eylem yılmaz
Ara 28 2017

Korhan Gümüş: AKM bir rant ve devlet erkini kullanma mücadelesiydi


İstanbul- 17 Ağustos 1999 yılında yaşanan İstanbul depreminin ardından hayatımıza giren kentsel dönüşüm, deprem anında kullanılacak alanların AVM inşaatlarına açılmış olmasından başlayarak Tarlabaşı, Beyoğlu, Fener Balat, Sulukule restorasyon süreçleri ile her zaman tartışma konusu oldu.

İstanbul’un tarihi dokusuna ters ilerleyen yapılaşma kendisini “gökdelenler” olarak somutlaştırırken temelde belediye, müteahhit ve politikacılar ilişkisinin işleyişi bu tartışmalarda kendisine yer bulamadı.

Sivil koordinasyon merkezi kuruculuğu, 1999-2000 yılları arasında afet evleri proje koordinatörlüğü, İnsan Yerleşimleri Derneği yöneticiliği, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nda Kentsel Uygulamalar Direktörlüğü görevlerinde bulunmuş Korhan Gümüş ile İstanbul’da kentsel dönüşüm sürecini, yılan hikayesine dönen restorasyon süreçlerini konuştuk.

Kentsel dönüşüm sürecini, “Türkiye’de kamusal alanın imhası” olarak yorumlayan Gümüş, temel sorunun ise projelerin ortaya çıkmadan ihaleye açılmasını söylüyor. Atatürk Kültür Merkezi (AKM) tartışmalarını ise, “Bir rant ve devlet erkini kullanma mücadelesi” olarak değerlendiriyor.

 

AKM

 

1999 depreminden bugüne İstanbul’da kentsel dönüşüm süreci nelere neden oldu? Tarlabaşı’nın restorasyon sürecinin yılan hikayesine dönmesinin temel sorunu nedir? Sivil toplum kuruluşları bu projelerin neresinde? Belediye, müteahhit ve politikacı ilişkisi bu süreci nasıl etkiliyor, ne gibi sorunlara neden oluyor? Kamu İhale Kanunu tüm bu sürecin neresinde, nasıl nesnelleşiyor? 

Söz Korhan Gümüş’te…

17 Ağustos 1999 İstanbul depreminden sonra hayatımıza girdi kentsel dönüşüm. Depremin ardından oluşturulan alanların AVM’ler ile doldurulması bu sürecin en çok tartışılan konusu oldu. Barınma alanları da dâhil bu alanların kentsel dönüşme açılmasını, 1999’dan bugüne gelinen süreci nasıl yorumluyorsunuz? Kentsel dönüşüm nelere neden oldu, bir sonuca varılabildi mi? İstanbul’da bu süreçte ne yaşandı, ne gibi aşamalardan geçildi?


Depremin hemen ardından çok büyük bir sivil toplum hareketliliği oldu. Tıpkı Gezi’de olduğu gibi… Milyonlarca insan özellikle bu Marmara depreminde mobilize oldu ve devletin yapamadığı işleri yapmaya girişti. Kentsel dönüşüm açılmış olan bu yarığı kapatma çabasıdır.

Çünkü deprem sistematik bir soruna temas etti. Aslında deprem dedi ki; sizin oluşturmuş olduğunuz bu siyaset biçimi, yönetim anlayışı kurmaca, hayal âleminde yaşıyorsunuz. Deprem çok acı bir şekilde bize bir uyarı verdi. Bu sistem gerçeklikle temasını ancak kıyametle sağlıyor. Ne oluyor, çevre nedir, küresel ısınma nedir, insan hakları nedir gibi her konuya kapalı olduğu, anlamaya çalışmadığı için…

 

korhan gümüş

 

Milli anlatı dediğimiz bir hikâyedir ve o hikâyenin içinde yaşadığımız için gerçeklikten uzak oluyoruz. Bu açıdan gerçeklikle tanışmamızı sağlayan da deprem oldu. Deprem sonrasında yaşanan bütün süreç aslında açılmış olan bu yarığı kapama girişimidir. Depremle, bir takım aksaklıklar ifşa oldu.

Bir takım aksaklıklar derken; belediye, müteahhit ve politikacı ilişkisindeki sorunun ifşasını mı kast ediyorsunuz?


Tabi ki. Bütün aktörler. Toplumsal tabakalar arasındaki bütün sistemi bozdu. Birçok insan, devlet içinden ayırıştı. Deprem aslında sadece binaları yıkmadı, Türkiye’nin kamu sistemini sarstı ve taşlarını bir tarafa savurdu.  

O güne kadar Türkiye’de kamu sistemi nasıl işliyordu, sonra nasıl işlemeye başladı?
Seksiyonlara ayırışmış, tasnif edilmiş bir kamu zekâsı vardı. Güvenlik, kültür, ekonomi gibi bütün bu kamu alanı milli devletin tipik kamusal yapısıydı. Aslında bu tipik teknokratik kamu düzenidir.

Bu sistem toplumla ilişkisini kurarken onu hiçleştiriyordu. Bir tuğla gibi, bir malzeme gibi görüyordu. Mesela, şehir yapılırken uzmanlar oturuyorlar, İstanbul Metroploliten Planlama Merkezi (İMP) diye bir büro kuruldu, orada bile -ki o artık iyice dönüşmüş aşaması – oturup kendileri şehri planlıyordu.

Şehrin neye ihtiyacı var, ne daha iyidir ne daha kötüdür gibi soruları hiç tartışmadan, eğitimli bir takım insanlar oturuyordu ve bizim nasıl yaşayacağımıza karar veriyorlardı.

En küçük mahalle ölçeğinde bile bu böyleydi. Özetle, Türkiye bürokratik bir kamu devletidir. Deprem işte bu sistemi sarstı. Devletin çalışmadığı görüldü. Biz devletin çalıştığını zannediyorduk, hiçbir zaman zaten biz modern olmadık.

 

korhan gümüş 2

 

Ama en azından bir anlatı, bir hikâye olarak bizim gibi seçkinleri aldatıyordu devlet. Halk buna zaten inanmıyordu. Ayrıcalıklı, güvenli konumda olan insanların durumunu sarstı. Devlet aygıtı içinde mimarlar, sanatçılar, reklamcılar o ayrıcalıklarını koruyorlarken birden bire bu iş böyle gitmez dediler.

En temel değişim burada oldu. Zaten değişim her zaman burada olur. Çünkü onlar milli devletin hikâyecileridir, anlatıyı onlar oluşturur. Devlet o hikâye üzerine oturur. O hikâyeciler de ortadan çekilince devlet çöküverdi. 

Bu sarsıntı ne yarattı? Sivil toplum neler yaptı?

Milyonlarca insan aynı Gezi’de olduğu gibi seferber oldu ve kendi sorunlarını çözmeye başladılar. 

Nasıl?

Basit bir örnek vereyim. Depremin birinci günü yollar tıkandı. Yollar tıkanınca nasıl insanlar hastaneye gidecek ve bir takım operasyon merkezleri kurulacak, bu nasıl olacak? Elektrik yok, jeneratör yok.  

Burada ikmal deniz otobüsleriyle sağlandı. Ve devlet deniz otobüslerini hiç düşünmemişti. Deniz otobüslerinin iskeleler dışında başka yerlere de yanaşabileceğini hiç düşünmemişti. Deniz kurulacak bir bağlantının ve havalimanı da tam Yeşilköy’de, bu bağlantının çok yararlı olabileceğini devlet hiç düşünmemişti.

Bunu kamu zekâsının içinde yaratıcı işler yapmakla yükümlü olan insanlar düşündü. Onlar deprem sayesinde devletten bağımsızlaşmış oldukları için, oturdular bir koordinasyon merkezi kurdular ve yıllarca –sadece bir dönem değil- bütün haberleşmeyi, yardımları üstlerine aldılar. Gönüllüleri onlar seferber etti. Milyonlarca insanı harekete geçirdi ve devlet tüm bunları seyretti. 

Devletin bir rolü olmadı mı hiç?

Devletin yaptığı bir tek şey oldu; 400 tane vali yardımcısı ve kaymakam gibi üst düzey bürokratı deprem bölgesine gönderdi. Onlar da, bütün gün deprem bölgesindeki kamuya ait tatil tesislerine, otellere, kaplıcalara yerleştiler ve günlerini gün ettiler. Hiçbir şey yapmadılar.

Bunun böyle olduğunu nereden biliyorsunuz?

Ben birebir gördüm, yaşadım. Yapabilecekleri hiçbir şey de yok. Sadece bir makam arabaları, bir de şoförleri vardı ve onların şoförlerini kullandığımız oldu, olmadı değil. Şoförleri işimize yaradı ama kendileri hiçbir işimize yaramadı. Çünkü onlar emir vermeyi biliyorlardı, anlamayı bilmiyorlardı.

Devlet tek yönlü bir ilişkiye sahip olduğu için sadece emir vermeyi biliyor. Gidip de, sorun nedir, burada ne var anlayayım, çözeyim, bunun için bir çaba göstereyim, bunun için kendimi de sorgulayayım gibi bir dertleri yoktu.

Onlara yukarıdan emir gelecek ve onlar da uygulayacaklar, muhtarlara vesaire başkalarına emir verecekler. Onlar zaten çalışmıyordu, zaten ortada yoklardı. Biz onlar üzülmesin diye arada bir onların yanına gidiyorduk, onlar da işte ne yapsınlar boş vakit geçirmek için bulmaca çözüyorlardı, borsayla uğraşıyorlardı falan, her şeyden önemlisi iyi de bir maaş alıyorlardı.

Hatta bir de üstüne deprem bölgesi olduğundan ek ödeme alıyorlardı. Mahrumiyet bölgesi diye herhalde… Konforlu bir şekilde, saunalarda filan vakit geçiriyorlardı. Devlet zaten bir şey yapmaz, çalışmaz. Devlet yılda bir gün çalışsa Türkiye çok farklı bir yere gelir. (gülüyor) Bir gün bile çalışmıyor. 

Şimdi bu kentsel dönüşüm ile birlikte birçok yer büyük tartışma konusu oldu. Sulukule’den AKM’ye, Tarlabaşı’ndan Balat’a, Beyoğlu’na… İstanbul’un simgeleri olan bu yerlerde kentsel dönüşüm süreci nasıl ilerliyor? Eksikliğine ilişkin en temel gözleminiz nedir?

İtiraz sivil topluma özgü bir direniş biçimidir. Bu itirazın geniş bir taban hareketi olduğu zaman bir anlamı vardır. Eğer seçkinler, eğitimli, sembolik sınıf olarak, sembolik işleri yerine getiren iktidar sınıfındaysanız itiraz sadece iktidardan sen kalk ben oturayım manasına gelir.

Bizim muhalefet şerhi hep bu formatta oldu. Bunu değiştiren şeylerse hep kayıttan silindi. Aynı depremden sonra oluşan, senelerce süren o dinamik gibi. O da kayıttan silindi, bugün hiç kimse söz etmiyor.

 

sulukule

 

Uzmanlar şu anda iktidar söylemi üzerinden bakıyor.  Şimdi bu Sulukule, AKM konularında da aynı şey oldu. AKM mesela çok tipik bir örneği. AKM konusunda devlette, Kültür Bakanlığı’nın içinde çok güçlü itiraz, güçlü bir bürokrasi vardı.

Koruma kurullarından, İstanbul Festivali’nden filan rüşvet alan, AKM’yi kendi çiftliği gibi kullanan bürokratlar vardı. Bunlar AKM’ye dokunulsun istemiyordu. Dolayısıyla restore edilmesini gerçekleştirmek isteyen sivil inisiyatifi de karşılarına aldılar.

Sadece yıkmak isteyen AKP’yi değil. AKP’de tabi kendi milli programına göre orayı yok etmek istiyordu. Burada iki şey birbirine karıştı; Erdoğan’ın Kültür Bakanlığı içindeki bu bürokratik yapıyı tasfiye etmek isteği, çünkü onlar onun düşmanıydı.

Bu bürokratik yapıdan kimi ya da kimleri kast ediyorsunuz?

Cisimleşmiş, modernist, laikçi ve ulusalcı kesimi kast ediyorum. Erdoğan, bunları tasfiye etmek istiyordu.

AKM bunun için bir semboldü. Bunun sembolüydü. Camiye karşı AKM. Yıllardır böyledir. Çünkü AKM de cami, o da ruhban sınıfı.

Dolayısıyla oradaki itirazla, benim söylediğim aynı depremdeki gibi öbür itiraz karıştı. Türkiye zaten anlatıların iktidar sopasıyla dönüştürüldüğü bir ülke. Sadece hiçleştirilen, dışlanan sınıflar değil aslında anlatılar sürekli sopayla tasnif ediliyor.

Onun için AKM’de ne olduğunu hâlâ kamuoyu bilmiyor. Kamuoyu zannediyor ki, bir taraf yıkılmasına itiraz ediyor diğer taraf da yıkmak istiyor. Bildiğimiz devlet temsil sahnesi içindeki iki rakip tarafın karşılaşması.

Bunun dışında olan nedir?

Aynı depremdeki gibi, birileri çıktı –üstlerine vazife olmadığı halde- dediler ki, bir dakika biz başka türlü yaklaşıyoruz meseleye.

Bu devlet rantını kullanmak isteyen kesimler açısından görmüyoruz, bunu tartışmak istiyoruz. Böyle bir irade çıkınca Erdoğan çözülüverdi. Çünkü biz inisiyatif olarak Erdoğan’a ne dedik o zaman; yıkmak da dahil her şeyi konuşabiliriz ama yeter ki konuşalım. Diğer tarafı çözmek daha güçlü oldukları için çok daha zordu.

Siz Cumhurbaşkanı Erdoğan ile birebir görüştünüz mü? Nasıl bir iletişim yöntemi izlendi?

Defalarca Hayati Yazıcı ile görüştük.

O da, Erdoğan’dan alıyordu emirleri ve iletiyordu. İlk önceleri “Yıkalım, sonra istediğinizi yapalım. Yarışma mı istiyorsunuz, yarışma yapalım, ne istiyorsanız yapalım” denildi.

Biz de, önce infaz edelim sonra yargılayalım olmaz, önce konuşacağız diyorduk. Çünkü kendimize güveniyoruz. Biz konuşalım deyince, hatta Erdoğan ilk önce şöyle dedi, “AKM’yi hiç konuşmayalım.

Siz başka konularla ilgilenin.” “Hayır, konuşacağız” dedik. Konuşmaya başladığımız anda sorun da çözüldü zaten. Hayati Yazıcı, doğrudan Erdoğan’ın orayı kontrol etmek için görevlendirdiği biriydi.

İstanbul Kültür Başkenti olmuştu, bu da unutuldu. Bunu da Habitat’tan gelen sivil inisiyatif oluşturmuştu. Bedrettin Dalan’ın yıkımlarını engelleyen sivilleşmeden gelen bir inisiyatifti. Siyasetçiler bu habitattan gelen sivilleşmeyle mücadele etmeyi pek beceremiyor. Bu tuhaf bir deney, bu Gezi’de de ortaya çıktı.

Siyasetçiler bunu kontrol etmeyi bilmiyorlar. O yüzden Hayati Yazıcı, “Kutu gibi binanın nesini beğeniyorsunuz Korhan Bey, yıkalım geçelim işte şunu bir an önce. Rüşvet alan bir sürü ahlaksızl var, bin 700 kişi maaş alıyor, onları oradan atacağız” diyordu. Derdi, ulusalcı cepheyi oradan kazımaktı.

Ama bir taraftan da kamunun içinde bunlar. Kültür Bakanı o zaman Ertuğrul Günay’dı. O da, çok naif biriydi ve o grubu temsil ediyormuş gibi algılanıyordu. Onun için onu gönderdiler. Şimdi AKM konusunda beklemedikleri şey şuydu; aynı depremdeki gibi sivil bir inisiyatifin çıkıp proje üzerindeki bu tartışmayı başka bir alana taşıması. 

Peki, AKM’nin bu son biçiminden memnun musunuz? Bu sizin öneriniz miydi?

Hayır. 

Sorun çözüldü diyorsunuz… Nasıl oluyor?

Sorun çözüldü ama şöyle Erdoğan ikna oldu.

Neye ikna oldu?

Bütçe ayırdı. 80 milyonluk bir bütçe üstelik. Dedik ki, biz bağımsız insanlar toplayacağız, Türkiye’nin en deneyimli, kültürlü insanları bunu tartışacaklar, kamuoyuyla paylaşacaklar. Bu şekilde şeffaf olacak.

Ve yelkenleri indirdi Erdoğan, kabul etmek zorunda kaldı. Mükemmel bir restorasyon projesi hazırlandı. Bütün hizmetleriyle, elektronik yapıları tek tek incelenerek, uluslararası firmalarla ilişki kurularak hazırlandı.

Bunların hepsi gönüllü yapıldı. Devletin kasasından bir kuruş çıkmadan yapıldı. Eğer parayla yapılsaydı, ihaleyle zaten kendi istedikleri rejimi inşa ederlerdi. Aynen depremden sonra kentsel dönüşümle yaptıkları gibi…

İnsanlar gönüllü çalıştıkları için müdahale edemediler ve inisiyatifi vermek zorunda kaldılar. Ortaya da bir proje çıktı. Bunu tuhaf bir şekilde tam da Erdoğan’ın rakipleri engelledi ve Erdoğan’ı rahatlattı. Erdoğan da tekrar eski rejime geri döndü.

Tıpkı Gezi’den sonra olduğu gibi… Erdoğan, mahkeme kararıyla bu projenin durdurulmasına o kadar sevindi ki, üstelik bu durdurma kararı için eskiden yapılmış, alınmış bir kurul iznini gösterdiler, yalan söylediler.

Kamuoyunu restoran yapılacak diye yanılttılar ve 2009 yılındaki restorasyon projesini durdurttular. Bunu yapanlar Kültür Bakanlığı içindeki bu rüşvetçi gruptu.

Bu sol ve sağ mücadelesi olarak anlaşıldı ama bu tamamen yalan. Bu bir rant ve devlet erkini kullanma mücadelesiydi. Depremde de nasıl ki sivil toplum başarılı olduysa AKM’de de oldu,  siyasi bir çekişme alanından çıkardı.

Türkiye’nin gelmiş geçmiş en iyi restorasyon projesi ortaya çıkarıldı ve uygulamaya başladığı gün durduruldu. Bunu kendileri AKM yıkılmasın diyerek solda konumlandıranlar yaptı. Birbirlerinin zıttı gibi görünüyorlar ama aynılar.

Yolsuzluklar konusunda da öyle oldu. Erdoğan, “üstüme gelmeyin kirli çamaşırlarınızı ortaya dökerim” dedi. Bunun dışında bir mesajı oldu mu, olmadı. Bugün CHP’li belediyelerde de rüşvet yeniyor, bu çok açık ama kimse bunu söylemiyor. Çünkü söylendiği zaman sorun oluyor, yapıldı zaman değil.

Peki, yılan hikâyesine dönen Tarlabaşı’ndaki restorasyondaki süreç nasıl ilerliyor? Yılan hikâyesine dönmesindeki temel sorun nedir?

Tarlabaşı baştan bir fiyasko. Şimdi belediye cenazeyi kaldırmaya çalışıyor. Aslında Beyoğlu’nun kendisi bir cenazeye dönüştü.

Çünkü böyle bir yönetimin başarılı olması hiçbir zaman mümkün değildi. Belediyenin haraç almaktan başka yaptığı hiçbir şey yok. Biz kamuya niye vergi ödüyoruz? Kamu hayatı diye bir şeye ihtiyacımız var. İnsan haklarını gözetecek, kültür alanında etkinlikleri teşvik edecek, alt yapı oluşturacak gibi ama bunların hiçbirini yapmıyorlar.

Bunlarla besleniyor, kendi ayrıcalıkları için aktarıyor paraları. Bu neoklasik kamu yani kamu hayatını felç eden kamu, ister ulusalcı olsun ister başka bir şey olsun şehir hayatını felç etmek dışında bir işe yaramıyor.

Kamu ne kadar uzak durursa şehir o kadar gelişiyor. Böyle bir şey olabilir mi! Tam tersi daha çok gelişmek için kamuya ihtiyaç vardır. Biz de tam tersi, aman kamu dokunmasın da bozulmasın diyoruz. Buna bir kabiliyetsizlikte diyebiliriz.

Siyaset içindeki yükselen sınıfın bu tür katılımcı deneyimlere ilişkin sadece bir dışlayıcı tavrı yok, kabiliyetsizliği de var. 

Tarlabaşı’nda 300 kadar binanın yenilendiği ve yakın zamanda restorasyon sürecinin tamamlanacağı açıklandı. Orada Ermenilere, Rumlara ait tarihi yapılar da var. Bu restorasyon o tarihin gözeterek yürütüldüğünü bir mimar olarak gözlemliyor musunuz?

Dediğim gibi, projenin kendisi baştan fiyasko. Çünkü daha proje oluşturulmadan ihalesi yapıldı. Kamunun ilk önce insanların neye ihtiyacı olduğuna ilişkin çalışmalar yapması gerekirdi. Bağımsız kurumları, -kültür merkezleri gibi- projeye dâhil etmesi gerekirdi.

 

tarlabaşı

 

Beyoğlu gibi bir yerde Tarlabaşı gibi bir proje yapmak ancak şaka olabilir, ironik bir şey olabilir. Burası ilk belediyenin kurulduğu yerdir. Buradaki bütün kültür kurumları bu işin nasıl yapılacağını biliyor. Bunların ihale ile yapılamayacağını herkes bilir. Bunun için eğitimli olmaya gerek yok. 

Peki, neden böyle yapılıyor?

Çünkü iş Beyoğlu’nda tamamen hayırseverlik alanına kaymış durumda; entelektüel üretim Ömer Koç, İnan Kıraç gibi zenginlerin işiymiş gibi yaklaşılıyor. Hâlbuki halkla ilişkilidir. Öbür işlerde; mimarlık, restorasyon gibi piyasaya bırakılıyor.

Belediye en başından bir müetteahite verdim diyerek işe başlayınca ben de başkana sordum, “Nasıl seçiniz?” Başkan da, “Yüzde 40,41’e göre” dedi. “Neyin yüzde 40’ı, 41’i; sosyal hayata katılamayan kadınların mı ya da gençlerin mi” diye sordum.

“Metre karenin yüzde 40’ına göre” diye cevap verdi. Kamu yönetimi böyle piyasa aktörü gibi çalışamaz ki. “Daha baştan hata yapışmışsınız” dediğimde bana kızdı. Tarlabaşı projesi 2005’lerde başladı ve bunu on iki sene sonra söylemek ortada bir problem olduğunu gösterir. Ancak bildiğiniz bir şeyi ihale edebilirsiniz, onun için problem oldu. Kamu kararını piyasaya bırakmazsınız. Kapitalizm hep kapitalizm dışı yapılanmalarla ayakta durur ve burada da bu ortaya çıktı. 

Fener Balat projesinde de aynı sorun mu ortaya çıktı?

Evet. Onu da süngerle sildiler. Çünkü Fener Balat alternatif bir çalışmaydı. Aynı AKM’de, Gezi’de ya da depremde olduğu gibi Kürt köyleri yakılırken İstanbul’da bir inisiyatif çıktı ve uluslararası sivil toplumla ilişki kurarak, öldürülmeyi de göze alarak engel olmaya çalıştılar.

 

balat

 

Birleşmiş Milletler’in İstanbul’da konferansı yapılacaktı. Bu Birleşmiş Milletler’de konu olunca, biz bunda da başarılı olunca Türk hükümetinin politikaları rehabilite edildi. Kürt köyleri yakılmaktan vaz geçildi.

Ardından yurt dışından önemli siyasetçiler İstanbul’a habitat toplantısına katılmak geldiler. Ve bizi tebrik ettikten sonra dediler ki, “Bunun tam anlamıyla başarıya ulaşması için mekân politikalarınızı desteklemeye hazırız. Unesco’nun katkısıyla kültür mirası olan yerlerde bir iyileştirme yapalım.” Ve müktesebata uygun bir iş programı çıkarıldı.

 

beyoğlu

 

Ben mimarlar odası adına yönetiyordum projeyi, belediye başkanı ile birlikte. İlk fazda Fener Balat piyasaya kapalı yürütüldü, Tarlabaşı, Beyoğlu’nda yapılanın tam tersi yapıldı. İkinci fazda oluşturulan projenin nasıl gerçekleştirilebileceğine ilişkin açık uçlu olarak fikirler toplandı. Bir tür yarışma gibi ortaya çıkan fikirler de değerlendiriliyordu.

Üçüncü fazda proje tamamen ortaya çıktıktan sonra piyasaya gitti. Sonradan tam tersi yapıldı; bu Türkiye’de genel olarak böyle yapılıyor ve bu kamusal alanın imhasıdır. 

Tarlabaşı’ndaki işleyişe ilişkin bire bir edindiğiniz gözlemler nedir? 

Projeyi üstlenen arkadaşlarım oldu. Onlardan öğreniyordum bazı şeyleri. Erdoğan, Çalık Holding bunun ne kadar çok sorunlu, tramvatik bir iş olduğunun farkındalar. Onun için gidip solcu mimarlara iş verdiler.

Mesela sorardım görevli arkadaşıma, “Buradaki nalbur ne olacak?” “Bilmiyorum, o benim müşterim değil. Benim müşterim Çalık Holding” diyordu. Çok komik! Orada yaşayan insanın kendi mülkü o veya kiracı orada ve onun hakkı yok, Çalık Holding’in hakkı var. İşte kamu fikri böyle ortadan kalkıyor. 

Kamu İhale Kanunu tüm bunların neresinde, nasıl nesnelleşiyor?

Çok ilgili. Çünkü ihaleler ancak serbest rekabet koşulları olduğu sürece yapılabilir. Burada meslek odalarının görevlerini yapması gerekiyor. Biz hep para rantına bakıyoruz asıl bilgi rantına bakmamız gerekiyor.

 

tarlabaşı 4

 

Orada bir eşitsizlik var ve sorun da buradan kaynaklanıyor. Çünkü insanlar bilirlerse ne olacağını siyasetçiler de kolay kolay manipüle edemez. Burada halkın ellerini kollarını bağlamışlar, bir de gidip malını gasp ediyorlar.

Asıl iktidar bilgi alanında para alanında değil. Parasal sermayenin elbette ki çok önemli bir gücü var ama esas bilinçsel sermaye bu işin kilit noktasındadır. Bunu hep biz solcular unutuyor, parayla ilgileniyoruz. Asıl sorun bilişsel sermayedir, oradaki gücü birilerinin kendi kontrolünde tutmasıdır. 

Mimarlar Odası, AKM’den Beyoğlu’na kadar birçok alanda sesini yükselten bir sivil toplum kuruluşu. Bunun bir etkisinin olmadığını mı söylüyorsunuz?

Tamamen uyduruk bir şey, tamamen yalan. 

Nasıl yani?

Karşı tarafı destekliyor. O itiraz biçimiyle Türkiye’de bir şey değişmiyor, tam tersine tıpkı AKM’de olduğu gibi karşı tarafı besleyici kuvvet oluyor. Otoriterleşmeyi besleyen bir itiraz biçimi.

Çünkü sivil toplum alanını kapatıyor ve bunu korporatist bir mücadele biçimine dönüştürüyor. Her şeyin doğrusunu, yanlışını kendisi biliyormuş gibi hareket ediyor. 
Gezi’de çok öne çıkmıştı…

Evet. Öne çıktı ve Gezi’yi korporatist sol Erdoğan’ın istediği noktaya getirdi. Erdoğan devre dışı kalmıştı ve devreye girmek için alan buldu. Erdoğan, “28 Şubat’ta askerle işbirliği yapanlar, ben bunları tanıyorum” dedi. Ve bu yalan değil.

Gezi de zaten Erdoğan düşmanlığına dönüştürüldü. Kazanılmış bir mücadele olan Gezi’yi yine alıp iktidar alanına taşıdılar. Depremde yaptıklarının aynısını yaptılar. Depremde de paralize olmuşlardı, Gezi’de de öyle oldular.

Kendi tahakkümlerini Gezi üzerinde tekrar tesis ettiler. Bu rejimin restorasyonunu sağlayan iki grup var; birisi siyasal diğeri bu devlet rantına el koyan bilişsel sermaye. Türkiye’de sol bir hareketin olmamasının nedeni de budur. Bu karışıklık yüzünden sol hep bilişsel sermaye tarafından yutuluyor, biz de bunu solculuk sanıyoruz. 

Peki, ne olur da değişir bu işleyiş?

Krizlerin bedeli hep çok ağır oluyor. Gerçek bir sol hareketin ortaya çıkacağı inancım bugün dünden daha fazla. 

Neden?

Çünkü hep bu distorsiyonla sol hareket sürekli bastırıldı. Sol gibi gözüken bürokratik, korporatist, ulusalcı yapı sol hareketi sürekli kemirdi.

Solun başarısını dahi başarısızlığa çevirdi. Biz aslında çok şey kazandık; Mimarlar Odası Başkanı’nın “siz sakın uğraşmayın, kazamazsınız” demesine karşın Galata yıkımlarını engelledik, depremde de öyle oldu.

Biz hep bir şeyleri kazanabileceğimizi, başarabileceğimizi gösteriyoruz. Burada kendi içimizde piyasa ve iktidar mekanizmaları tarafından kullanılan zayıf bir tarafımız var. Kriz anı geçtikten sonra kolayca kişisel dertlerimize dönebiliyoruz.

Demokrasinin kamusal bir mesele olduğunu unutuyoruz ve hemen kişisel hayatımıza taşıyoruz. İşte kamusal düzeni kurmakta kararlı olana ben sol hareket diyorum. Türkiye’de sol sınıf perspektifiyle hareket etmiyor, daha çok kendi perspektifiyle hareket ediyor; halk için neyin doğru, neyin yanlış olduğunu biliyor.

Özneyi dışarıda unuttuğunun farkında değil. O yüzden de sınıf perspektifine sahip olmayan popülist bir hareket solmuş gibi görünebiliyor. Böylece temsil edilmeyenler iki defa ezilmiş oluyor. Bu daha da büyük bir haksızlıktır. 

İstanbul’daki tarihi dokusuna ters ilerleyen, en ufak bir yağmurda sel sorununu ortaya çıkaran alt yapısızlık sorunu nasıl düzeltilebilinir?

Bildiğimiz koruma, imar kurallarıyla düzenleyemediğimiz çok açık. İstanbul’a gelen bir yabancı, “bu şehir de bir şehir planlamacısı, mimar yok herhalde” der.

Aslında bakarsan, ürettiğimiz her şey çöpe dönüşüyor. Modern bir toplum içinde yaşıyoruz, bunun kurumları var ama bunu hiçbirimiz ciddiye almıyoruz. Planlama diye bir şey var ama aslında yok, üniversite diye bir kurum var ama aslında yok, hukuk var ama yok…

Bu var ama yok meselesi bizde siyasetin mekânla ilişkisinde daha açık görünür oluyor. Bu siyasetin uygulamalı bir şey olduğunu ortaya çıkarıyor. Siyasetin zihnimizdeki yeriyle iktidar olup da düzelteceğiz inancının nasıl uyduruk olduğu bugün daha çok ortaya çıktı.

Mesela, CHP’li belediyeler ile AKP’li belediyeler arasında hiçbir fark yok. Güçleri ve bütçeleri farklı olabilir ama zihniyet olarak hiçbir farklılıkları yok. Devletin bir sol eli olmasa sağ eli de olmaz; yani bir şeyleri yasaklamasa rüşvette olmaz.

Özetle ikisi birlikte çalışıyor; bir kolu kuralları koyuyor, öbür kolu kuralları çiğniyor. O kurallar çiğnenecek ki şiddet üretebilsin, varlığını koruyabilsin. İktidar da böyle bir şey… Bu bugün çok görünür olduğu için değişimi de buradan olacaktır.

Sistem değişiminde bütünü anlamayalım, parçalar da değişebilir. Örneğin, AKM ile uğraşırsanız AKM’yi değiştirirsiniz, Gezi’yle uğraşırsanız Gezi’yi değiştirirsiniz… Değiştirmeye önce kendimizden başlamamız gerekiyor…  

Devletin modernleşme projesinin bir tramvatikleşme olduğunu görürsek değiştirebiliriz. Bir sol parti olsa bugün Türkiye’de hemen iktidara gelebileceğine ben eminim.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar