Yavuz Baydar
Tem 06 2018

'Ermächtigungsgesetz' ve KHK 477/699

Ve, Erdoğan'dan 'altın vuruş' hamlesi, hem de hiç gecikmeden:

477 numaralı KHK ile, başta yürütme olmak üzere tüm iktidar yetkileri artık Saray'a devredilmiş durumda.

(Sol veya sağ kanattan kimi elit erbabı bunu 'ama zaten 16 Nisan referandumuna göre gerekliydi' diyerek hafife almaya devam edebilir, meşrulaştırmaya katkılarını böylece esirgemez. 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasında yaşanan yapısal hak hukuk katlini sulandırmak da o zamanlar bir moda haline gelmişti, unutulmasın. Türkiye'nin merkez sağ ve sol elitinin başına ne gelirse gelsin mazeret uydurma ve yalanda yaşama huyu dillere destandır. Süreklilik de arzeder.)

KHK #477 ile, mutlak yetkilerin tek bir kişiye devredildiği rejime geçiş de tescillenmiş olmakta.

Yetkilerin neredeyse sınırsızlığını, uygulamanın keyfiliğe açık uçlu olma özelliklerini, işlevi hemen hemen sıfırlandırılmış bir Meclis ile, 'üstünlüğü'nün üzeri çizilmek suretiyle yerini 'bağımlılık' almış bir sözde 'hukuk' ile birleştirdiğinizde bu rejimi doğru biçimde adlandırmanız kolay olacaktır.

Karar siz okurlarındır, ama ülkenin Kürtleri 'faşizm' tanımını kullanmakta herhalde yerden göğe haklıdırlar artık.

Her hal-u karda bu rejime takılacak adın 'illiberal demokrasi', 'seçimli otokrasi' veya 'istibdat' kavramlarının fersah fersah ötesinde aranması gerektiği de kesindir.

KHK #477'nin - her nasılda çarçabuk hazırlanmış, sanki seçimler öncesinde yazılmış izlenimi uyandıran - metni bize bu mesajı vermekte.

'Ama OHAL kalkıyor' mu dedi birisi?

Evet, kalkıyor, kalkacaktır elbette. Artık işlevi bitmiştir.

Kanlı askeri kalkışmanın hemen ardından gelen OHAL, ceberut rejimin adım adım inşasında kullanılan bir harç idi ve bu inşaatta çok yararlı oldu.

Peşpeşe gelen KHK'lerle yeni nizam kuruldu, ve OHAL muhteviyatı AKP'nin 'eski devlet' unsurlarıyla  başarılı bir şekilde kurduğu yeni yapıya teşmil edildi.

OHAL kalksa bile rejim bizatihi OHAL'dir artık.

Devlet Bahçeli bunun aksinin olmaması için bizzat nezaret ediyor. Ülkeyi geri dönüşü mümkün görünmeyen bir siyasi yönetim formatına Erdoğan ile beraber kararlılıkla götürüyor.

Cumhurbaşkanı tarafından devam edeceği vurgulanan Cumhur İttifakı, yenilmesi - imkansız demeyelim - son derece zor bir siyasi bileşim için tarihi bir misyon üstlenmiştir.

Tepeden tırnağa, 'Türk-İslam Sentezi'ni simgeleyen bir misyon...

Taner Akçam, Ahval'deki iki yazısında uzmanı olduğu tarihsel bir perspektiften bakarak, bunu 'İkinci Cumhuriyet' diye tanımladı

Bana göre ise 'Dördüncü Cumhuriyet' denmelidir, yeni rejime.

Anayasanın kabul gördüğü veya köklü değişimden geçtiği 1924, 1961, 1980 tarihleri ilk üç cumhuriyeti tanımlamaktaydı.

16 Nisan referandumunun zeminini hazırladığı, Türkiye'ye ceberrut bir 'işletim sistemi' getiren 2017 referandumunun sonucuna dayanılarak alınan kararlar da açık bir şekilde Dördüncü Cumhuriyet'i ifade ediyor.

Ama ha ikinci ha dördüncü olmuş, sonuçta pek farketmiyor.

Gerisi akademik bir tartışmadır.

Önemli olan, tek bir kişinin yaklaşık beş yıl süren bir 'iktidarla kendisini donatma' süreci sonunda toplumsal ve bireysel hayatın en kılcal  damarlarına varıncaya kadar tüm yüzeyinde karar yetkisini elinde toplamasıdır.

'Eski devlet'in restorasyonunu hedefleyen Cumhur İttifakı'nın çoğunlukta olduğu, hassas pek çok konuda iş başa düşerse İyi Parti'nin de 'yedekte durduğu' bu TBMM manzarasına bakılınca, ülkenin Saray mühürlü KHK'lerle yönetileceğini varsaymak gerekir.

Yeni dönemin 'normalitesi' bu olacaktır.

Ayrıca...

Erdoğan ve Bahçeli arasında uzlaşma sonucu şekillenen yol haritasına göre, birkaç KHK'nın daha yayınlanacağı anlaşılıyor. Biri bu satırlar yazılırken geld, ama Binali Yıldırım'a göre, bürokrasiden geniş tasfiyeleri içeren biri daha yolda. Odak noktası Emniyet ve TSK olacakmış. Bu da olsa olsa, bir ay sonraki YAŞ hazırlığı olabilir.

Ucu açık bir dönemin işletim şifrelerini kapsayacak yeni KHK'ler, OHAL'i olağan mevzuatın içine yayacaktır.

Böylece belki de 2023'e kadar Türkiye, ister 'güvenlik devleti' deyin, ister 'polis devleti', (belki de çok daha) sert biçimde yönetilecektir.

Kimse bundan sonra gelecek KHK silsilesinin AİHM normlarına uygun olmasını da beklemesin.

AB ile köprüler atılırken, Avrupa Konseyi ile de tam bir Soğuk Savaş dönemine giriyor olacak Türkiye.

İktidara hakim olan ittifak Türkiye'ye yeni bir yer biçiyor.

Böyle bir ortamda, Meclis'in kapısının açık kalmasına bakarak, yasamanın hala işlevi olduğu önkabulüne dayalı, umut veren bir argüman üretmek de çok anlamlı gelmiyor.

(Bu noktada acı gerçeğin altını çizmek göze hoş gelmeyebilir ama, değinmekte yarar var. Seçmenin, Erdoğan ve partisinin icraatlarına itiraz eden muhalif kesiminin siyasetten beklentileri ile CHP, SP ve İYİ Parti'den milletvekili seçilmek için yeri göğü inleten siyaset esnafının umdukları arasında muazzam bir makasın ortaya çıktığını görebiliyor muyuz?

CHP'nin içinde kopan bilindik mahalle kavgasına bakmayın,. SP ve İYİ Parti'den alelacele gelen 'ittifak bitti' açıklamalarını da, 'sandalyeler tamam, maaşlar da tamam, gerisi yine eski tas eski hamam' şeklinde okumak daha sağlıklıdır. Bu üç partinin esas derdi koltuk sayısıydı, muratlarına erdiler.

Sonuçta CHP'nin çoğu 'devletçi'  kadrosu 147 vekilliği sağlamıştır. İYİ Parti milliyetçi sağın stepnesidir. SP de hem muhafazakar kültürün yayılmasını besleyecek, arada bir kürsüden vozurdanacaktır. 

Muhalefet kendisini felç etmiştir. Ve tabii, bu yaşatılan sandıkçılık aldatmacasının, seçmenin artık siyasetten ikrah etmesine yol açması da kaçınılmaz olacaktır. HDP'ye ise siyaset yapma hakkı tanınmayacaktır.)

KHK 477'nin koyu gölgesi çok uzun bir süre kalkmaz artık.

Peki, başlığa aldığım Ermächtigungsgesetz neyin nesi?

Hitler rejimine kağıt üzerinde meşruiyet sağlayan ve kabus dönemini tam anlamıyla başlatan kararın tarihe geçmiş adıdır Ermächtigungsgesetz.

Türkçe deyişiyle Tam Yetki Yasası.

Tarih, 23 Mart 1933'tür.

Alman Meclisi Reichstag'ın kundaklanması ardından çıkardıkları bir yasa ile temel özgürlükleri ortadan kaldıran ve yetkilerin öneml kısmını devralan Naziler, bir ay bile geçmeden, Tam Yetki Yasası'nı geçirip aynı gün Devlet Başkanı Hindenburg'a imzalattılar. Dört yıl süreyle geçerli olan bu yasa ile devletin tüm yetkileri Hitler'e devrediliyor, kabinesine kararnameler çıkartma yetkisi tanınıyor, meclis 'aradan çıkartılıyor ve fiiliyatta sadece Hitler'in konuşma yapacağı bir gösteri merkezine çevrilmiş oluyordu.

 

Ermächtigungsgesetz

 

Ermächtigungsgesetz, Nazi diktatörlüğünün kuruluş belgesidir.

Bu kelimeyi Almanya'da herkes bilir.

Zihinlere kazınmıştır.

Kapkara bir dönemin parolası gibidir.

 

rte

Şimdi, naçizane, seçimlerle ilgili ülkemizde özellikle sol cenahtan gelen çoğu analizlerin yanıltıcı, eksik ve zayıf olduğu kanaatindeyim. Seçimlerin öncesinden başlayan ve sonrasında da süren bir dizi optik yanılgı söz konusu bana göre. 

Şu gerçekler gözardı ediliyor:

  • Türkiye'de sol, verdiği mücadelenin öncelikle uzlaşmacı demokrasi mücadelesi mi, iktidar mücadelesi mi olması gerektiği konusunda bulanık. Genellikle ikincisine meylediliyor, önemli bir basamak olan birincisi küçümseniyor.

  • Toplumun üçte ikilik çoğunluğu, demokrasiden nasibini almamış ve almayacak çapsızlıkta kadroların temsil ettiği , koyu muhafazakar-sert milliyetçi ideoloji bir kez daha satın almış, TBMM'ye yerleştirmiştir. 600 sandalyenin yüzde 65 küsurunu bu kalın blok oluşturmaktadır.

  • Ezici çoğunluğu muhafazakar, dindar ve sert milliyetçi olan bu toplumda solun, 200 yıllık şablonlar dışında düşünme aşamasına geçmediği sürece her zaman bir azınlık (ve mağrur ama  müzmin mağdur) olarak kalmaya devam edeceği gerçeği inkar ediliyor.

  • Toplumun tek sağlam siyasi hafızasına ve analitik zihniyetine sahip olan Kürtlerle stratejik ortaklık konusu hala ortak hareket şemasına dönüşmüş değil. Çünkü sol, dogmaların esiridir.

  • Demokratikleşme yoluna dönüşün, CHP'yi elinde tutan siyasi esnafın hegemonyası kırılmadan, ve CHP seçmen kitlesi bu acı gerçeği kavramadan mümkün olmadığı, bu seçimden sonra yaşanan trajikomediden sonra hala anlaşılmış görünmüyor.

  • Kimlik siyaseti ve siyasi kabilecilik temsil demokrasiyle buluşmada bir engel olarak değil, bir değer olarak görülüyor.

  • Paramparçalığı süren, önemli bir kısmı sadece Meclis'te ve başkentte ikbal peşinde koşan muhalefetin, 24 Haziran sonrası dönemde elinde hala anlamlı birtakım araçlar olduğu gibi bir optik yanılgı - veya hüsnü kuruntu - var. Bu yanılsama Kemalist cenahta özellikle yerel seçim hayalciliği şeklinde ifadesini buluyor. (Oysa, devlet mekanizmasını kendi iktidarını daimi ve mutlak kılma şeklinde dönüştürmüş mevcut ittifakın, muhalefetin kazanacağı belediyelere hayatı zehir edeceği gün gibi açıktır.)

  • Son nokta, kamusal tartışmanın olmazsa olmazı sayılan medyanın sahneden neredeyse tamamen silinmiş olmasıdır. Medyaya özgür-bağımız alan tanımayan bir rejimde alternatif demokratik hareketlerin yeşermesi ve kök salması imkansızdır. (Bakınız, Rusya)

Bu tespitlere katılmayanlara, 1930'lar Almanya'sını incelemelerini salık veririm.

Özellikle, Reichstag Yangını sonrasında Almanya'da muhalefetin paramparça, sıska halini, dağınık Sol'un ve Merkez'in liğme liğme edilişini de özellikle okumak gerekir.

Sanki aradan onlarca yıl geçmemiş gibidir.

Geldik KHK rejimine..

Kürtler, 'faşizm' mi diyor?

Bir bildikleri vardır.

Ve tarih, tekerrürlerden ibarettir.

George Santayana'nın deyişiyle, 'Geçmişi anlamayanlar, onu tekrar etmeye mahkumdur.'

Teşhis hayatidir.

Yanlış olduğu sürece, yöntem ve istikameti yanlış gösterir.

Gerçekler acıdır.

Onlarla korkmadan yüzleşmek, ve kabullenmek gerekir.

Stratejik zeka bu noktada şekillenmeye başlar.

Öyleyse, işbu şartlarda 'enseyi karartmayalım' demenin de bir anlamı yoktur.