Nurcan Baysal
Ağu 19 2019

Yaşanan irademizin gaspıdır!

11 Eylül 2016, bir arife günüydü.  Arife gününe uyanan Kürtler iki il ve 25 ilçe belediyelerine kayyım atandığını öğrenmişlerdi. Kayyımların atanması ile belediyelere gelen özel harekâtçılar ve polisler belediye binalarını barikat ve TOMAlarla çevirdikten sonra, binalara dev Türk bayrakları asmışlardı. Bayrağı asarak gaspın üstünü örtüp, Kürt sorununu çözdüklerini düşünüyorlardı muhtemelen.

Hatırladığım kadarıyla, kayyım Diyarbakır Sur Belediyesine 10 TOMA, 10 akrep ve 10 otobüs çevik kuvvet polisiyle gelmişti. Sur belediyesi önünde sivil toplum örgütleri ve belediye çalışanlarının kayyımı protesto için yapmaya çalıştığı basın açıklamasına izin verilmemişti. Basın açıklamasına müdahale eden emniyet müdür yardımcısı, iradelerine sahip çıkmaya çalışan Diyarbakır halkına polis devleti olmanın dayanılmaz hafifliği ile  “biz halkız” diye bağırıyordu. 

O sırada Sur belediyesinin önündeki bir gencin çığlığı tüm yaşananları özetliyordu: “İşgal altındayız!”

Sonraki üç yılda neler olmadı ki…  Kayyımlar Kürt kültür ve tarihine ilişkin semboller ve anıtları yıkmakla başladılar göreve. Sonra sıra cadde ve sokaklarımızın isimlerini değiştirmeye geldi. Parklarımıza kadar kentimizdeki Kürtçe isimler değiştirildi. Kadın merkezleri kapatıldı, kültür merkezleri kapatıldı, kentimize dair övündüğümüz ne varsa birkaç ay içerisinde ya kapatıldı ya talan edildi, yandaşlara peşkeş çekildi. Parklar da dâhil kentin birçok yeri polis barikatlarıyla çevrildi. Hayatımızın her anlamda göbeğindeydi kayyım. Kayyım sadece belediyelerimize değil hayatlarımıza atanmıştı.

Kayyım atamalarını kolaylaştırmak için o dönem belediye başkanlarını ipe sapa gelmez suçlarla cezaevlerine koydular. Gültan Kışanak, Fırat Anlı, Bekir Kaya ve cezaevinde bulunan birçok belediye başkanlarının dosyalarını detaylı olarak yazmıştım daha önce. Kısaca hatırlatayım: Temelde neydi suçlandıkları konular? “Terörü finanse etmek ve belediye imkânlarını teröristlere kullandırmak”. Bu üç yılda, bu iddiaların hiçbiri kanıtlanmadı. Gültan Kışanak ve Fırat Anlı’nın dosyalarında belediye faaliyetleri ile ilgili tek suçlama 11 YPG’linin cenazesine, cenaze aracı yolladıkları suçlaması idi. Oysa cenaze aracı belediye kanunuyla belirlenmiş ve belediyeye verilmiş bir sorumluluk. Yani kanunlara göre belediye bir cenazeye cenaze aracı yollarsa değil, yollamazsa suçtur! Dosyalarındaki diğer suçlamalar ise tamamen ifade özgürlüğüne ilişkin suçlamalardı.  Bekir Kaya’nın dosyası da bundan farklı değil, detayları için daha önce Ahval’e yazdığım “Bir Büyükşehir Belediye Başkanı Nasıl Zindana Atılır?  Bekir Kaya Örneği” yazıma bakabilirsiniz. Üfleme iddianamelerle oluşturulmuş dosyalardan biriydi o da. Şimdi yine aynı gerekçelerle belediye başkanları için yeni dosyalar oluşturuyorlar. 

Kısacası devlet “terörü finanse ediyorlar” gerekçesi ile ilk kayyım atamalarını yaptı, kanıtlayamadı ve şimdi daha ilk gaspın gerekçeleri kanıtlanmadan, tek bir kanıt sunulmadan bu üç yıl içinde, şimdi aynı gerekçeler ile tekrar belediyeler gasp ediliyor.

Oysa kayyımların iki buçuk yılda yaptıklarını ise biz videolarla gözlerimizle gördük, altın varaklı banyolar, klozetler, milyarlar değerindeki koltuk takımları, milyarları bulan çerez faturaları… 

Belediye başkanlarımız kanıtlanamaz iddialarla yıllarını cezaevinde çürütürken, yerlerine kayyım atanırken, halkın vergilerini altın varaklı klozetlere harcayanlar ise tekrar bu halkın iradesini yok sayıyorlar.

Yazıyı yazarken sosyal medyada önüme üç yıl önceninkine benzer görüntüler düşüyor. Polis barikatları ile çevrilmiş belediyem. Kendi belediyeme o iki buçuk yıl boyunca birçok Diyarbakırlı gibi ben de adım atmamıştım, ta ki tekrar seçim olup irademizle Selçuk Mızraklı’yı seçene kadar. Bu barikatları koyanlar acaba polis barikatları ile çevrelenen belediyemizin görüntüsünün bizim için anlamını biliyor mu? O barikatları belediye ile halk arasına değil; Kürtlerle bu ülkenin arasına örüyorlar. Çok acı. 

Belediyelerimiz üç yıl sonra tekrar gasp edilmiştir. Gasp nedir? Bir malı sahibinin izni ve haberi olmadan zorla almaktır. Belediyemiz, bizlerin, Diyarbakır, Van, Mardin halkının izni olmadan zorla elimizden alınmıştır. Yani yasalar çiğnenmiştir, hakkımıza el konulmuştur. 

Önceki yıl HDP ve DBP’li yöneticilerin olduğu 12 kişi hakkında “örgüt üyeliği” ve “örgüt propagandası” yaptıkları suçlamasıyla yargılanan sanıkların iddianamesinde, unutulan polis fezlekesinde polislerden biri şunu demişti: “Terör finansmanı filan üfleriz  abi.” Gerçekleri söyleyemedikleri için üflemeye devam ediyorlar maalesef.

Yine de umutsuz değilim. Bu kötülüğe, hak gaspına, yok saymaya karşı durmaya devam edeceğiz. Ama hani kayda geçsin istedim, bir Kürt olarak bu ülkeye hakkım helal değil!


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir. 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.