Muhafazakâr ailelerin ‘inançsız’ kızları: Bu zihniyet bize bir hayat borçlu

“Annem, babam aileden kimse evde olmadığı zaman bahçemizdeki hamakta saçlarımı savurarak uzanırım ve üniversiteyi kazandığımda yaşayacağım hayatımı düşünürüm…”

“Namazlı, abdestli ailemin gönderdiği parayla bira aldığımda, eğlendiğimde hem buruk hem de kötü bir insanmışım hissine kapılıyorum.”

“Bırakın örtünmemeyi; örtümü düzgün ve geniş bağlamadığımda ya da istemedikleri bir davranışımda hemen okuldan alınmakla tehdit ediliyorum.”

“Dini inanç olarak kendimi kaybolmuş hissediyorum. Sorgulama evresindeyim ve neye inanmam gerektiğini bilmiyorum. Onlar beni dindar bir insan olarak yetiştirmek isterken içimde dinle alakalı ne var ne yok söküp attılar.”

“Düşünsenize sabah işe başımı örtmeden gidebilecektim. Bir rüyaydı sanki… Hayatımın en mutlu anıyla en mutsuz anını aynı gün yaşadım. Bu hayat benim değil, bana bir hayat borçlular…”

Ben bu satırları sosyal medyada tesadüfen okudum. Hem de henüz 16 yaşında babası tarafından katledilen lise öğrencisi Şeyma Yıldız ile ilgili yazılanlara bakarken… Soğuk bir Şubat sabahı düştü Şeyma’nın ajanslara fotoğrafı ve acı haberi… Erkek arkadaşı var diye, babası tarafından öldürüldüğü yazıyordu kocaman puntolarla…

Annesi, babanın “katil” olmadığını haykırırken, ağabey; babasının, kardeşini çok sevdiğini söyleyerek, “panik atak” hastalığını suçluyordu. Şeyma’nın arkadaşları ise Şeyma’nın bir erkek arkadaşı olmadığını...

16’sında sırlarıyla, hayalleriyle gitmişti ama geride birçok Şeyma vardı. Erkek arkadaşı olduğu için, dindar olmadığı için, pantolon giydiği için hatta örtüsünü uzun bağlamadığı için psikolojik ve fiziki şiddet yaşayan; okuldan alınmakla tehdit edilen bir sürü Şeyma vardı karşımda.

Çatır çatır tartışan, kadının giyimine, yaşam tarzına ‘sadece kadının kendisi karar verir’ diyen, kurtuluşu toplumsal mücadeleden ziyade ‘önce ben bir paçayı kurtarayım’da olarak gören bu genç kadınların hayallerine, üzüntülerine, kızgınlıklarına hep beraber bir yolculuk yapalım…

19 yaşındaki Lilith İzmir’de yaşıyor. Gerçek adını bilmiyorum, kendi de söylemek istemiyor. Lilith, Ankara Üniversitesi’nde öğrenci. Dindar, muhafazakâr ailesi olan Lilith, kendi isteklerini hep gizli yaşamış. Liseden itibaren kendisini Müslüman olarak hissetmeyip, agnostik olarak tanımlayan Lilith, ne dini inancını ne de yaşamak istediği hayatı ailesine söyleyemediği için hep ikili bir hayatı olmuş. Ailesi ve kendi tercihleri arasında sıkışan Lilith, o sıkışıklığı şöyle anlatıyor: 

“Ufak yaştan beri din eğitimi aldım. Ailemin en büyük isteği dindar bir insan olarak hayatıma devam etmem. Ama ben liseden beri Müslüman değilim. Ramazan’da oruç tutmadığım halde tutmuş gibi yapıyordum. Giyimime sürekli karıştılar. Tesettürlü olmam, namaz kılmam konusunda sürekli psikolojik baskıya maruz kaldım, hala da kalıyorum. Bir gün onların istediği gibi biri olacağım umudundalar. Üniversitede derece yapsam, çok güzel bir yerlere gelsem; kapanıp, namaz kılmam kadar mutlu etmeyecek onları. Bu da beni kötü bir insanmışım hissine itiyor.”

Üniversiteyle birlikte özgürlüğüne kavuşmayı uman Lilith, gördüğü baskı üniversiteye gittiğinde de devam etmiş. Ailesi Lilith’in Ankara’da bir erkek arkadaşı olduğunu öğrenince okuldan almak için aynı gün Ankara’ya gelmiş. Zor bela rehberlik öğretmeninin yardımıyla okula devam edebilmiş Lilith… Ailesine inancı, yaşam tarzı konusunda açık olmayı istese de okuldan alınma korkusu ağır bastığı için söylemeyi düşünmüyor. 

Yaşamını; iki ayrı hayat yaşamak olarak adlandıran Lilith, bu durumun kendisinde suçluluk duygusuna neden olduğunu vurguluyor. Şunları söylüyor:

“Namaz kılan, oruç tutan ailemin gönderdiği parayla bira aldığımda sanki birine zarar veriyormuş gibi hissediyorum.”

Tamamen istediği bir hayata kavuşunca, kendisiyle aynı durumda olan genç kadınların yanında yer alıp- almayacağımı sorduğumda ise “Abla ben zor bela kendimi idare ediyorum” diyor Lilith…

19 yaşında Sivas’ta oturan G.S. tam ailesinden henüz bir kopuş yaşamadığı için ismini vermek istemiyor. Şu an üniversite sınavına hazırlanan G.S, kendisi için tek kurtuluşu, üniversiteyi kazanmakta görüyor. Çok istemesine rağmen psikoloji tercih etmemiş G.S, ve okulunu bir sene daha uzatmış.

Hukuk okumak istiyor; elinden geldiğince adaleti sağlamak için, kadınlara istemedikleri hayatların dayatılmasına hukuksal çerçevede mücadele etmek için. “Bir sene abla sadece bir sene daha dayanacaktım. Sonrası üniversite, sonrası özgürlük, sonrası pranga olarak gördüğüm örtümden kurtulmak, sonrası şiddetsiz bir hayat…” diyor G.S… 

Ailesini kendini muhafazakâr sanan gelenekçi olarak nitelendiren G.S’nin anne ve babası ufaklıktan itibaren kendisi ve kardeşini ibadet etmeye zorlamış. Örtünmek istemediği için babasından sürekli psikolojik, zaman zaman da fiziki şiddet gören G.S, 16 yaşına geldiğinde baskılara daha fazla direnemediği için örtünmüş. Ama 16 yaşından beri Müslüman gibi hissetmediği için G.S, örtüsünü özgürlüğüne vurulmuş pranga olarak nitelendiriyor: 

“Dini inanç olarak kendimi kaybolmuş hissediyorum. Sorgulama evresindeyim ve neye inanmam gerektiğini bilmiyorum. Onlar beni dindar bir insan olarak yetiştirmek isterken içimde dinle alakalı ne var ne yok söküp attılar.”

Ailede kardeşinin dışında destekçisi olmamış G.S’nin. Annesi de babası da her konuda baskı yapmışlar. Kendi fikirlerini, kısmi özgürlüğünü kabul ettirmek için çok çabalamış G.S; annesini biraz da olsa etkilemeyi başarmış. Eskiden fiziki şiddete maruz kaldığında müdahale etmeyen anne, artık babası G.S’nin üzerine yürüdüğünde engel oluyormuş. G.S’nin sayesinde de kız kardeşi bir nebze de olsa daha rahat yaşamaya başlamış.

Türkiye’de yaşam tarzı, kılık kıyafet, inanç gibi kavramların hep kadınlar üzerinden yapılmasını çok yanlış buluyor G.S. Erkeklerin ne Müslümanlığının ne kılık kıyafetinin tartışma konusu yapılmazken; kadınların hayatına zindana çevrildiğini, kendisinin mücadelesinin buradan ilerleyeceğini söylüyor.

17 yaşında İstanbul’da yaşayan M.S de hiç istememesine rağmen 6’ncı sınıfın sonunda tesettüre girmek zorunda kalanlardan. Şimdi üniversite sınavına hazırlanan ve ailesi tarafından her an okuldan alınma, şiddete uğrama korkusu yaşayan M.S, liseye giriş sınavında iyi bir puan yapmasına rağmen, aldığı puandan daha düşük puanlı bir İmam Hatip Lisesine yazdırıldığını söylüyor.

Lise 1’nci sınıftan beri dini inancı olmadığını söyleyen M.S, ailesinin yapmasını istediği ibareti mecburen yapıyor. Sanal alemde ve yakın çevresinde tesettürsüz, inançsız, evde, ailede tesettürüyle Müslüman ibadeti yapan M.S, bu ikili yaşamdan oldukça rahatsız. M.S bu rahatsızlığını ve yaşadıklarını şu sözlerle aktarıyor:

“İstemediğim bir yaşam dayatması yapılıyor. Ben kendimi istediğim ve dayatılan yaşam arasında sıkışmış hissediyorum. Defalarca örtümü küçük bağladığım için şiddete maruz kaldım. Lise 3 sınıftayken okuldan alınıp, Kuran kursuna verilmek istedim, çok zorladım vazgeçtiler. İstemedikleri tarzda kitap okumama izin vermiyorlar. Babam birçok kitabımı yaktı. Okula dahi gitmeme izin vermiyorlardı, çok direndim ve başarılı bir öğrenci olduğum için kabul edildi. Üniversiteyi kazandıktan sonra istediğim hayatı yaşamak istiyorum.”

Konya’da yaşayan ve sanalda kullandığı ismiyle konuşmak isteyen Jale de diğer hemcinsleri gibi kendisine ait olmayan bir hayatı yaşıyor. Ailesini dini değerlere aşırı bağlı, her zaman inançlı yaşayan ve çocuklarının da bu çerçevede yaşamasını isteyen bir aile olduğuna anlatıyor. 6’ncı sınıfın sonunda tesettüre giren, imam hatip lisesine verilen Jale’ye çok da seçme şansı verilmemiş; ailesi ya açıktan liseyi okursun ya da imam hatibe gidersin deyince imam hatip lisesine gitmeyi kabul etmek zorunda kalmış.

Jale ailesine dünya görüşünü, dini inancını açamıyor çünkü eğitim şansını kaybetmek istemiyor. Diğer genç kadınlar gibi çıkışı üniversiteyi kazanmada bulan Jale, istediği özgürlüğü yakalamanın Konya dışında bir ilde okumaktan geçtiğine inanıyor. Jale, üniversiteyi Konya’da da okumak istemiyor çünkü özgür olabilmek ve benliğini kazanabilmenin yolunun ailesinden uzak olmaktan geçtiğine inanıyor. 

Anlattığına göre Jale’nin pantolon giymesi bile ailesi için kabul edilemez bir durum ve okula da dayıları ve anneannesinin desteği yardımı ile gönderilmiş. Jale, inancını, çelişkilerini, gelecek hayallerini şu sözlerle dile getiriyor:

“Ben iyi bir din eğitimi aldım. Siyer, fıkıh, tefsir… Aileden de öğrendiklerim var. Ama bir yerden sonra dindeki çelişkileri görmeye başladım, sorguladım. Ve dinlerin insan eliyle üretilmiş sosyolojik araç, silah olarak olduğunu düşünüyorum. Sanalda ve ailemin göremeyeceği yerde tesettürsüz dolaşıyorum. Bir insanın olmadığı biri gibi yaşaması çok zor. Ben bu zorluğa özgürlüğüme kavuşacağım diye katlanıyorum. Bazı günler ailem dışarıda olur ve ben evde tek başıma ders çalışırım. Bahçemizde bir hamak var. Hamağa uzanıp, saçlarımı salarım. Rüzgârın saçlarımı okşadığı her an kendimi özgür hissediyorum. O anların bitmemesi için her şeyi yaparım.  Şu an özgürlüğüm adına yapabildiğim şey; çantamda pantolon taşımak ve üniversiteyi kazanabilmek için ders çalışmak.”

Gülseren 23 yaşında, ailesi ortaokuldan sonra okula gitmesine izin vermemiş. Doğum yeri Van olan Gülseren, dokuz yaşından beri Kocaeli’nin Karamürsel ilçesinde yaşıyor. 15 yaşındayken ailesinin isteği ile kapanan Gülseren, ara ara ailesine saçlarını açmak istediğini söylese her seferinde “Kötü yola mı düşmek istiyorsun” sözüyle karşılaşmış. Gülseren, her yeni güne başladığında aynada başını örterken işkence yapılıyormuş gibi hissettiğini söylüyor, “çünkü ruhum başka görünüşüm başka” diyor.

Gülseren, boğulduğunu hissettiği bir ara annesi, babasını ve kendinden iki yaş küçük erkek kardeşini karşısına alarak hissettiği ruh halini anlatarak,  başörtüsünü çıkarmak istediğini söylemiş. Hakaret edilerek, ailenin adını kirletmekle suçlanmış. Ailesini ikna etme çabalarına ara vermeden devam etmiş. 19 Şubat’ta babasını karşısına alarak yine uzun uzun anlatmış.

Zorla yaptığı bir şeyin kimseye faydası olmadığını söylemiş; rızası olmasa da tamam demiş babası… Gülseren’in o günkü mutluluğu ve ardından yaşadığı hüznü şu satırlarda gizli:

“O gece sevinçten uyuyamadım. Düşünsenize sabah işe başımı örtmeden gidebilecektim. Bir rüyaydı sanki. Sabah kalktım güneş başka doğuyordu benim için hazırlandım işe gittim. Aynı iş yerinde çalıştığım annem beni görünce kötü yola düşütün diye bağırmaya başladı. Üç gün odaya kapattılar. Babam bu evden ya senin ya benim ölüm çıkar dedi. Hayatımın en mutlu anı ve mutsuz anını aynı gün yaşadım ben…”

 “Asla yalnız yürümeyeceksin” adlı internet sitesinde kendi gibi hikâyeleri okunca bir taraftan ilham alan Gülseren, diğer taraftan ise ailesinde bir şeyleri değiştiremeyince umutsuzluğa kapıldığını söylüyor ve eğitiminden, meslek seçimine, giyimine dek hep dayatmalarla karşı karşıya kaldığını dile getiriyor: 

“Aile, akraba, çevrenin yaşamamı istedikleri hayatın piyonuyum. Bu hayat benim değil. Okula devam edip hostes olabilirdim. Ya da kendimi nasıl mutlu hissediyorsam öyle giyinebilirdim. Şimdi her gün istemediğim bir hayata uyanıyorum. Bu baskıcı zihniyet bana bir hayat borçlu.”


© Ahval Türkçe