bircan
Ara 12 2017

Esaret altındaki kadınlar



Sabaha karşı uykunun en derin ve tatlı yerinde kırarcasına çalınan kapının sesiyle irkildi yatağından. Kalbi de kapıyla birlikte gümlüyordu. Az sonra kocası da uyandı.

Uykunun sersemliğiyle ne olduğunu anlamaya çalışırken yan odada yatan kızının sesini duydu, uyanmış ve korkmuştu.

Kapıyı açtıklarında ise eli silahlı, yüzü maskeli adamlar hışımla girdi içeri. “yere yatın” diye bağırıyorlardı. Ayakkabılarını çıkartmamışlardı. Çığlık çığlığa ağlayan kızını “Korkma yavrum binaya hırsızlar girmiş, amcalar o yüzden gelmiş” diyerek teskin etmeye çalışırken amcalar kocasını çoktan yere yatırmış, kafasına silah dayamışlardı.

Evde yapılan aramanın ardından kocasıyla birlikte gözaltına alınıp götürülürken komşulara teslim edilen kızı “götürmeyin annemi” diyerek ağlıyordu.

Kızının o görüntüsü ne 8 günlük gözaltındayken ne de 5 ay yattığı cezaevinde gitti gözünün önünden. Diyarbakır’da yaşayan ve Bağlar Belediyesi’ne bağlı Kadın merkezindeki işine son verilen Mukaddes Alataş ne ilk ne de son kadın tutukluydu. 

 

mukaddes alataş

 

8 günlük gözaltı süresinin ardından tutuklanarak  Diyarbakır E Tipi Cezaevi’ne getirildiğinde gece yarısını geçiyordu. Gardiyanın seslenmesiyle uyanan kadınlar ‘hoş geldin’ diyerek, yeni misafirlerini karşıladı. Aralarında tanıdık yüzlere rastlaması rahatlattı onu.

Çok yorgun ve bitkindi. Banyo ihtiyacı vardı ama sadece günün belirli saatlerinde sıcak su verildiği için yapamadı. Kadınların yaptığı bitki çayını içip, verdiği kıyafetleri giyerek yatağa uzandı. Savcılıkta beklerken ellerindeki kelepçeyi gören kızının bakışları uyutmadı onu.

Avukat ikinci gün geldi. Babası eve tek gidince kızının konuşmak istemediğini ve yatağa gidip ağladığını duyduğunda daha kötü oldu. Küçücük bir çocuğun böyle intikamcı bir yaklaşımla annesiz bırakılmasını hazmedemiyordu. 

Koğuş çok kalabalıktı. 18 kişilik koğuşta 36 kişi kalıyordu. “Hepsi politik kadınlardı ve ne için orada bulunduklarının bilincindeydiler” diyor Alataş. Kadınların belli bir disiplin içerisinde hayatı programladıklarını, her kadının sorununa eğildiklerini ve günlük yaşamda çok paylaşımcı olduklarını anlatıyor. 

Burada bir savaş hukuku uygulanıyor. İlk duruşmada ceza alan kadınlar var. İnsanları serbest bırakmaya korkuyorlar. Benim dosyamı savcılık incelemeden tutuklama hakimine gönderdi. Hakim en fazla bir saat inceledikten sonra ‘seni tutukluyorum git, itiraz et’ dedi. 5 ara mahkemede itiraz edildi ama soruşturma savcısı incelemedi. Normalde savcı ona bakar, hazırlar ama direk kaleme gönderiyor fezlekesini hazırlaması için. Keyfi uygulamalar var.

Savcı ve hakimlerin de başlarına ne geleceğini bilmedikleri için mevcut hukuku işletmediklerini söyleyen Alataş, “2012’de haklarında dava açılan kadınlar var.

Hızla davayı sonuçlandırıp tutuklamışlar. Mevcut hukuku işletmiş olsalar seni serbest bırakmaktan korkmayacaklar. Hukuka göre kendinizi savunamıyorsunuz. Her önüne gelene ‘hele bir içeri girip burnu sürtsün’ mantığıyla hareket ediliyor.

Bu mantık beni cezaevine gönderdi. Alevi konfederasyonuna, HES eylemine katılmış olmam, kadın haklarını savunmaya ilişkin yaptığım basın açıklaması tutuklama gerekçesi sayıldı” diyor. 

Cezaevinde 5 ay yattıktan sonra tahliye edilen Alataş’a yurtdışına çıkma yasağı verildi. Yargılaması ise halen devam ediyor. Tıpkı yüzlerce kadın gibi..

Kadınların gözaltında maruz kaldığı muamele ve tutuklanmalarının ardından da takibini yapan Av. Eren Keskin, cezaevlerindeki kadınların son durumuna ilişkin konuştu.  

 

Eren Keskin

 

Şu anda yüksek güvenlikli mahkemelerde koğuş içlerine ya da hücrelere kameralar yerleştirildiğini anlatan Av.Keskin, “Kadınlar kendi özel alanlarını ve anlarını dahi rahat yaşayamıyorlar. Örneğin banyonun, tuvaletin önüne konulabiliyor ve bu bugünlerde en büyük şikayet konusu.” 

Yine cezaevinde tutulmayacak kadar hasta olan birçok kadın tutuklu ve hükümlünün varlığından söz eden Keskin, “Bunların tahliye edilmesi için de savcılıklar Adli Tıp raporu istediğinden Adli Tıp da sadece  devletin istediği gibi raporlar verdiğinden birçok cezaevinde yatamayacak hastaya ‘cezaevinde yatabilir’ raporu veriliyor. Bu şekilde kalmaları sağlanıyor.” diyor.

Cezaevlerinin çok kalabalık olduğunu vurgulayan Keskin sözlerini şöyle sürdürüyor:

18-20 kişilik koğuşlarda 40-50 kadın tutulduğunu söyleyerek “ Yerlerde ve tuvalet önünde yattıklarını söylüyor kadınlar. Bu da çok önemli bir sorun” diyor.  Bunun dışında her türlü hak taleplerinin disiplin suçuyla cezalandırıldığını ifade eden Av.Keskin, “Siz idarenin insan haklarına aykırı, onur kırıcı bir talimatına uymadığınız takdirde hemen hakkınızda aileyle görüş yasağı konabiliyor. İnfazınız yanabiliyor.

Trans kadınlar açısından durumun çok daha zor olduğunun altını çizen Av. Keskin, şöyle anlatıyor: “Bir çoğu tek başına kalıyor, tecrit altında yaşıyorlar, kimseyle görüşemiyorlar. Buse diye bir trans müvekkilim var. Müebbet hükümlüsü. İnsan Hakları Derneği ırkçılık ve ayrımcılık komisyonu olarak da biz ilgileniyoruz. Tekirdağ F Tipi Cezaevi’nde kalıyor. Kendi çabalarıyla dava açarak, cinsiyet değiştirme ameliyatını kabul ettirmiş, mahkeme cinsiyet değiştirmesine izin vermiş. Ama Adalet Bakanlığı şu anda halen zorluk çıkartıyor. Bu zorluğu aşmaya çalışıyoruz.”

İHD Cezaevi Komisyonu’nun düzenli olarak  6 aylık, 1 yıllık  ve 20 yıllık raporlar tuttuğunu söyleyen Keskin, “Uluslar arası kamuoyuna, Birleşmiş Milletlere, uluslararası tüm insan hakları örgütlerine ve ayrıca iç kamuoyuna da gönderiyoruz. Artık tabi alternatif bir iki yayın ve sosyal medya dışında bir yayın organı kalmadığı için sesimizi duyurmakta zorlanıyoruz.” diye konuşuyor.

Tepkisizliği sadece OHAL’e bağlamadığını ifade eden Keskin, bu durumu şöyle açıklıyor:

Türkiye’de genel olarak insan haklarına bakış açısında bir çifte standart var. Mesela İstanbul’da kadına yönelik şiddetle, maalesef Mardin’de, Diyarbakır’daki şiddetin tepkisi aynı olmuyor. Bu konuda ben resmi ideolojinin muhalif örgütleri de belirlediğini düşünüyorum. Bu çifte standart nedeniyle birçok olay kamuoyuna yansımıyor. Biz İHD olarak bunları biliyor ve takibini yapıyoruz.

Aslında yazılı hukuktan ve uluslar arası sözleşmelerden kaynaklı bir dolu kazanımların varlığından söz eden Keskin, bunların en başında gelen de Avrupa Konseyi İstanbul Sözleşmesi olduğunu söyleyerek, “Bu sözleşme 2011 yılında hazırlandı ve kabul edildi.

İlk imzacısı da Türkiye. Bu kadına ve trans bireylere yaşadığı her alanda uygulanan şiddet konusunda büyük imkanlar getiriyor. Yargıya büyük  görevler düşüyor. Türkiye ilk imzacısı olmasına rağmen bugüne kadar bu sözleşmeyi bilen bir tek hakim ve savcıya rastlamadım. Bu sözleşmenin bütün yargı cemaatine ‘bu sözleşmeye göre karar vereceksin’ diye öğretilmesi gerekiyor ama zihniyet olarak devlet bunun uzağında olduğu için kendi imzaladığı sözleşmeye sadık kalmıyor.”

Çocuğuyla birlikte kalan kadın tutukluların olduğunu söyleyen Av. Keskin, “Çocuklar için cezaevi uygun değil. Ama bazı çocuklar anne bakımına muhtaç olduğu için anneleriyle kalıyorlar. Çocuklar için alanlar çok yetersiz. Çocuğun o hapishane ortamını hissetmemesi lazım ama hiç böyle olmuyor. Bu nedenle kadınların yaşadığı her türlü olumsuzluğu çocuklar da hissediyorlar.” 

Kadın ve trans bireylerin tutuklanmadan önce gözaltında cinsel işkenceye maruz kalması ise devam ediyor. 1997 yılından beri cinsel işkenceye  uğrayan kadınlara ve trans bireylere hukuki yardımlarını sürdüren Av. Eren bugüne kadar 600 e yakın kişinin kendilerine başvurduğunu söylüyor.  

Bu kadınların çoğunluğunun Kürt olduğunu ifade eden Keskin, “Tabi ki bu sayı gerçek sayının çok azı. Çünkü kadına yönelik şiddet en zor açıklanan işkence yöntemi. Kadınlar çeşitli nedenlerle utanıyor, korkuyor” 

90’larla karşılaştırıldığında o dönem elektrik, askı, kaba dayak, göz bağlama, cinsel taciz ve tecavüz gibi çok ağır işkence yöntemleri uygulandığını anımsatan Av. Keskin, “Bugün de benzer yöntemler uygulanıyor.

Emniyetin cemaate teslim edildiği süre içinde başka bir yöntem geliştirmişlerdi. Herkes yasadışı bir biçimde dinleniyordu. Ve bu dinlemeler savcılar tarafından yorumlanarak, davalar açılıyordu. Açıkçası o zaman bu kadar kaba bir işkenceye ihtiyaç duymuyorlardı. Yani devletin zihniyetinde bir değişiklik yoktu ama ‘her şey, her bilgi elimizde’ diye kendilerini yormak istemiyorlardı.

Fakat OHAL  ile birlikte 90’ların işkence yöntemlerine geri dönüldüğünü görüyoruz.” diyor. Kadınlar açısından yine cinsel işkencenin gündemde olduğunu aktaran Keskin, “Çıplak sorgulama çok yoğun uygulanıyor. Çıplakken oturup kalkma yöntemi. Saç çekme, tecavüz tehdidi, cinsel taciz çok yoğun uygulanıyor” diye konuşuyor.

Öte yandan cinsel işkencenin belgelenmesine ilişkin sorunlar yaşadıklarını ifade eden Av. Keskin, “Çünkü bunun belgelenmesinde savcılıklar ve mahkemeler resmi bilirkişilik yetkisi olan Adli tıp kurumunun raporunu delil olarak kabul ediyorlar.

Oysa bağımsız hekimlerden, insan hakları kurumlarından, hastane heyetlerinden alınmış raporlar da delil olarak kabul edilmeli. Örneğin Şükran Aydın Türkiye davasında tecavüze uğramıştı Mardin’de.

O davada Türkiye’nin mahkum edilmesinin gerekçesi bağımsız bir hekimden rapor alınmamış olması. Aslında Türkiye bir sözleşmenin tarafı ve AİHM yargılama yetkisini kabul etmiş ama onun verdiği karara uygun davranmıyor.

Normalde bağımsız hekim, hastane raporlarını kabul etmesi gerekirken Adli Tıp’a yolluyor. Ve Adli Tıp bir devlet kurumu olduğu için çok güvenilir bulunmuyor. Birçok olayda da zaten gerçeği yansıtmayan raporlar veriyorlar. 

Günümüz koşullarında genel olarak toplumun her alanına korku salınmasının hak arama mücadelesini etkilediğini ifade eden Keskin, “Bir tek sosyal medya paylaşımınızdan dolayı hemen tutuklanabiliyorsunuz.

Bu nedenle insanlarda tutuklanma korkusu var. Bir de 90’larda uygulanmayan ekonomik baskı söz konusu. İşten atma, ihraç etme gibi. Bu nedenle sokağa çıkma oranında azalma oluyor. İnsanlar kendilerini ifade ederken daha fazla otokontrol uyguluyorlar. Tüm bunlar OHAL’LE birlikte artmış durumda” yorumunu yapıyor. 


Adalet Bakanlığının son açıklamış olduğu verilere göre Haziran 2017 itibariyle cezaevlerinde 9708 kadın mahpus bulunuyor.
2002’den bugüne kadar kadın mahpus sayısı yüzde 360 oranında artış göstermiş. Hapishanelerde güç yaşam koşulları kadın mahpusları daha fazla yıpratıcı durumda. 


Konuya ilişkin görüştüğümüz İnsan Hakları Derneği Cezaevi Komisyonundan Nuray Çevirmen, Türkiye’de cinsler arası eşitsizlik durumunun hapishane dediğimiz kamudan uzak bir alanda daha da dehşetli yaşandığına dikkat çekiyor.

"Erkek egemen bir sistemin cezalandırma şekli de ne yazık ki bu paralelde devam ediyor" diyen Çevirmen, hapishanelerde çıplak aratma dayatması, işkence, hakaret, kadınlara cinsiyetçi yaklaşımların süreklilik arz ettiğini belirtiyor. Bebekleriyle birlikte kalan mahpus sayısında da büyük bir artış olduğunu aktaran Çevirmen, annesi ile birlikte cezaevinde kalan 0-6 yaş arası çocuk sayısının Mayıs 2017 itibari ile 560 olduğunu söylüyor.

 

Nuray Çevirmen

 

Çevirmen bu durumun hem anne hem de çocuğun cezalandırıldığı, tramvatik bir vaka olduğunu ifade ederek, “Çocuk gelişimini sağlayacak materyaller cezaevine alınmıyor, ihtiyaçlar karşılanamıyor. Hijyen malzemelerine yeterince ulaşamamakta, gerekli olan pet ihtiyaçlarını imkanları yoksa karşılayamıyorlar" diye konuşuyor.

Öte yandan işkencenin en büyük sorun olarak devam ettiğini aktaran Çevirmen cezaevlerinde yaşanan işkence vakalarını şöyle anlatıyor:

2016 yılı Ekim ayında Silivri hapishanesinde kadınlık onurunu da ayaklar altına alan işkence vakaları yaşandı. Kafaları duvara vurulmuş, göğüs uçlarından sıvı gelinceye kadar sıkılmış, iğneler batırılmış olduğuna ilişkin veriler var. Yeni açılan Tarsus Cezaevine çeşitli yerlerden getirilen kadın mahpuslara işkence yapılmış, darp edilmiş ve yerlerde sürüklenmişlerdir.

Ağustos ayında hukukçuların müvekkilleriyle görüşerek verdiği bilgilere göre Van T Tipinde kadınlar darp, işkence, cinsel saldırıya maruz kalmışlardır. Olay tutuklu ailelerinin başvuru üzerine ortaya çıkmış ve 25-30 kadar yaralanan kadın doktora dahi çıkarılmamışlardır. Malatya E Tipi Cezaevinde de Nisan ayında kadınların sistemli bir şekilde işkenceye uğramışlar ve darp edilmişlerdir. Bunlara benzer bir çok olay meydana gelmekte ancak gerekli tedbirler alınmamaktadır.

Cinsiyetçi ve ayrımcı bir sistem içinde zaten zor durumda olan kadınlar için hapishanelerde yaşanan tüm bu hak ihlalleri, şiddet ve mahrumiyet için gerekli kamuoyu oluşturulması gerektiğinin altını çizen Çevirmen,  “Yasalarda kadınlar için düzenlemeler yapılmalı ve bu düzenlemelere göre kişi hak ve hürriyetleri, özel yaşama saygı, sağlığa erişim, eğitime ve bilgi edinmeye erişim hakları sağlanmalıdır.” diyor.  

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar