Kanal Faciası’nın referandumu olmaz

Kanal Faciası için referandum ahlâken ve siyaseten yanlış, kanunî ve idarî anlamda da sakattır.

Ne zaman çevreye zarar verme olasılığı arz eden bir proje hâsıl olsa bir kısım çevreci akıl almaz bir özgüvenle referandum talebinde bulunur. Allahtan, aşağıda izah edeceğim gibi, kanun ve idarî teamül buna izin vermez ve çağrılar hep akim kalır.

Bu sefer referandumu İBB diline doladı. Neyse ki geçen Cuma yapılan Kanal Çalıştayı’nda Ekrem İmamoğlu konuşmasında ilk defa referandumdan bahsetmedi. Umalım ki bunun anlamsızlığı ve imkânsızlığı kendisine anlatılmış olsun.

Her şeyden önce referandum, çevresel konularda ahlâken yanlıştır. Çevre yıkımından insan kadar etkilenecek olan hayvan ve nebatın “evet-hayır” deme olanağı yoktur. Kararı daima ve diğer canlıların hilâfına, dünyanın en şerefsiz mahlûku olmasına rağmen kendisine en şerefli (eşref-i mahlûkat) pâyesini yakıştırmış olan insan verir.

Kanal Faciası gibi çevresel anlamda geri dönüşü olmayan işlerde referanduma gitmek intihar etmekle eşdeğerdir. Ezkaza “evet” çıksa geri dönüşü olmayan bir facia meşrulaşacaktır. Saçmalığa bakar mısınız? Kanal’a karşı çıkanların öne sürdükleri tüm meşru politik, ekonomik, sosyal, diplomatik gerekçelerden geri dönüş mümkündür. Kanal yapılsa da bu sorunlar bir şekilde çözülür ama çevresel facianın geri dönüşü yoktur.

Referandum siyaseten de yanlıştır. Referandumla umumiyetle kamu otoritesi tarafından daha önce alınmış bir kararın halk tarafından teyidi amaçlanır. Genel itibariyle gayridemokratik bir danışma mekanizmasıdır. Amaç, kurnazca sorulan soru ve oy çoğunluğu vasıtasıyla seçmenden sözümona demokratik bir onay alarak bildiğini okumaktır. Kaldı ki seçmenin ekseriyeti sorulan soru zemininde değil, rejime taraftar veya karşı olma hâli üzerinden evet veya hayır der.

Türkiye’de medyanın yok edilmesi, bilgilenme hakkının ayaklar altına alınmasıyla sonuçlandı. Halk hangi basın organından doğru bilgiye erişecek de Kanala evet veya hayır diyebilecek? Geçenlerde yapılan bir kamuoyu araştırması halkın yüzde 48’inin Kanaldan tamamen bîhaber olduğunu söylüyordu. Üstüne üstlük, okuduğunu anlamaktan âciz, kendini ifade etme özürlü bir kara kalabalık, telâfisi olmayan bir projeyi oylayacak, öyle mi?

Kanal İstanbul’un ahalinin bir kısmınca yeni bir televizyon kanalı sanılması şaşırtıcı değil. Ya da Cemal Saydam’ın İBB çalıştayında önerdiği gibi Kanal ancak, referandum sorusu zülf-i yâre dokunacak şekilde sorulursa belki reddedilebilir. Saydam, Marmara’da birikecek hidrojen sülfürün Türkün erkekliğini olumsuz etkileyecek olmasını soruya dâhil ederseniz ancak red alabilirsiniz dediydi! 

Esasen, referandum, Kanal dayatmasının reddiyle sonuçlansa da bu çeşit bir oylama demokratik, katılımcı siyasetin dili ve yöntemi olamaz. “Sandıktan sandığa demokrasi” kültüründe “ara sandık” niteliğinde olan referandum siyasî katılım alanını açan değil daraltan, bu ölçüde de demokratik talepleri karşılamada son derece yetersiz bir araçtır. Bir bakıma siyasetin sıfır noktasıdır.

 Oysa bir oylamanın özü, neyin oylandığının oy veren tarafından bilinmesidir. Gelgelelim kitle demokrasisinde seçmen, yasalar, yönetmelikler ve genel işleyişle ilgili son derece kısıtlı bilgiye sahiptir. Demokrasi zaafı veya açığı (democratic deficit) kavramının özü tam da budur ve bu, bütün demokratik ülkeler için geçerlidir. Toplum hayatının çetrefilliği ve teknolojinin hükümranlığı gelişmiş demokrasileri teknokrasi imparatorlukları hâline getirmiştir. Oluşan bilgi hegemonyasını dengelemenin bugüne dek bulunan en katılımcı, etkin ve demokratik yolu ise Etki Analizi’dir.  

Etki Analizi, kamu otoriteleri tarafından kamusal alanda gerçekleştirilmesi düşünülen veya özel teşebbüs olup kamusal alana etkisi olabilecek herhangi bir projenin karar ve uygulamasından önce olumlu ve olumsuz muhtemel her çeşit etkisinin incelenmesi, bulguların kamuyla paylaşılması ve karar alıcılara ulaştırılması demektir.

Gelişmiş demokrasilerde kamusal alanı ilgilendiren projelerle ilgili hukukî ve teknik kararlar Düzenleyici Etki Analizi  (Regulatory Impact Analysis) olarak adlandırılan çalışma sonrasında alınıyor. İllâki oylanacaksa bu, bilinçli, ihtiyatlı oylama (deliberative polling) yoluyla cereyan ediyor.

Kırkbeş yıl önce ABD’de yaratılan Etki Analizi 1990’larda Avrupa tarafından da benimsendi. Türkiye’de ise pek bilinen, kullanılan, değer verilen bir araç değil. Kamuoyunun etki analizi konusunda işittiği tek araç ÇET! Yani doğrusuyla Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporları. Rejimin bu mekanizmaya nasıl baktığını, engellemek için ne dolaplar çevirdiğini ve projeleri ÇED’siz geçirmek için ne kurnazlıklara başvurduğunu iyi biliyoruz.

Kaldı ki Kanal gibi baştan aşağıya yanlış bir proje için gereken, ÇED’den daha kapsamlı bir değerlendirme olan ve Türkiye’de hiç kullanılmayan (SED) Stratejik Etki Değerlendirme’dir. Bu aracı Sosyal Etki Değerlendirme ile karıştırmamak gerekir. Kısa bir tanım için İngilizce kaynak şudur.

SED AB’nin çevre müktesebatına Stratejik Çevresel Değerlendirme (SÇD) olarak girdi, bugün itibariyle bütün üye ülkelerde uygulanır hâlde. Müktesebatın Çevre Faslını sözümona müzakere eden Türkiye 8 Nisan 2017’de Stratejik Çevresel Değerlendirme Yönetmeliği yayınladı. Ancak imar planları yönetmelik kapsamı dışında bırakıldı.  

SED veya SÇD çevresel etkinin de ötesinde toplumsal, iktisadî, coğrafî, siyasî, jeolojik, hidrolik, sismik, bitkisel, denizsel ve karasal etkileri hem sınır içi hem sınır ötesi boyutta ele alır. Misâlen Fransa ile Britanya arasında inşa edilen yeraltı tüneli Channel Tunnel için onbinlerce sayfalık SED hazırlanmıştı. Bilâhare her iki ülkenin ilgili bölgelerinde uzun uzadıya tartışılmıştı.   

Gelelim son olarak işin kanunî, idarî boyutuna. Her ne kadar kanun Kanal gibi belli bir bölgeyi ilgilendiren konuda halk oylamasına gidilmesinin önünde âmir bir engel oluşturmasa da Türkiye’nin idarî geleneğinde böyle bir uygulama yok. Aşırı merkeziyetçi Türkiye’de yerel yoklama diye bir âdet bulunmaz.

Diğer taraftan, referandum yapmak için TBMM kararı gerekir. AKP-MHP koalisyonu sultasındaki bu meclisten referandum kararı çıktı varsayalım, oylama bütün Türkiye’de ve YSK denetiminde yapılır. Kars’taki vatandaş da oy kullanır, Adana’daki de. Eğer referandum isteyenler bu yasal yol dışında İstanbul’a mahsus enformel bir yoklama düşünüyorlarsa bunun organizasyonu kolay olmayacağı gibi, çıkacak sonuç da bağlayıcı olmaz. Kaldı ki merkezî yönetimin yerel temsilcisi, yani İstanbul Valisi isterse bu yoklamayı yasaklar.

Dolayısıyla kafa karıştırmaktan, rüya görmekten ve referandumla vakit kaybetmekten vazgeçelim. İstanbul’da oluşan karşı dinamiği İBB öncülüğünde yerel ve sınır ötesi bir koalisyona dönüştürmek için çalışalım. Zira bu ceberut rejime geri adım attırmak için yerel muhalefet kâfi gelmez. Bu amaçla Kanal Faciasından İstanbul ve mücavir alanlar kadar zarar görecek Karadeniz ve Ege’deki komşuları da kapsayacak bir enformel platforma ihtiyaç var.

Bu çerçevede yapılacak âcil iş 1600 sayfalık deli saçması ÇED’i İngilizceye çevirecek bir çevirmen havuzunun İBB tarafından oluşturulması ve çevirinin İBB tarafından hızla yayımlanıp dünyaya dağıtılması olmalı. Buna koşut olarak İBB, Çalıştay’a davet ettiği bilim insanları dâhil tüm bilim ve bilgiyi harekete geçirmek üzere bir karşı-ÇED ve daha doğrusu bir SED/SÇD hazırlatmalı. İki dilde hazırlanacak bu değerlendirme iktidarı zaptetmiş olan cühelaya cümle âlem önünde usturuplu bir cevap olacağı gibi Kanal’ın neden yapılmaması gerektiği konusunda ortaklaşacak uluslararası aklın dayanağı olacaktır.  

Son olarak ve yeri gelmişken şunu hatırlatmadan bitiremeyeceğim: Benzer bir felâket yine bu topraklarda olan Hasankeyf’te maalesef zorla yaşatıldı, bütün olumsuz görüşlere rağmen rejim inatla 12.000 yıllık Hasankeyf’i yok etti. Bugün Kanal için gösterilen haklı hassasiyet Hasankeyf için gösterilemedi. Unutmayalım…


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.