Umit Kardas
Ara 28 2017

696 dönemi!

 
696 sayılı Kanun Hükmünde Kararname hukuk güvenliğinin mutlak anlamda bulunmadığı bir dönemi çağrıştıran bir düzenleme olacak.Tarihte “696” denince bu dönem hatırlanacak.

Aynı anda çıkarılan 695 sayılı KHK da statü,özlük hakları, emeklilik hakkı kaybına sebep olmakta ve bu işlemlerin hukuki denetimi yapılamamakta.

Söz konusu işlemlerin hukuki denetimi olmadığından büyük çapta mağduriyetlere neden olma ihtimali de çok yüksek.

Bu düzenlemelerin telafisi çok zor toplumsal travmalara sebebiyet vereceği ve hukuki denetime dönüş yapıldığında da çok geç olacağı açık.

Anayasanın 121. maddesinin 3. fıkrasına göre OHAL döneminde KHK’lar ancak “olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda” çıkartılabilir. Oysa şimdiye kadar çıkarılan KHK’larda bu koşulun göz ardı edildiği görülüyor.

Yine Anayasanın 121. maddesine göre çıkarılan KHK’ların aynı gün TBMM’ nin onayına sunulması ve iç tüzük gereğince 30 gün içinde oylanarak karara varılması gerekiyor.

Geçmiş KHK’lar bakımından bu sürelere riayet edilmediği görülmekte. Son iki kararname bakımından bu sürelere uyulup uyulmayacağı izlenmeli.

Daha önce 668 sayılı KHK’nın 37. maddesiyle getirilen düzenlemeyle; 15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında karar alan, karar veya tedbirleri icra eden, her türlü adli ve idari önlemler kapsamında görev alan kişiler ile olağanüstü hal süresince yayımlanan kanun hükmünde kararnameler kapsamında karar alan ve görevleri yerine getiren kişilerin bu karar, görev ve fiilleri nedeniyle hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğu doğmayacağı belirtilmişti.

Aslında eleştirilmesi gereken bu düzenlemeyle de sorumsuzluk ve cezasızlık görevli kişiler bakımından tam bir güvenceye bağlanmış böylece  hak ihlallerinin yolu açılmış, ihlallerin tekrarına ve meşruiyet kazanmasına zemin hazırlanmıştı.

696 sayılı KHK ile de, “15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler, hukuki, idari, mali ve cezai” sorumluluktan kurtarıldı.
Bu kapsamda 15 Temmuz darbe girişimi sırasında Boğaziçi Köprüsü’nde ne olduğunu anlamayan bazı askerleri yargılanmaları imkanı varken linç edenlere mutlak dokunulmazlık getirildi.

Oysa TCK.m.25’de meşru müdafaa veya  zorunluluk hallerinde şartları varsa cezasızlık düzenlemesi bulunmakta.

Kanun önünde eşitlik ilkesi uyarınca suç işleyen herkes mahkemece yargılanır ve yargılanan kişi hakkında şartları varsa cezasızlık kararı verilebilir. Kişilere suç işleme imtiyazı tanınamaz.

Bununla da yetinilmeyerek ucu açık şekilde “terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması” düzenlemesiyle kullanılmaya ve durumdan vazife çıkarmaya hazır yapılanmalara cesaret verilmiş, paramiliter güçlerin suça azmettirilmeleri kolaylaşmış durumda.

Osmanlı’dan bu yana toplumsal dokuya nüfuz etmiş ve her an en ufak tahrikle harekete geçmeye hazır kitlelerin linç kültürünü meşrulaştıran bu tip bir düzenlemenin ateşle oynamak olduğu çok açık.

Aynı kararnameyle “3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlar nedeniyle tutuklu veya hükümlü bulunanlar, duruşmaya sevk nedeniyle ceza infaz kurumu dışına çıkarılmaları durumunda, ceza infaz kurumu idaresince verilen giysileri giymek zorundalar” düzenlemesi getirilmiş durumda.

Bu kapsamda 5237 sayılı Türk Ceza Yasası’nın anayasal düzeni ortadan kaldırmaya yönelik suçlara ilişkin 309. madde ile hükümeti devirmeye teşebbüs suçunu düzenleyen 312. maddeden tutuklu olanlara, “badem kurusu” renginde tulum giydirilecek.

Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren diğer suçlardan tutuklu olanlar ise duruşmalara “gri” renkli, göğüs ve pantolon bölümü bitişik tulumla gidecek. Düzenleme, adi suçlardan yatanları ise kapsamıyor. Böylece birçok tutuklu gazeteci, siyasetçi ve akademisyen bu uygulamadan etkilenecek.

5275 sayılı İnfaz Kanunu’nun 43. maddesinde yapılan değişiklikle duruşmalara getirilirken tek tip kıyafet giymeyen veya verilen kıyafete zarar verenlere, bir aydan üç aya kadar “ziyaretçi kabulünden yoksun bırakma” cezası verilecek.

12 Eylül’ün faşist askeri darbe yönetimi cezaevlerini işkence merkezine çevirdi ve tutukladığı kişilere tek tip kıyafet uygulaması getirerek onları sivil bir tutuklu olarak değil,asker olarak görmek istedi. Bu uygulama  insan hakları ihlaliydi ve bu uygulamaya  ciddi karşı koymalar meydana geldi.

Örnek olarak verilen  Guantanamo ise ABD tarafından evrensel hukuk mezarlığına çevrildi. 15 yıldır süren hukuka aykırı uygulamalar insan haklarına zehirli bir miras bırakmış durumda.

ABD’nin Küba'daki deniz üssü Guantanamo Körfezi'ndeki cezaevine ilk tutukluların sevk edildiği 11 Ocak 2002 den bu yana söz konusu cezaevi insan haklarına saldırının merkezi haline geldi.

Bu nedenle evrensel hukuku çiğneyen ve evrensel hukuk yerine gücün hukukunu yerleştirmeye çalışan ABD’nin  ülke içindeki ve dışındaki hukuksuz uygulamalarını örnek almak doğru değil.

Tek tip kıyafet uygulaması adeta suçluyu baştan damgalayan aşağılayıcı bir uygulama olduğu için insan onuruyla bağdaşmaz. Ceza Muhakemesi hukuku daha çok masumların hukukudur.

Bu nedenle masumiyet karinesi önemlidir ve söz konusu uygulama bu karinenin de ihlali anlamına gelir. Dolayısıyla adil yargılanma hakkının da ihlali sonucunu doğurur. Tek başına bu uygulama dahi görülen davalara ciddi gölge düşürür.

Kişiyi kendine yabancılaştırarak, tek tip içinde  kişiliksizleştirmek ve suçluluk duygusu yaratarak ezmek ne hukukun ne de ahlakın kabul edebileceği bir durum.

Söz konusu kararnamede ayrıca istinaf ( ikinci derece ) mahkemelerini  devre dışı bırakan ve yargılanan kişilerin hukuk güvenliğini ortadan kaldıran önemli bir değişiklik bulunmakta.

CMK m.280’de yapılan değişiklikle hukuka kesin aykırılık hallerinden olan “gerekçesizlik” (Anayasanın m. 141/3’e göre her türlü mahkeme kararı gerekçeli olmak zorunda )  ile “savunma hakkının sınırlandırılmış olması” durumlarında istinaf mahkemesinin inceleme yetkisi kaldırılmış durumda.
Bu vahim düzenleme ilk derece mahkemelerine hukuk dışına kayma hususunda geniş bir alan bırakmakta.Bunun sonucu  adil yargılanma hakkı ihlallerinin ortaya çıkacağı ortada.

Kararnameyle getirilen bir diğer düzenlemeyle Yargıtay’a 100, Danıştay’a ise 16 yeni üyelik kadrosu açıldı, söz konusu yüksek mahkemelere üye seçilmek için mevcut   hâkimlik ve savcılık mesleğinde 17 yıl çalışmış olmak şartı kaldırıldı.

Artık adli ve idari yargı hâkim/savcılarının Yargıtay ve Danıştay’a seçilebilmeleri için birinci sınıfa ayrıldıktan sonra en az üç yıl bu görevlerde başarı ile çalışmış olmaları ve birinci sınıfa ayrılma niteliğini kaybetmemeleri şartları yeterli olacak.

Yerel mahkemelerde deneyimli hakim ve savcıların yerine atanan deneyimsiz ya da az deneyimli savcı ve hakimlerle adaletin sağlanmasının taşıdığı riskler orta yerde dururken, meslekte ve hayatta deneyim sahibi olmayanların içtihat mahkemesi niteliğindeki yüksek mahkemelere seçilmesi yolunu açmak adil yargılanma hakkının ihlali anlamını taşır.

Söz konusu KHK’da daha birçok hukuka aykırı düzenleme olmakla birlikte insan hakları ve hukuk güvenliği bakımından tehlike arz edenlere değinebildim.

AKP iktidarı aklı ve vicdanı önceleyerek OHAL’den ve 696 sayılı KHK’dan süratle vazgeçmeli.