Ara 23 2017

Taşrada kadın akademisyen: Patriyarkal kapitalizmin bir mekânı ve yok olmalı

Çoğu zaman kamuda çalışanların zorunlu istikameti olarak duymuşuzdur taşrayı, kimi zaman da büyük şehirlerde tutunamayan, umut ve ekmek için taşraya doğru yola çıkan insanların hikâyelerinin anlatıldığı filmlerde…

Yetersizlikler, imkânsızlıklar ve sosyal olanakların kısıtlılığından dolayı büyük şehre özlem duyanların  mekânı olabilen taşra bazen de, metropollerin bunaltıcı kalabalığından ve çevre kirliliğinden kaçıp sessizliğe ve temiz havaya susayanların uğrak yeri…

“İlk defa vardığımda çalıştığım fakülteye, Nuri Bilge Ceylan filmlerinden gördüğüm dingin, sakin  ve fotografik güzelliklerinde kaybolunan bir yere geldiğimi düşünmüştüm; dinlenmek ve iç sesini dinleyerek huzur bulmanın mümkün olduğu bir yerdi görünen” diyor akademisyen Nevra Akdemir, taşradaki taşradaki akademik kariyerini.

Taşra sanılanın aksine metropolden daha dinamik, daha bağlam bağımlı olduğunu, kendi başına bireyin arkasında aile, parti, sermaye veya tarikat ilişkisini kendini göstermesi mümkün olmadığını söylüyor Akdemir ve ekliyor:

“Taşra çok zordur, girift ilişkilerini çözene kadar canınız çıkar, dili başkadır, davranış kodları başkadır. Siz çözene kadar zaten başka ittifaklar oluşmuştur bile, uyum sağlamak pek mümkün değildir.”

Akdemir, taşra yıllarını anlatırken “Hoca olarak başladığım üniversite maceram şahıs tanımıyla bitti” diyor.  Taşrada kadın olmanın, mesafe kurmanın imkânsız olduğu bir hayatı dayattığını, kendi özel alanınızı kendinize saklayamadığınızı ifade ediyor.

2015-2017 yılları arasında Gaziantep Üniversitesinde dekan yardımcısı olarak görev yapan Akdemir, “Memleketin üniversiteleri barış sürecinde epey özgürlükçü idi” diye tanımlıyor önceki dönemleri. Ve ekliyor ardından: 

“Taşrada kitabına uygun iş yapmak ve ilkeli olmak, bir dışlanma nedeni. Hatta, mobbinge maruz kalma sürecini başlatıyor.”

7 Haziran seçimi sonrası bölgedeki iktidar poitikasından üniversiteler ve akademisyenler de nasibini almıştı. Barış imzacısı akademisyenler hakkında art arda soruşturmalar geldiği dönemi anlatırken Akdemir, “Çok mücadele ettik, birbirlerinin kuyusunu kazan güç odaklarının arasında ezilmemek veya kuyruk olmamak için. Soruşturmalar açıldı, aklandık” diyor. 

Taşraya ilk gidildiğinde misafir olunduğunun anlatıldığını söyleyen Akdemir ve defaatle “yalnız bir kadın” olarak yaşadığının hatırlatıldığına vurgu yapıyor. Herkesin, herkes hakkında her şeyi konuştuğu ama yüzüne asla söylemediği bir ortam olduğundan bahsediyor sonra ve ekliyor:

''Başlangıçta dediğim gibi, biriyle tanıştığınızda nerelisin sorusu, sadece coğrafi bir konumlandırmanın ötesinde, ideolojik ve kültürel konumlandırmayı da içerir. Bir kadın olarak ikinci soru, “Evli misin?” sorusudur, doğalında, zira kimlerden olduğun yerine kadınlara yönelik “Sahibin var mı” sorusuyla eş anlama gelecektir. İşte bu kadar imkansızdır taşrada kimliğinizle var olmak.''

kadın

“Şimdiye kadar politik bir süreçten bile bahsetmedim, zira taşrada kadın olarak susmamak en ciddi feminist politikayı, haksızlıklara karşı haksızlığa uğrayanla dayanışmak en önemli sosyalist politikayı ve hatta en risklisini oluşturur. Gerisi lafı güzaftır. Zira sizle herkes solcu-feminist-milliyetçi-inançlı- yani siz neyseniz sizle benzer düşüncededir. Akademik eleştirileriniz, çoğu kez kıskançlığınızın yansımasıdır, zaten üniversite nedir ki ders vermek dışında nedir gerçekten, taşra üniversitesinde. Örneğin bahçede kitap okuyan biri, aslında hava atıyordur, makale yazan kişi fazla kariyerist ve hırslıdır. Eğitim - Sen’de örgütlenme mi dediniz, aman ha bölücü olmayasınız!”

Taşrada selamlama ifadelerinin bile inanç ve karakterle yorumlandığını belirtiyor Akdemir. Sosyal yaşamda ise kamusal alan olmadığından dem vuruyor ve şunları anlatıyor:

“Kendi içine kapanmış sığınmış cemaatlerin özel korunaklı alanları vardır. Birey olarak kendinizi göstermeniz mümkün değildir çoğu kez. İnsanların sizle duygudaşlık geliştirmesi için bir arkadaş grubuna (cemaate), tarikata, siyasi görüşe, aileye, aşirete bağlı olmanız şarttır.”

Akdemir’in Bianet’teki yazısının devamından öne çıkan satırlar şöyle:

“Ben taşrada çalışmaya başladığımdan beri yersiz yurtsuzluk hissini içimden atamamıştım. İstanbul’a her dönüşümde, büyüdüğüm, kendim gibi bildiğim her yer değişmekteydi. İnsan yaşadığı mekanla bağını kaybedince, örneğin anahtarı olmayınca, her zaman geçtiği sokağın pastanesinden fırınından çıkan çöreğin kokusunu almayınca, gölgesine sığındığı ağacı bulamayınca, rengini görmeye hasret olduğu bahçeyi ve çiçeklerini kaybedince, bir sürü duygusunu kaybediyor. İnsan ilişkilerinin dinamizmi de buna eklenince büyük kentle bir kez kaybolan ilişki bir daha tamir olmuyor. Taşrada kendinize yeni yer edinmek ve yerelleşmek ise yereldeki güç odaklarını tehdit etmeniz anlamına gelebiliyor; eğer sizi kendisine içermemişse. Yerele dair yaptığınız her şeye şüpheyle bakılması ise daha en baştan üstünüze dikilen kategorilerle ilgili.”

“Kafalardaki kategorizasyon o kadar nettir ki bir konu hakkında belirli kalıplarla konuşmayı reddediyorsanız, Marksist, feminist, solcu… Ne olduğunuzu söylerseniz söyleyin sizin suçlanacağınız şey bellidir. İşin garip yanı en muhafazakar kişiler gelip eşiyle derdini siz susturana kadar anlatabilir; size rakı içmek konusunda muhabbet açabilir; en sık söylenen cümle “Sizi buraya nasıl almışlar, hayret doğrusu” olabilir ve gayet doğalında bu tür muhabbetlerden kaçınmak mümkün olmaksızın kişilere tacizin ne olduğunu anlatmanıza rağmen bu devam edebilir. Kadın arkadaşlarınızın ise en büyük derdi, bir an önce sizi evlendirmektir: “Aaa, yani sevgilin de mi yok, ne kusurun var ki, çocuğun olmuyor mu?” gibi en özel soruları ikinci cümleden itibaren duymak an meselesidir. Sürekli birileri dert eder yalnızlığınızı: “Sahipsiz olmaz, sen solcusun ama iyi insansın”… Elbette bunlar kısa süreli empatilerdir ve hızla buharlaşır. Hatta hükümet temsilcilerinin söylemlerinin değişimine göre ortam dönüşür, sertleşir ya da ılıklaşır. Her zaman bir başkasının kariyer hedefinin basamağı olarak çevrede bulundurulursunuz. Rüzgar ne yönden eserse ona göre ya renk olarak varsınızdır ya da yok edilmesi gereken vatan haini ve içimizdeki düşman olarak.”

“Tüm bu değişimlere rağmen ilginç bir dönemde taşrada bulundum. Bizim nesil, taşradaki akademilerde iş bulan kadınların çoğaldığı bir nesil zaten. İstanbul’da doğmuş büyümüş, hayatının tamamını geçirmiş, politikayı görmüş, okumuş ve akademik olarak mekan-kent-emek-kadın üzerine çalışan düşünen biri olarak, elbette benim için meraktan öte bir anlamı vardı tüm bu sürecin. Türkiye ekonomisinin, politikasının önemli dönemeçlerden geçtiği zamanlarda taşradaki dönemeçler, mekansal değişimler ve söylemler öyle ilgi çekiciydi ki bakmamak, izlememek mümkün değildi. Anlamak için bir araya gelip konuştuğum herkesten çok farklı cümleler, fikirler almak mümkündü. O sırada gördüm ki bireysel olarak yaşadığım her şey özneler, yerler, zamanlar değişse de taşraya hayat kurmaya giden tüm kadın akademisyenlerin yaşadıklarının benzeri. Taşra büyük ketten bakıldığında nispeten yüksek gelir düzeyi ve düşük harcamanın (kira, gıda, yol masrafı) mümkün olduğu, bir mülk edinilebilen ve bolca zamana sahip olunan bir yer değil akademisyen için. Aynı zamanda bir tercih: büyük kentin sanatsal, entelektüel ortamından sosyal ilişkilerin uzak kalma maliyetiyle edinilen bir zaman genişliğinin yaratımı.”

“Bugün bu hikaye taşranın sadece sistemin çöplerinin atıldığı yer olmanın ötesinde sistemi yönlendiren iktidar odaklarının da besin kaynağı. Belki de görünmez kalan veya görünmesinden kaçınılan her şeyin mekanı olan taşranın içinde yaşayanlar için sürekli bir gözaltı hissi yaratması çelişik gibi görünse de aslında taşranın varlık nedeni. Taşrayı harika doğası, sakinliği ve sıcakkanlı insanıyla kurgulanan bir egzotik-nostaljik mekan zannedenler için söylemeliyiz ki hayır, taşra eşitsiz gelişmenin yarattığı, patriyarkal kapitalizmin özgül tahakküm ilişkilerine sahip bir mekanı ve yok olmalı.”

“Şimdi neyin benim başıma geldiğinin veya nelerin yaşandığının bir önemi yok. Yazdıklarımın bir kısmını deneyimledim, bir kısmını dinledim, bir kısmını gördüm. Bundan sonrasını yazmaya gerek var mı, Türkiye’de olan neyse her birimizin başına gelen neyse aynı şey oldu. Bir ihbar üzerine polis soruşturması savcılık iddianamesine dönüştü, suç olmayan her şey suç gibi görüldü. Hakkımda işlediğim iddia edilen suçlar: HDP’nin barajı aşacağını söylemiş olmak, öğrencilerle halay çekmek, Eğitim-Sen temsilcileriyle görüşmek, elbette sosyal medya paylaşımları, hakkında bazı iddialar olan öğrencileri yüksek lisansa kabul etmek (herkes bilir ki bu bir jürinin işidir, tek başına kimse bir öğrenciyi kabul edemez)…”

 

https://bianet.org/biamag/toplum/192686-tasrada-bir-kadin-akademisyen-o…

 

 

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar