Umut Özkırımlı
Ara 26 2017

Halk ve 696 Sayılı Yeni Türkiye üzerine düşünceler

Birkaç yazı boyunca Türkiye’nin yarı demokrasiden tam otokrasiye geçişinin arkasında yatan dinamikleri, özellikle de dönüşümün bugüne dek fazla dikkate alınmadığını düşündüğüm siyasi kültür boyutunu tartışmaya çalıştım.

Bu arada dönüşüme katkıda bulunan bazı aktörlere de değindim.

Ama henüz en önemli aktöre, demokrasinin kutsalına dokunmadım, yani “halk”a. Soru basit: Neden halkın ciddi bir çoğunluğu otokratik bir yönetimi destekliyor?

Ciddi bir çoğunluğu gibi muğlak bir ifade kullanıyorum çünkü son birkaç seçimde yaşanan usulsüzlükler nedeniyle AKP’yi destekleyen seçmen sayısını tam olarak bilemiyoruz. Kaldı ki çeşitli nedenlerle seçimlerde oy kullan(a)mayanlar da var.

Emin olduğumuz iki şey var. Bir, mevcut iktidarı destekleyen sayısı değişim isteyen sayısından hayli fazla. İki, iktidarı desteklemeyenler arasında da farklı nedenlerle susarak, boyun eğerek var olan düzeni dolaylı olarak meşrulaştıran, kalıcılaştıranlar var ve bunların sayısı da azımsanamayacak oranda.

Yukarıda sorduğum soruya beş şekilde cevap verilebilir:

1. Bu yönetimin kendilerini, inandıkları değerleri temsil ettiğini düşünüyorlar.

2. Kurulu düzenden çeşitli şekillerde faydalanıyorlar; yani çıkarları doğrultusunda hareket ediyorlar.

3. Desteklemezlerse başlarına gelebileceklerden korkuyorlar.

4. Değişimden korkuyor, istikrarı tercih ediyorlar.

5. Mevcut alternatiflere güvenmiyorlar; bu alternatiflerin daha iyi bir düzen vadettiğini düşünmüyorlar.

Elbette cevap bunların hepsi ya da herhangi bir kombinasyonu da olabilir.

Biz yine de olası cevapları kısaca ele alalım.

Birinci seçenek akla Adorno ve arkadaşlarının psikanalizden yararlanarak geliştirdikleri ‘‘otoriter kişilik” tezini getiriyor.

Nazi Almanyası ve Yahudi Soykırımı’na verilen desteği açıklamak için kullanılan bu tez içerik ve metodoloji açısından epey eleştirildiği için üzerinde fazlaca durmamıza gerek yok.

Öte yandan Türkiye’nin siyasi ve toplumsal hayatında önemli bir yeri olan (fiziksel ya da sembolik) linç kültürü ve bu kültürün yansımaları olarak görebileceğimiz 1934 Trakya Olayları, 6-7 Eylül Olayları, Çorum, Maraş, Sivas katliamları gibi örnekler düşünülerek otoriter kişilik kavramını pek de yabana atmamak gerektiği iddia edilebilir.

Daha tehlikeli olansa linç kültürünün son dönemde iktidar eliyle açıkça teşvik edilmesi.

Bu yazı yazıldığı sırada ilan edilen 696 sayılı KHK ile “Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın 15/7/2016 tarihinde gerçekleşen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden”lere cezasızlık getirilmesi bu yönde atılan son adım.

Sonuçları asla kestirilemeyecek kadar tehlikeli olan bu “iç savaş davetiyesi” başlı başına bir yazı konusu. Bunu not düşerek devam edelim.

İkinci seçenek iktidarı destekleyenlerin bundan bir çıkar sağladığı ihtimali. Bu da akla Alman tarihçi Götz Aly’nin ilk yayımlandığında epey ses getiren Hitler’s Beneficiaries: Plunder, Racial War, and the Nazi Welfare State (Hitler’den Faydalananlar: Yağma, Irk Savaşı ve Nazi Sosyal Devleti) başlıklı çalışmasını getiriyor.

Kitabına Göring’in “Birileri aç kalacaksa, bunlar Almanlar olmasın” sözleriyle başlayan Aly, Nazilere verilen toplumsal desteğin sadece ideolojik nedenlerle açıklanamayacağını, en az ırkçı propaganda kadar önemli bir faktörün ekonomik istikrar olduğunu iddia eder.

Alman ordusu farklı cephelerde çarpışırken işgal edilen ülkelerden ve katledilen Yahudilerin el konulan mallarından aktarılan gelir sayesinde sıradan Alman vatandaşı savaştan fazla etkilenmemiş, dolayısıyla yaşananları sorgulama gereği hissetmemiştir.

Bu tezin en azından AKP iktidarının ilk dönemi için geçerli olduğu söylenebilir. Daha önceki iktidarlardan devralınan ekonomik reform programına sadık kalınması, AB ile yakınlaşma ve küresel konjonktür gibi faktörlerin olumlu etkisiyle ciddi bir ekonomik kriz yaşanmaması seçmen desteğini anlamak açısından önemli.

Ancak bu faktör artık geçerli değil. Ekonomik göstergelerin kötüye gittiğini, yabancı sermayenin kaçtığını, (görece) istikrarın yapay yöntemlerle sağlandığını biliyoruz.

Erdoğan’nın rutin bir şekilde Merkez Bankası’nı hedef gösterdiği, dış politikada atılan adımların Türkiye’yi her geçen gün daha da yalnızlaştırdığı bir ortamda halkın rejimi ekonomik çıkarları gereği desteklediğini söylemek zor.

Bu tezi savunmaya devam etmek için halkın kandırıldığını ya da seçim öncesi dağıtılan birkaç çuval kömüre, gıdaya tav olduğunu varsaymamız gerekiyor, ki bu da çok anlamlı değil. (Eğer öyleyse yapacak fazla bir şey de yok zaten.)

Geriye üç seçenek kalıyor. Bunların ikisi bir şekilde “korku” ile ilgili ve muhtemelen cevabın önemli bir bölümünü oluşturuyor. Uzun uzun anlatmaya gerek yok.

Hukuk düzenini tamamen ortadan kaldıran bir OHAL sistemi, işinden atılan, pasaportları ellerinden alınan, sudan bile olmayan gerekçelerle hapse atılan ve aylarca hakim yüzü görmeyen yüz binlerce insan, nefes aldırmayan bir güvenlik mekanizması, hatta yurtdışına yollandığı söylenen suikast timleri…

Bu koşullar altında muhalefet etmek neredeyse imkansız. Seçim güvenliğinin olmadığı koşullar altında iktidar partisine oy vermemek de.

Korkunun başka bir boyutu da iktidarın kaybedilmesi durumunda yaşanması muhtemel gelişmeler. Özellikle İslamcı ve dindar kesimlerin sadece bu iktidar döneminde elde ettikleri kazanımları kaybetmekten değil, iktidar bir şekilde laik kesimin eline geçerse başlarına geleceklerden korktuğunu tahmin etmek güç değil.

Daha önceki yazılarımda anlatmaya çalıştığım cemaatçilik ve cemaatler arası kutuplaşma, hatta nefret, bu korkunun çok da yersiz olmadığını gösteriyor. İktidarı elinde tutmak bu anlamda hem iktidar, hem de destekçileri açısından varoluşsal bir anlam taşıyor.

Buna muhalefetsizliği de eklersek resim tamamlanıyor gibi. İktidarı desteklemiyorsanız elinizde AKP’nin İslamcı sosu az, milliyetçi sosu fazla bir versiyonu ile iktidara gelince Yunan adalarını “alacağını” iddia eden laik soslu milliyetçi versiyonu kalıyor.

Yani yemek iyi kötü aynı; sadece pişirilirken kullanılan sos farklı. Salçalı milliyetçilik mi istiyorsunuz, beşamel soslu mu?

Sonuç? Sonuç pek yok ya da en azından iç açıcı değil. Yukarıdaki kısa analiz, halkın ciddi bir bölümünün bu iktidar inandıkları değerleri temsil ettiği ya da “kendileri ve inandıkları değerler” açısından istikrarı sağladığı için destek vermeye edeceğini öngörüyor.

Geriye kalan kitle ise, ki buna iktidarı desteklemeyenler de dahil, korkudan hareket edemiyor; kimi her şeyi bırakıp kaçıyor. Otokrasiyle mücadele için gereken birlik duygusu ve bu mücadeleye önderlik edebilecek bir muhalefet zaten yok (olan muhalefet de hapiste).

Günümüz Türkiyesi’ni anlatırken sürekli Nazi Almanyası’ndan örnek vermemiz tesadüf değil. Bu tablodan olağandışı bir kriz – Afrin’e girmeye kalkmak, başka bir ülkeyle, örneğin Yunanistan’la savaşmaya kalkışmak, paramiliter gruplar aracılığıyla kanlı bir iç savaşı körüklemek – dışında bir çıkış yolu gözükmüyor.

2017’yi aratacağı belli olan 2018 için mutlu yıllar diyesim yok açıkçası.