Muharrem Erbey
Ara 26 2017

Kürtlerin kelepçeyle imtihanında kaybeden hep devlet oldu

 

Diyarbakır- Tarihi fotoğraflarda Kürt Şeyh Sait’i, Seyit Rıza’yı, 49’lar olayında Kürt aydınları, 1980’de muhalif Kürtleri, 1992’de Kürt Milletvekillerini küçük düşürmek için ellerini kelepçeleyerek fotoğrafladılar. Bizlere aciz içinde güçsüz göstermeye çalıştılar.  

Yakın tarihimizde ise hafızalarımızda yer edinen Kürt Siyaseti’nin önemli isimlerinin sabahın çok erken saatlerinde Diyarbakır Adliyesinin bahçesinde sıraya dizerek çekilen fotoğraf, 24 Aralık 2009’da yani bundan dokuz yıl önce çekilmişti. O karede ben de vardım. Hiç unutmam bir önceki gece sabaha karşı evlerimiz basılmış, yoğun aramalar yapılmıştı. 

Benim evimde, İnsan Hakları Derneği’nin tüm odalarında, büromda ve arabamda usulsüz aramalar yapılmış, avukatlara telefon açmam engellenmiş, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nde bir gece tutulup sabah erkenden Adliyeye getirilip sıraya dizilerek bekletmişlerdi. 

 

kelepçeli gözaltı

 

Biz neden diye sağa sola bakışırken hatırladığım kadarıyla Anadolu Ajansı’na çalışan gazeteciler ellerinde makineler koşuşturarak gelmiş ve deklanşörlere defalarca basmışlardı. 

Bizler ellerimizde soğuk metal ve plastik kelepçelerle tek sıra halinde beklerken bir mizansenin parçası olduğumuzu sonradan farkına vardık. 

Gazeteciler bizleri adliyeye girene dek çekmişlerdi. O gece sabaha dek adliyede absürt sorularla güya ifadelerimiz alındı tutuklamaya sevk edilip Diyarbakır D Tipi cezaevine gönderildik.

Bana savcının sorduğu ilk soru ilginçti. Kapıdan avukatım ile savcının odasına girer girmez, ‘‘ Ooo 2011’in milletvekili adayı Muharrem Erbey demek ki sensin?’’ demesiyle avukat arkadaşıma baktım. ‘‘Ne alakası var savcı bey?’’ dedim. 

İkinci sorusu da bana yönelik, ‘‘Sık sık Diyarbakır Büyükşehir Belediyesine gidiyormuşsun doğru mu?’’ şeklindeydi. Şaka sandım önce. ‘‘Ne, anlamadım?’’ dedim. Savcı soruyu yineleyince şaka olmadığını anladım. 

Belediye Başkanı Osman Baydemir’in danışmanı olmam hasebiyle gidip geldiğimi söyledim. Savcı, ‘‘Peki para alıyor musun?’’ diye sordu. Ben de, ‘‘Diğer bütün Büyükşehir Belediye Başkan danışmanlarının ücret aldığı gibi ben de resmi danışmanım ve ücret alıyorum,’’ karşılığını verdim.

Bizleri tutuklayan ve beş yıl boyunca hukuksuzca yargılayan Cemaate bağlı savcı ve hakimlerin’de daha sonra tutuklanması, ceza alması kaderimizi değiştirmedi. 

Söz konusu Kürtler olunca yargıdaki bulunan insanın siyasi görüşü fark etmiyor. Türkiye’deki merkez sağ/sol tüm siyaset kurumlarının ayrışmaları, kavgaları, Kürtler söz konusu olunca bir anda son buluyor. 

Gücü elinde bulunduranların zehirlenmeden kendine gelmediği iktidar sarhoşluğu haline hep aşinayız. Ama bu pratikten sonuç alamayanlar buna aşina değiller.

Yargılama sırasında tutuklu olan siyasetçiler, sadece siyaset yaptıklarını, siyasi parti faaliyetlerinden dolayı yargılandıklarını ısrarla ileri sürdüler. 

Ben İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi Başkanı ve Genel Başkan yardımcısı sıfatıyla yaptığım konuşma, açıklama, rapor vb.. sivil çalışmalardan dolayı dört buçuk yıl tutuklu yargılanıp 6 yıl 3 ay ceza aldım. 

Diyarbakır 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 2010 yılından bu yana görülen KCK ana davası 28 Mart 2017’de ağır cezalarla sona erdi. 107 sanık, çeşitli oranlarda hapis cezasına çarptırıldı.

Yaklaşık 7 yıl süren ve 850 klasörden oluşan ana KCK dosyası kapsamında yargılanan 191 sanıktan, 8'i HDP'li milletvekili 37'sinin dosyası daha önce ayrılmıştı. 

Yargılaması yapılan 154 sanıktan 107 sanık hakkında çeşitli oranlarda hapis cezası, 43 sanık hakkında ise beraat kararı verilmişti. KCK Ana Davası’nın dosyası Haziran 2017’de Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi’ne gönderildi. Akıbeti hala bilinmiyor. Israrla siyaset yaptık diyenlerin sesini duyan olmadı.

Hukuksuzluk ile mücadele etmek yerine hukuksuzluğu afişe etmek kaybettirir. Daha sonraları Cemaate ait savcı ve hakimlerin gözaltına alındı. 

Gazeteciler beni aradı. Bize yapılan kelepçeli muamelenin onlara reva görülmesini isteyip istemediğimizi sordular. Hepsine hayır dedim. Bize hukuk uygulanmadı ama onlara uygulansın. Yoksa onlardan bir farkımız kalmaz.

Bu arada Yargıtay 16. Ceza Dairesi, 21 Haziran 2017’de Van’daki KCK adı altında açılan ana davanın kararını bozdu. 

Yargıtay, davada “suç” sayılan, taziye ziyaretleri, Newroz, Kürt dil bayramı, 8 Mart, Anayasa referandumunu boykot mitingleri gibi eylemlerde yapılan konuşmaların suç sayılmasının kanuna aykırı olduğunu vurguladı. 

Sanık avukatlarının davadaki hukuksuzluklar nedeniyle mütalaa vermemesine dair yaptıkları itirazı değerlendiren Yargıtay, savcının mütalaasına karşı avukatlara savunma şansı verilmeyerek savunma hakkının ihlal edildiğini ifade etti. 

Yargıtay kararında ayrıca, sanıklara verilen cezanın üst sınırdan verildiğini ve neredeyse dosyanın tamamını oluşturan eylem ve etkinliklerinin birçoğunun siyasi parti faaliyeti olduğunu vurgulayarak, dosyayı yerel mahkemeye geri gönderdi. Yargılamanın sonucunu merakla herkes bekliyor.

Yargılamanın her alanı eksik gediklerle dolu. Adil yargılamaya hasret kaldık desek yeridir. Bilin bakalım AİHM’de adil yargılanma hakkını en fazla ihlal eden ülke hangisidir? 

Tabi ki Türkiye. Son verilere göre, davaların yüzde 88’inde hak ihlali kararı verdi. 15 Temmuz sonrası ise yaklaşık 25 bin başvuru sonuçlanmadı hala.

AİHM, İnsan Hakları Derneği (İHD) Adana şubesi yöneticilerinin 2009’daki başvurusunu Aralık 2017’de sonuçlandırıp Türkiye’yi hak ihlali ile cezalandırdı. 

Adana’da basın açıklamaları nedeniyle Adana Valiliğinin getirdiği eylem ve etkinlik yasağı gerekçe gösterilerek, üç kişiye, katıldıkları her basın açıklaması için ayrı ayrı 143’er lira idari para cezası kesilmiş, hükümet AİHM’e verdiği savunmada, “para cezalarının çok hafif olduğunu,” ileri sürmüş, mahkeme, “Barışçıl gösteri hakkı, demokratik toplumun temel taşıdır” vurgusu yaparak Türkiye’yi bir kez daha mahkum edildi.

Türkiye’nin kangren haline gelen temel sorunlarını yargı eliyle çözmekten vazgeçmeyeceği bunu uzun süre devam edeceği anlaşılıyor. 

Bundan dolayı da hem içeride hem de dışarıda hep kaybediyor. Çünkü Cumhuriyetin kurulduğu yıllardan beridir egemen siyasal iktidar, öteki olarak gördüğü kesimleri yargı eliyle elimine etme, dizayn etmeye çalışıyor. 

Kelepçelediği siyasetçilerin konuşmasına izin verdiğinde, farklılıklarıyla kimlikleriyle kendilerini ifade ettiğinde çok şey farklı olacaktır.

Türkiye yeni yılla yeni yol ayrımlarına girmiştir. Ünlü bir işadamı 50 yaşındayım ama hiç bir dönem bu kadar ayrışma, kutuplaşma görmedim,’ dedi. 

Türkiye’de Kürtler siyaset yaptığından, insan hakları savunucuları basın açıklaması yaptığından, gazetecileri haber yaptığından, akademisyenler özgür dimağlar istediğinden dolayı cezalandırılıyor, tutuklanıyorsa, yolsuzluk, yoksulluk, eşitsizlik, adaletsizlik ayyuka çıktığı halde bunlar görmezden geliniyor, konuşup dillendirenler tutuklanıyorsa ve kimsenin güvencesi kalmamışsa bunu yeniden düşünmek gerekir.

Herkes mutsuz, patlamaya hazır, yoksul, gergin, gelecek kaygısıyla belirsizce bekliyor. Diyarbakır sokaklarında gördüğüm herkes belki bilirim diye bana soruyor, ‘‘Ne olacak?’’ diye. Ben de ‘‘Bilmiyorum’’ diyorum. 

Sonra ‘‘Nereye kadar gidecek bu hal?’’ diye soruyor şaşkın gözlerle. Cevap olamıyorum. Korku ikliminin dağılmasını bekliyor herkes. Patlamaya hazır bir toplumun var olduğunu görmek lazım. 

Hiçbir şey birden olmuyor. İnsanların göğsünde görünmeyen tabelada ‘beni önemse’ yazılıdır. Büyük idareciler bu yazıyı görebilenlerdir. KCK Ana Davasıyla toplanan siyasetçilerin bir kısmı 2014’de bırakıldı. 

Daha sonra Barış süreci başladı ama Suruç’taki iki polisi vurulması ve diğer olaylarla devam edemedi.Yeniden HDP’li siyasetçileri ve Kürt milletvekilleri, DBP’li Belediye başkanları tutuklandı. Kürtlerin kelepçeyle imtihanı hep kaybettirdi. Artık bunun tarihi okumalarını görmek lazım.   

Devlet yeni yılla kendisiyle barışmalı, Kürtlerle barışmalı, tüm ötekilerle konuşmalı, herkesi olduğu gibi kabul edip yeni bir sayfa açmalı.  

Türkiye’de yaşayan tüm etnik, dinsel farklılıklarla, meslek grupları, halk inisiyatiflerle bir araya gelerek, mahalle muhtarından en küçük dernek, vakıf vb.. her kesimden temsilcilerin görüş ve taleplerini dinleyip ortak ruhla,  1921 anayasasını yeniden masaya yatırmalıdır. Barış çok yönlüdür. Barış önce kendinle olmalıdır.

Devlet, hükümet öfkesini kenara bırakarak önce kendisiyle sonra tüm ötekilerle barışmalı.

Barış bir seçenek değildir, huzurun diğer adıdır.