Naz Köktentürk
Şub 24 2018

İstanbul... Büyülü kutu

Işık doğudan yükselir… ‘Ex Oriente Lux’. 

Dağılan Suriye ile birlikte, göç alan yaşlı kıta yeni trendlere gebe. Trendler dünyada olan bitenle hareket eder, İstanbul Beyazıt ve civarı son göçler yaşam tarzına kendine özgü öğelerde getirdi. Sokaklarda sıklıkla Arapça tabelalar, Ortadoğu ezgileri, gittikçe artan fala felciler ve nargile kafeler gibi...

Ve Şam gülü… 

Sabahları güllü nemlendirici sürüp, Şam gülü parfümlerimizi kuşanıp gül yapraklı lokumlarımız eşliğinde güllü nargilelerle, yeni nesil keyif mekanlarına, eski şehire yollanıyoruz. Son günlerde her gün Çorlulu Ali Paşa Medresesi’ni -İstanbul’un mistik semtlerinden birini- büyülü bir kutuyu açar gibi bir zaman yolculuğuna çıkıyoruz.

 

zeytinyağı

 

Gözlerinizi kapatın; kendinizi tarih içinde bir yolculuğa hazırlayın. Açtığınızda gördüğünüz ise şöyle; bir medrese avlusuysa burada zamanın durduğunu fark edeceksiniz. 

Bir kemerden geçerek girilen taş avluda dizi, dizi hazırlanmış nargileler közleriyle küller ve dumanlar eşliğinde karşılıyorlar gelenleri. Renk, renk yağdanlıklar kubbelerden sarkar,  kocaman bir elif tablosu Allah’ın adıyla gelenleri selamlar.

Habeş halıları, kırmızı divanlar artık olmayan 19.  yüzyıl Fransız afyon kafelerine uzaktan bir göz kırpar. Aykırı Fransız şair Arthur Rimbaud’nun da müdavimlerinden olan bu kafeler 1890’larda afyonlu içki ve nargileler eşliğinde zamanın ağır aktığı bir nevi miskinlik tekkelerini andırırdı ve tabi ki kısa sürede yasaklandılar.

 

istanbul

 

Doğup büyüdüğümüz şehirde her gün yitik zamanların peşinde koşmanın tadı başka…
Başımızı çevirince dışarda Ayasofya tüm görkemiyle Bizans’tan selamlıyor. Konstantinopolis; yorgun tarihiyle insanı kucaklıyor. Medresenin küçük tahta taburelerine oturunca, hayatımızda içtiğimiz en değişik kahvelerden birini yudumlamanın hazını yaşarız belki de. Kavrulmamış taze kahve ile güllü lokumun lezzeti ya da huzur veren Elma çayının tadı… Çeşit çeşit nargileler eşliğinde uzun sohbetler! Birazdan yanımızdan elinde seyyar gezdirdiği aletiyle tansiyon ölçen yaşlı amca geçecektir. “Mekân fani, muhabbet baki” diyerek…

Çorlulu Ali Paşa medresesi  Sultan II. Mustafa’nın damadı ve III. Ahmet devri sadrazamlarından Çorlulu Ali Paşa tarafından  1707-1709 yılları arasında  mimar Davud’a inşa ettirilmiştir. Osmanlı döneminde ırgat pazarı, esir pazarı günümüzde ise Çarşıkapı  olarak  bilinen yerde  Divanyolu ile Bileyciler sokağının kavşağında yer alan bu medrese cami, tekke, kütüphane ve meşrutalardan oluşan külliyenin bir parçasıdır.

300 yıllık bu yapının içinde bulunan kafe ne yazık ki tarihi dokusuna epey zarar vermiştir. Vezneciler ’den başlayarak   İstanbul eski şehir ya da Bizans adıyla Cairo yani ‘sur içi’ turuna devam edelim.  Sol tarafımızda, Binbirdirek Mahallesi Ramazan gecelerinde, Peruz Hanım kantosunu söyler…  Hacivat-Karagözün gölgeleri sinmiş direklerde.

Peruz Terzakyan 1880’lerde sahneye çıkmış, kantolarını kendi yazıp bestelermiş. Ahmet Rasim’in Fuhş-i- Atik eserinde aktardıklarına göre, hayranı çokmuş, salon boş yer kalmamacasına dolarmış. Her kesimden hayranları sahneye çiçekler, fiyonklu mektuplar fırlatırmış.

Ne yazık ki sonu zamanın çoğu sanatçıları gibi kötü olmuş, birinci dünya savaşında Avrupalı şarkıcılar gelmediği için Beyoğlu’nda Garden bar’da ihtiyarlamış, şişmanlamış, tuhaflaşmış olarak sahne hayatı son bulmuş.   

Tarihi Süleymaniye Çikolatacısında bir soluklandıktan sonra yol sizi Süleymaniye Camii’ne götürür. 

Dar kemerli, sokaklarda Ozan Yahya Kemal’in dizeleri eşlik eder bu yolculuğa;  
“Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede bir mehabetli sabah oldu Süleymaniye’de…” 
Osmanlı’nın yükseliş dönemini simgeleyen bu yapı Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1550-1557 yılları arasında dünyanın en önemli mimari dehalarından Mimar Sinan’a yaptırılmıştır. 

Mimar Sinan öyle bir mimari dehadır ki, Süleymaniye’nin hangi köşesi, hangi duvarı, hangi açısı ölçülürse ölçülsün sayısal olarak karşımıza Allah kelimesinin ve katlarının çıktığını görürüz. Minare ve kubbelerdeki ölçülerde Pi sayısı veya eğim açısı olan 23 sayısı çıkar.
İstanbul siluetinde Süleymaniye’nin dört minaresi gökyüzünü kucaklar. 

Neredeyse her taşa Koca Sinan’ın eli değmiştir bu mahallede…

Sultanahmet Meydanı’na doğru yürürken Çemberlitaş Hamamı’nın önünde durur bir soluk alırız, ustaların ustası Mimar Sinan’ın dehasının önünde saygıyla eğilmeden geçmek olmaz.

Çemberlitaş Hamamı’nın sırasında ilerleyip daracık kemerli bir kapıdan geçip taş merdivenleri tırmanınca Aslan Restoran’a ulaşırız, burası Osmanlı mutfağının tadını saklar. Artık İstanbul’da neredeyse yok olan palamut pilakisini tatmak için sonbaharı beklemek gerekir. Patlıcan oturtmanın, kuzu inciğin, enginarın tadı burada bir başkadır. 

Bu büyülü rüyadan hemen uyanmaya gerek yok. Babı Ali Yokuşu’ndan aheste adımlar kaybolmaya imkan vermeden Eminönü Meydanı’na çıkarır. Yeni şehrin keşmekeşi köprünün ya da metronun girişinde büyülü kutuyu kapatır.

İstanbul’da büyülü kutu çoktur, yeni kutuları yeni yazılarda açmak üzere…