Eser Karakaş
Ağu 25 2019

İdari vesayet (Anayasa 127) kavramının yanlışlığı

Şöyle başlayayım: Bir anayasal kavram olan idari vesayet kavramının yanlışlığı meselesi bir siyasi konu değil, hukuki ya da daha doğru ifadesiyle “hukuk ve ekonomi” yanlışıdır.

31 Mart seçimlerinde -daha beş ay olmadı- seçimle ve çok yüksek oy oranlarıyla seçilen Diyarbakır, Mardin ve Van büyükşehir belediye başkanları görevlerinden alındılar; merkezin bu tasarrufunun hukuken ve ekonomik olarak anlamsızlığını göstermeye çalışmadan önce bu tasarrufun pozitif hukuka aykırılığına da vurgu yapmak gerekiyor.

Merkez bu tasarrufu gerçekleştirmeden önce mesela Diyarbakır Valisi daha 1 Nisan günü, seçimlerden bir gün sonra, merkeze yazdığı bir yazıyla Diyarbakır’a kayyım atanmasını talep etmiş; bu yazı muhtemelen belirli bir gizlilik derecesi taşıyordu ama şimdi çarşaf gibi basında, demek ki AKP bürokraside de artık iktidarı kaybediyor.

Anayasanın 127. Maddesi şu ifadeyi kullanıyor: “…görevleri ile ilgili bir suç sebebi ile hakkında soruşturma veya kovuşturma açılan mahalli idare organları veya bu organların üyelerini İçişleri Bakanı geçici bir tedbir olarak kesin hükme kadar uzaklaştırabilir.”

Oysa Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı, 31 Mart seçimlerine YSK’nin onayı ile katılmış bir siyasetçidir ve böylece 1 Nisan yazısı durumu trajikomik hale getirmektedir. 

Bu koşullarda idare mahkemeleri hemen yürütmeyi durdurma kararı verme durumundadırlar; unutmayalım Danıştay (Şura-yı Devlet) 1868 tarihinde kurulmuş çok köklü bir kuruluştur ve tarihinin hakkını vermek zorundadır.

Pozitif hukuku bir kenara bırakalım ve gelelim Anayasa 127. Maddesi’nde ifadesini bulan idari vesayet kavramının teorik anlamsızlığı konusuna; analize ya da tartışmaya devlet kavramından başlamak şart.

Devlet demek kamu hizmeti üretmek demektir; devletin tüm fonksiyonları bu başlık altına girmek zorundadır, devletin bir tasarrufu iyi tanımlanmış kamu hizmeti değil ise o tasarruf yasal olabilir ama meşru değildir.

Kamu hizmeti ise en azından iki başlık altında incelenmelidir: Merkezi (Ankara) kamu hizmeti ve mahalli (yerel, mesela Diyarbakır, mesela Edirne) kamu hizmeti.

Bu arada hizmetin gereği olarak ara kategoriler de ihdas edilebilir, bölge valilikleri, bölge yönetimleri gibi (Anayasa, Madde 126, son paragraf); anayasa bu kategoriyi merkezi teşkilat olarak tanımlıyor ama teoride böyle bir mecburiyet yok.

Merkezi kamu hizmeti ve yerel kamu hizmeti dışında bölgesel kamu hizmet birimleri, mikro yerel kamu hizmetleri de tanımlanabilir; ulusal sınırları aşan küresel, yarı küresel kamu hizmetleri (global public goods) için de Avrupa Birliği, NATO, Interpol, Dünya Sağlık Örgütü, Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumlar kurulmuştur.

Biz ise idari vesayet kavramı tartışmalarında analizi basitleştirmek için iki tür kamu hizmet türü ile yetineceğiz, merkezi (Ankara) ve yerel (belediyeler) kamu hizmetleri.

Devlet kamu hizmeti üretimi demek olduğuna göre devlet merkezi kamu hizmeti ve yerel kamu hizmetini üreten birimlerinin toplamından (derneşik hali) oluşur; merkez (Ankara) artı yerel (belediyeler) devleti verirler.

Kamu hizmetleri arasında norm, önem hiyerarşisi tanımlamak da çok yanlıştır, kimse mesela hariciye kamu hizmetinin (merkez) itfaiye kamu hizmetinden (yerel) daha önemli olduğunu iddia edemez, bir yangın durumunda ne demek istediğim daha iyi anlaşılabilir.

Merkez ve yerel devleti tanımlarken tamamlayıcı fonksiyonları yerine getiriyorlarsa, aralarında hiyerarşi tanımlanamaz, merkezi kamu hizmeti otoritesinin yerel kamu hizmeti otoritesi üzerinde idari vesayet yetkisi kullanmasının da teoride, hukukta yeri olamaz, bu tür bir idari vesayet arayışı sadece siyasi bir tahakküm kurma amacı ile açıklanabilir.

Tamamlayıcılık ilişkisinde bileşenler arasında hiyerarşi olamaz; aile hukukunda anne ve baba tamamlayıcı unsurlardır, bu nedenle de senelerce bizim aile hukukumuzda da ifadesini bulan “erkek aile reisidir” ifadesi yanlıştır, erkek ile kadın arasında tamamlayıcılık ilişkisi vardır, hiyerarşi (riyaset) kaldırmaz.

Allah’tan AB sürecinde bu kavramsal yanlıştan da kurutulmuş olduk.

Merkezi kamu hizmeti olmadan yerel kamu hizmeti, yerel kamu hizmeti olmaksızın da merkezi kamu hizmeti yetersizdir, tutarsızdır, dolayısıyla merkez ve yerel arasında idari vesayet adını alan hiyerarşi de anlamsızdır, tutarsızdır.

Anayasa suç işleyen yerel seçilmiş organların, herkes suç işleyebilir, geçici olarak görevden uzaklaştırılmasını İçişleri Bakanının yetkisine bırakmıştır; Anayasa Madde 127’de bu yetki idari vesayet kavramı ile beraber iki farklı paragrafta tanımlanmıştır.

Yaşadığımız olaylar bu idari vesayet yetkisi kullanımının (geçici de olsa işten el çektirme) toplumsal barışa hizmet etmediği, seçmen tercihlerini asla etkilemediği hatta daha da sertleştirdiğini ortaya koymaktadır; bu çerçeve, evrensel hukuk ilkeleri çerçevesinde suç işleyen bir yerel organın görevden el çektirilebilmesi için farklı bir mekanizmanın geliştirilmesi gereğini ortaya koymaktadır.

Bu yetki hukuken ve teorik olarak anlamsız idari vesayet kavramı çerçevesinde değil çok daha katılımcı ve doğrudan yerel seçilmişlerin oluşturacağı bir kurumsal yapı içinde kullanılabilir; aklıma ilk gelen her ilin belediye encümenleri bünyesinden çıkacak bir ulusal organın oluşturulması, idari vesayet kapsamı dışında bir sistemin anayasal düzeyde tanımlanmasıdır ama üzerinde çok çalışılması gerekmektedir.

“Seçilmiş yerel organlar suç işlemez, cezalandırılamaz, görevden alınamaz” mantığının doğru olmadığı çok açıktır, önemli olan bir objektif suça dayalı görevden alma durumunun idari vesayet kapsamı dışında bir çözüme kavuşturulmasıdır.

Türkiye’de çok şey, çözüm gerektiren sorunlara önerilen çözüm yöntemleri bana hep o ünlü Bektaşi fıkrasını hatırlatmaktadır; Bektaşi’nin önüne iki farklı şarap getirilir, hangisinin daha iyi olduğu sorulur, birincisini tadan Bektaşi ikincisinin daha iyi olduğunu söyler, kendisine daha onu tatmadın ama dendiğinde de “birincisinden kötüsü olamaz” yanıtını verir.

Anayasa 127’de ifadesini bulan belediye seçilmiş organlarının, belediye başkanları, encümen ve belediye meclisi üyeleri, görevden alınma düzenlemeleri de bu fıkraya benzemektedir; popülizm yapmaya gerek yoktur, belediye başkanları yani seçilmişler görevden alınamazlar diye bir kural olamaz ama görevden alma evrensel hukuka uygun neden ve koşullarla çok daha temsili ve meşru bir otorite tarafından gerçekleştirilmelidir, bu otorite de İçişleri bakanları olamaz.

Benzer bir sorun milletvekilliklerinin düşürülmesi için de mevcuttur, bir milletvekili bu görevi sürdürmesini olanaksız kılan suçlar işleyebilir ama müeyyide çok daha meşru ve temsili organlar tarafından, nitelikli çoğunlukla alınacak kararlara dayanmalıdır.

Hem belediye organları hem de milletvekilleri için ise ifade özgürlüğü temelli, kürsüde ya da dışarıda, hiçbir açıklama, davranış için, mesela taziye çadırlarını ziyaret, görevden alma kararı verilemez, kimse bu kararı meşru göremez.

Ancak, 70’li yıllarda, şimdi isimlerini ve partilerini belirtmek istemiyorum, milletvekillerinin Avrupa’da eroin ticaretine girdiği yerel polis, İnterpol tarafından saptanmış idi; şahsen, bir uyuşturucu kaçakçısının, İnterpol ve yargı kararı (yabancı ülke) ile kesinleşen durum ortada iken, Türkiye’de yasama yetkisini kullanması, yasalar için parmak kaldırması, komisyonlarda görev yapması kabul edilebilecek bir şey değildir. 

Gelelim son kez maalesef çok tartışmadığımız Anayasanın 127. Maddesi’ne; bu maddeye evrensel hukuka uygun alternatifler üretmeden kayyım meselesinin de tartışılması maalesef bir ölçüde havada kalmaktadır.

Söz konusu Anayasa maddesinin 4. Paragrafı mutlaka çok etraflı bir tartışma ortamına sokulmalı ve yapılabilir alternatifler getirilmelidir; yukarıda da belirttiğim gibi mahalli idarelerin seçilmiş organlarının İçişleri Bakanının kararı ile görevden geçici dahi olsa, kesin hükme kadar da olsa, uzaklaştırılabilmesi düşünülebilecek alternatiflerin en kötüsüdür ama necip ülkemizde, nedendir bilinmez, siyasi tartışmalar daima hukuk tartışmalarının önünde olduğu için, bu mevcut statüye alternatif gündeme gelememektedir.

127. Madde’nin beşinci paragrafı ise yine yukarıda tartıştığımız idari vesayet kavramını anayasal bir kurum/ilke haline getirmektedir; idari vesayet kavramını da zaten mahalli gelirler üzerinde merkezin katı vesayetini tartışmadan ele almak mümkün değildir.

Anayasanın 73. Maddesi, başka yanlış konular dışında, verginin yasallığını çok doğru olarak tanımlamaktadır ama bu çok doğru, demokrasinin özü olan ilkeyi Anayasanın 7. Maddesi ile birlikte ele aldığınızda sistemin idari vesayeti zaten mahalli gelirler üzerinden çok ustaca kurmuş olduğunu görüyorsunuz; İçişleri Bakanının belediyelerin organlarını görevden alma yetkisi bile bu mali vesayet yanında ikinci planda kalabilmektedir.

Yazıyı noktalamadan bir düşüncemi de aktarmak istiyorum; 82 Anayasası’nın (Prof. Dr. Orhan Aldıkaçtı Anayasası) ideolojik çerçevesine zerre kadar katılmamakla birlikte bu çok sevimsiz ideolojik çerçevenin, maddelere daha yakından birbirleriyle ilişkisi açısından baktığınızda,  anayasa hukuku tekniği açısından çok tutarlı, ustaca oluşturulduğunu görüyorsunuz.

Örnek: 127. Maddede ifadesini bulan idari vesayet ile 7. Madde ilişkisi.

Unutmayalım, baskıcı rejimlerin de, isterseniz illiberal demokrasiler diyelim, yasa teknolojileri vardır ve bu yasa teknolojilerin de ustalıkları vardır; Aldıkaçtı Anayasası biraz bu illiberal yasa teknolojisi ustalığı gibi duruyor.

AKP bugün kendisi tek başına yeni bir anayasa yapsa bu ustalığı (illiberal kurumsal yapılarda tutarlılık) tutturabileceği kanısında değilim.

Ben oturup tek başıma Kenan Evren ideolojisiyle bir anayasa yazsam her yerde kullandığım “Türkiye devleti” ifadesini 66. Madde’de (vatandaşlık maddesi) “Türk devleti” diye değiştirmeyi akıl edemezdim doğrusu.


 © Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.