklanmasına muhtemelen engel olacaktır. Bolton böylesi konuşmaların gizli tutulmasını tercih eder.

Bolton, Türkiye’de hapiste tutulduğu iddia edilen Amerikalılar konusunda, meseleye ilginç bir tarihsel perspektif katıyor. Bolton, Dışişleri bakanlığında müsteşar olarak çalışırken, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Roma Tüzüğü’ne getirilen çekinceleri kaleme almış sonra da ikili Madde 98 anlaşmalarının müzakerelerine öncülük etmişti. Bu anlaşmalar uyarınca, öteki taraflar Amerikan devlet görevlilerini veya sözleşmeli personelini Uluslararası Ceza Mahkemesine iade etmemeyi kabul ediyorlar.

Bolton kanunları çiğneyenlere sempati beslemiyor, ancak yabancı yargıçların tarafsızlığına kuşkuyla baktığı için, Amerikan vatandaşlarının gözaltına alındığı ve tutuklandığı vakaların, yasa dışı faaliyetlerden çok, siyaseti ilgilendirdiğini düşünmeye daha meyilli. Rahip Andrew Broston vakası da, bunlardan biri. Türkiyelilerin çoğunluğu bunu bir iç mesele olarak görürken, Bolton bir Amerikan vatandaşına yapılan adaletsizlik olarak değerlendiriyor.

Bolton, kendisinden önce aynı görevi yapmış halefleri gibi, kötü silahlı Kürt gruplar (örneğin PKK ve onun bazı yan örgütleri) ile, iyi silahlı Kürt gruplar (örneğin Suriye’deki PYD/YPG ve Irak’taki Peşmergeler) arasında bir ayırım yapma politikasını sürdürecektir. Türkiye Irak’taki Peşmergeleri meşru ve düşman olmayan bir güç olarak kabul edebiliyor ama, Amerika’nın PYD/YPG ile PKK arasında sık sık yaptığı ayrımı kesinlikle reddediyor.

Suriye’nin Menbiç kentinde Amerika ve Türkiye arasında bir çatışmayı önlemeye yönelik diplomatik ve askeri çabalar şimdilik gerilimi düşürmüş gibi bir görüntü verse de, Suriye Başkanı Başar Esad güçleri Suriye’deki hakimiyetini güçlendirip, İslam Devleti tehdidinin azalmasıyla Amerikan-YPG işbirliği gereksizleştikçe, Türkiye’nin Amerika’dan PYD/YPG unsurlarına verdiği desteği tümüyle kesmesini istemesi beklenebilir.

Trump’un Suriye’deki tüm Amerikan güçlerini memlekete geri getirme yönünde kamuoyu önünde dile getirdiği tercihi göz önüne alındığında, İran’ın bölgede himaye ettiği unsurları güçlendirmemesi kaydıyla, Bolton da Amerikan askerlerinin çekildiğini görmek istiyor.

Gülen konusunda Bolton’un hemen hiç bir rolü yok. Suçluların İadesi anlaşmasının gereklilikleri yerine getirilir veya getirilmez, bunu da Dışişleri ve Adalet Bakanlıkları belirler. Bolton’un Trump’a iade vakasının sonuçları konusunda akıl vereceğini ama karar alma süreçlerinin dışında kalmayı tercih edeceğini düşünebiliriz.

Özele Bolton, Türkiye ile ilişkiler de dahil olmak üzere, Amerikan dış politikasını koordine edecek ve bunu yaparken önceliği Amerikan çıkarlarına verecek, başkaları tarafından kısıtlanmaya direnecek ve başka ülkelerin iç işlerine ancak açık bir Amerikan çıkarının varlığı görüldüğünde müdahale edecek. Amerikanın ve onun müttefiklerinin İran’ın Orta Doğu’da nükleer silah geliştirme çabalarına karşı çıkması gerektiği yönündeki kanaati göz önüne alındığında, iki NATO müttefiki arasındaki ilişkilerin iyileşmesi, Türkiye’nin Amerikayla İran politikası konusunda işbirliği yapmasına bağlı olacak. Yukarıda anılan diğer sorunlar, belli bazı sonuçlar doğuracak olsalar da, daha az ağırlık taşıyacaklar.