Turhan Kayaoğlu
Oca 07 2018

Anadolu'da kadın: Onbin yıldır eş, anne, tüccar, kraliçe

Bir dostum anlatmıştı, Melih Cevdet Anday Çorum’a yaptığı bir gezide karşıdan gelmekte olan bir kadın görür. Kalın kaşları, kemerli burnu, aydınlık yuvarlak yüzüyle dimdik yürüyen bu kadından gözünü ayıramaz.

Kıpırdayan iri memeleri ve salınan kalçasıyla kadınlığıyla gurur duyan bir eda vardır yürüyüşünde ‘‘İşte” der Melih Cevdet ”işte, bir Hitit kadını!”

Anadolu’nun birçok yerindeki kazılarda bu tarife uyan onbinlerce kadın heykelcik ve figürine rastlanmıştır.

Bulunan taş levhalarda, duvar kabartmaları ve kil tabletlerdeki resim ve yazılar, takılar, yünlü dokuma kalıntıları ilk insan topluluklarında kadının ne kadar önemli bir yer tuttuğunu göstermektedir.

Arkeolojik buluntular yazının icadından ve yazılı metinlerden binlerce yıl daha eskidir ve insanlığın onbinlerce yıl önceki hayat şartlarını ve uğraşılarını yansıtarak tarihe ışık tutan en önemli kaynaklardır.

Yukarıdaki başlığı taşıyan kitabın yazarı bugün 96 yaşında olan profesör A. Muhibbe Darga, ülkemizdeki ilk kadın arkeologlardan. İnsanlığın ortak mirasına katkıda bulunan az sayıdaki Türklerden.

Anadolu'da kadın kitabının kapağı. Yazarı: Muhibbe Darga

Kitabı Emine Çaykara yayına hazırlamış. Darga’nın eski öğrencilerinin kendi uzmanlık alanlarıyla ilgili bilgi yüklü yazılarının da eklenmesiyle kitap eşsiz bir referans kaynağı haline gelmiş.

Şimdi kadın dünyasına ait bu hazinenin kapılarını aralayalım ve sayfaları çevirip on bin yıllık bir geziye çıkalım.
Anadolu’da Paleolitik Çağ’ın sonundan itibaren (M.Ö. 10.000) insanın yarattığı sanat eserlerinin ağırlıklı objesi kadın olmuş.

İnsanlık, kendi neslini ‘‘yaratıcısı” olan kadını kutsamış. Kadın göğüslerinden akan sütle mucizevi bir şekilde hazır besin üretiyor, bununla dünyaya getirdiği insanı besleyip büyütebiliyordu.

Tıpkı kendi içinden çıkardıklarıyla doğadaki tüm canlıları besleyen toprak gibi…

Kadın bedeninin genişleyip tekrar küçülebilmesi, yeni bir bedeni içinden çıkarabilmesi, belirli dönemlerde kanayan bedeninin ölmemesi, aksine sürekli yenilenmesi mucizeviydi. Tarihteki ilk inanç sistemi olan Ana Tanrıça -Magna Mater (Kibele) kültü böylece ortaya çıkıyor.

Neolitik Çağ’da (M.Ö. 9750-5500) Anadolu’da yaşayan insan toplulukları mağara hayatından yeni çıkmış ‘‘avcılık-toplayıcılık” tan kendisini besleyecek sulu tarıma henüz geçmiştir.

Doğada toplayıcılık görevini üstlenen kadın, günün birinde tohumun gücünü fark edip tarımı keşfetmiştir.

Neolitik Çağ toplumu, ”yaratan ana” kültüne şimdi üretim ve bereket kavramlarını da eklemiştir.

Çatalhöyük’te 2002 yılında ele geçmiş olan topraktan şişman bir kadın heykelciğinin karnında tohum tanesinin tespit edilmesi, kadınların toprak-tohum-bereket bağlamında yüceltildiğine ve sembolik olarak tanrılaştırıldığına dair düşünceleri kanıtlamakta.  
Neolitik döneme anaerkil toplumlar damgasını vurmuştur.

‘‘İnsanlığın ilk büyük toplumsal deneyimi” olan bu düzende, üretime katkı açısından bir maddi çıkar ve statü farklılığının, yani cinsiyetler arası bir efendi-köle ilişkisinin olmadığı sanılıyor.

Kadınla erkek arasındaki ilişki, koşulların gerektirdiği bir dayanışma biçimindeydi. Ortak inancın merkezinde olan ‘‘ana tanrıça” kulluk mantığının değil, sevgi ve şükran duygusunun sembolüydü.

Anadolu’da tuncun keşfedildiği M.Ö. 4000’lerin sonlarında madenden silah üretimiyle birlikte erkeğin toplumdaki konumu güçlenir.

Öte yandan madeni alet kullanımıyla tarımda verimlilik artar, değişen hayat kalitesi ve artan nüfusla birlikte 3000’lerden itibaren daha planlı ve büyük kasabalar, hatta kentler kurulur.

Neolitik dönemi niteleyen ”tarım devrimi”nden sonra insanlığın yaşadığı ikinci büyük toplumsal dönüşüm, Tunç Çağı’nda olmuştur.

Bu dönemde aşırı büyümenin sonucu olarak üretimde ”artı ürün” ortaya çıkar. Böylece ”takas” başlar. Takas işini köylerle kentler arasında gidip gelen kimi göçebe topluluklar üstlenir ve bunlar ilk ”tacir” sınıfını oluştururlar.

Bunun ardından yağmacı toplulukların yerleşik tarım kentlerini yağmalamaya başlamasıyla birlikte savunma önlemleri alınır, şehir duvarları kurulur,  erkeklerin oluşturduğu savaşçı bir sınıf ortaya çıkar ve siyasal örgütlenme gelişir.

M.Ö. 2000’lerin başında Asurlu tüccarlar Anadolu’ya yazıyı getirirler. Elde edilen o döneme ait yazılı belgelerden Tunç Çağı sonrası hayatı ve kadının topumdaki yerini anlamak daha mümkün hale gelir.

Bu belgelerden dönemin yerel beyliklerinin yerlerini Hititler’e bıraktığı, yönetimin ve inanç sistemindeki tanrısal hiyerarşinin giderek erkeklerin eline geçtiği görülür.

Hititler zamanında Asurlu tüccarler Anadolu’da, özellikle Kızılırmak boyund ‘‘karum” denen ticaret kolonileri kurdular.

Bu tüccarların kil tabletlere yazılmış mektuplarla birbirleriyle, yerli tüccarlarla ve eşleriyle yoğun bir iletişim içinde oldukları anlaşılmıştır.

Tüccar evlerinin bir odası genellikle iş mektupları, ticari belge ve sözleşmelerle dolu bir tablet arşiviydi.

Asurlu tüccarlar, Asur’da bulunan ve çoğunlukla ticari ortakları da olan karılarının yanı sıra, Anadolu’da oturduğu sürece yerli bir kadınla resmen evlenme hakkına da sahipti.  

Kayseri/Kültepe’de (Kaniš) bulunan tabletlerde dönemin evlilik ve boşanmayı düzenleyen aile hukukuna ait bilgileriyle de karşılaşıyoruz.

Bu bilgilerden evlilik kurumunun eşlerin tamamen eşit haklar sahip olduğu, ayrılma halinde var olan ve kazanılan malların eşit bölündüğü anlaşılıyor.

Hitit kanunlarının II. Levhasında zina, ensest ve sodomiye karşı çok sert yasalar vardı. Öte yandan kocası ölen bir kadın kayınbiraderiyle evlenebiliyordu. Böylece kadının geleceği garanti altına alınıyor ve servet de bölünmüyordu.
Boşanma belgeleri şehrin kralı ve veliahtı tarafından ”tanık sıfatıyla” onaylanıyordu. Boşanma hakkı iki tarafa da eşit olarak veriliyordu.

Anne çocukların vesayetini ve hatta bir miktar gümüş nafaka da alabiliyordu.

Anadolu’da gelişen bu eşitlik olgusunu o dönemdeki Babil ve Asur’daki Sami ırklarda görmek mümkün değil.
Bir mektupta Aššur rabi adlı tüccar babanın, Hititli karısından olma kızı Maganaki’ye yazdığı mektup dönemin ahlak ve değer yargılarını şöyle yansıtıyor:

Niçin bana böyle yazdın: ‘Mühürlü odayı açacağım ve biranın (mayalı bira) ekmeğini satacağım’. Evin zemin katı ve üst katı benim mühürümle mühürlü değil mi?

Rica ediyorum, ben gelinceye kadar, evin üzerindeki hiçbir mühürü açma ve dikkat et ki, mühürlerim el değmemiş kalsın.

Emiqtum-kadını (bakıcı, hasta bakıcı?) benim yanımdan kaçtı. Bugüne kadar gelmeye de geciktim. Senden rica ediyorum, şimdiye kadar dikkatle gözettiğin gibi (evi) dikkatle gözetmeye devam et, benim şahsımı/bizzat görünceye kadar.

Birçok kere sana kalay yolladığım halde, sana onu teslim etmemişler, bunun için sana hiçbir şey yollamıyorum. Bunlardan (kalayı) sana İkunum’un hizmetkârı ile yollayacağım.

Neden evde bir yabancının (erkek) oturmasına izin veriyorsun? Sen ki başka bir erkekle yaşamak için (evden) gittin. Eğer benim kızımsan, evi dikkatle gözetle, on gün içinde biz geliyoruz... Hediyeyi mühürle ve bir çift ayakkabı tokalarını da…

Başına buyruk ve oldukça sorumsuz bir kız. Eve erkek alan, istediği zaman başkasına giden bir erkek düşkünü! İlginç olanı, babası bu duruma  pek kızmıyor, tatlı-sert. Onun için malları daha önemli.

Kaniš’te yaşayan Hititli kadın Madavada’nın ticari aktiviteleri de ilginç. Bulunan sekiz tablette Madavada’nın tam bir tefeci olduğu ortaya çıkıyor.

Borç gümüş para veriyor, ödeyemeyenleri rehin alıyor ya da alacaklarını belli zamanlarda gümüş ya da tahıl olarak, kendi özel ölçü kabıyla tahsil ediyor.

Hititli kadınlar iş hayatında genellikle tarım işçisi, tahıl öğütücüsü ve sütçü olarak yer almışlar. Ülkenin önemli ticari malı olan yün dokumalar (Asur’a ihraç ediliyordu) kadınlar tarafından üretiliyordu.

Terzilik de önemli bir meslek koluydu. Ne var ki, tarım işçisi kadınlar erkeklere oranla yarı ücret alıyorlardı. ( 21. yüzyılda daha mı iyi?)

Toplumdaki en önemli kadın meslek grubu belki de hekim muamelesi de gören ebelikti. Doğum, kadın bir sandalyeye oturtularak gerçekleştiriliyordu. Üretmek doğal bir olaydan çok tanrıların koruyuculuğunda dinsel/büyülü bir olgu olarak algılanıyordu.

Çorum/Ortaköy’de 2004’de gün ışığına çıkan Hitit şehri Šapinuva’da bulunan arşivlerde Hitit kraliçelerini anlatan çok zengin belgeler bulunmuştur.

Mısır ve Mezopotamya’daki kraliçe kralın eşi, karısıdır, politik yetkisi yoktur. Hititli kraliçe ise, krala eşit, ülkesinde hükmetme yetkisi olan, dış politikaya doğrudan karışan, krallığın bağımsız kadın temsilcisidir.

Kadeš Savaşı’ndan sonra Mısır’la yapılan tarihteki ilk yazılı antlaşmada (M.Ö. 1280) Hitit kralı III. Hattušili’nin mühürünün yanında kraliçesi Puduhepa’nın mühürü de vardır.

Hitit kadınları başta kraliçeler olmak üzere, dinsel törenlerde ve bayramlarda en önemli rolü oynamaktaydılar.

Tapınaklarda hizmetkârlık yapanların yanı sıra kült uygulamalarını yöneten rahibeler grubu da vardır. Kraliçe baş rahibedir ve müzik, şarkılar, el çırpmalar ve bazen de dansın yer aldığı kurban törenlerinde hazır bulunur.

Kral ve kraliçeler ölünce yapılan “ölü kültü” ayinlerinde de kadınlar ön plandadır. Bu ayinlerde önce büyücü kadınlar ölünün ruhunun öteki dünyaya kimin götüreceğinden haber veririler.

Daha sonra şarkılar faslı gelir. Yedinci günde “ağlayan kadınlar”  gözyaşı döker, inleyip dövünürler.

Geç Hitit Çağı’ndaki (M.Ö. 1190-600) kadın tasvirlerine baktığımızda daha iddialı ve koket görünüşlü olduklarını görürüz.

Malatya/Aslantepe rölyeflerinin kraliçesi eteği saçaklarla süslü giysi içindedir. 9-8. yüzyıllara ait kabartmalarda kadınların püskülleri, ponponları, rozetlerle bezeli giysileri, başlıkları, küpeleri, bilezik, gerdanlık, halhal ve fibula (kemikten broş) gibi mücevherleri özellikle gösterilmiştir.

Bukleler, spirallerle bezenmiş saçları, rozetli zarif başlıkları ve ufacık ayaklarındaki hafif sandalları M.Ö. 2000’lerdeki OrtaAnadolulu hemcinslerinin ağırbaşlı, kapalı giysilerinin tam tersine, bu kadınların kişiliklerine ayrı bir zerafet katmaktadır.

Anadolu’daki Yunan uygarlığında kadının anlatıldığı ilk yazılı yapıt Homer’in İlyada’sıdır. Bilindiği gibi Truva Savaşı’na yol açan tarihteki ilk güzellik yarışması İda dağında yapılmıştır.

M.Ö. 800’lerdeki aile yapısı tümüyle ataerkildi. Kadın evdedir, çocuk bakar, yemek yapar, yün eğirir, kumaş dokurdu. Sabırlı, yaratıcı, zevkli ve kocasına sadık, “iffetli” olması gerekirdi.

Klasik Çağ’ın başlarından itibaren (M.Ö. 500’lerin ilk yarısı) Yunan toplumunda hekim kadınlar, sanatçı, özellikle de ressam kadınlar ortaya çıkmıştır.

İlkel eczacılık ve bitkilerle tedavi yöntemlerini bilen kadınların da saygınlığı vardı. Çok sayıda kadın da ayakkabıcı, çömlekçi gibi zenaatkâr kocalarının dükkanlarında çalışırdı. Kadınlar agoralarda pazarcılık da yapardı.

Trajedi yazarı Euripides’in anası pazarda sebze satan bir halk kadınıydı. Agoralarda para bozup değiştiren tefeci kadınlar da vardı. Çeşitli vazo resimlerinde ekmekçi dükkanlarında sırayla dizilip hamur açan kadınlar ve flüt çalıp onları şevklendiren genç kadınlara rastlıyoruz.

Kadınları “eğlence sektöründe” dansçı, çalgıcı, akrobat ve hokkabaz olarak görüyoruz. Bunlar “symposion” larda ücret karşılığında misafirleri eğlendiriyordu.

Klasik Çağ’da bir kadın için en yüksek ve onur verici iş rahibelikti. Devlet memurluğu sayılan bu görev “yurttaş kadınlara” verilirdi. Bunların çoğu evliydi. Rahibeler kurban yemeklerine, dinsel tören ve alaylara katılırdı. Gelecekten haber veren rahibeler de vardı.

Bunların en bilineni Delphi’deki “kahin kadın” Pythia’dır.
Kıta Yunanistan’a oranla İyonya kentlerinde ve adalarda kadınlar daha özgür ve ılımlı ortamlarda yetişiyordu.

M.Ö. 6. yüzyılda Samoslu Pythagoras, İtalya’nın Kroton şehrinde kurduğu okula kadınları da almış ve felsefe öğretmiştir. Soylu bir aileden gelen ve Helen dünyasının en büyük şairlerinden kabul edilen Sapho’nun Lesbos’da açtığı kızlar okulu da herkesçe bilinmektedir.
Kıta Yunanistan’da kadınlar devlet yönetiminde görev alamazlarken Anadolu’nun güneybatısındaki Karia krallığında memuriyet yapan kadınları, hatta kral naibi olan kraliçeleri görüyoruz.

Kral kocası ölünce yönetime geçen kraliçe I. Artemisia, donanmasıyla Yunanlılarla Persler arasındaki ünlü Salamis savaşına (M.Ö. 480) katılmıştır.

Kadınlar bazı Akdeniz ülkelerinde olduğu gibi Anadolu’da da erkekleri aralarına almadıkları bir şenlik düzenlemişlerdir. Thesmophoria denilen bu şenlikler sonbaharda yapılır ve tahıl ve bereket tanrısı Demeter’e adanırdı.

Üç günle dokuz gün arasında değişen bu süre içinde kadınlar bir kutsal alanda toplanırlar, belli ritüellere kesinlikle uyarak, evrenle ve bilinmezlikle bütünleşerek, dövünerek, sevinerek bembeyaz giysiler içinde bir araya gelirlerdi.

Şenlik yerine yavru domuzlar, adaklar, yılan ve kadın/erkek cinsel organı biçiminde çörekler, çam filizi, tahıl ve tohum götürürlerdi. Oruç gününde cinsel arzuyu bastıran çam filizleri üzerine oturur, daha sonra bereketin, verimliliğin ve doğumun artmasını simgeleyen ritüellerle müstehçen danslar yaparlardı.

Bayram süresince saf ve masum kalmalı ve dünyevi zevklerden uzaklaşılmalıydılar. Benlik kötülüklerden arındırılacak, beden kontrol altına alınacaktı. Kadınlar şenlik dönüşü orada yaptıkları gizemli törenleri kimseye anlatmazlardı.
Kimi yorumculara göre kadınlar bu şenliklerde erkeklere bir tür kafa tutmuşlar ve onlar tarafından cinsel obje olarak görülmelerine meydan okumuşlardır.

Bundan yaklaşık 2430 yıl önce “Me Too” hareketini başlatmış olan bu kadınlara aşk olsun!

---------------------------------
(x) Prof. A.Muhibbe Darga, YKY/2013
Yazılarıyla kitaba katkıda bulunanlar: Yrd.doç.Dr. Şengül G. Aydıngün, Emine Çaykara, Yrd.Doç.Dr. Erkan Konyar, Prof.Dr. Aygül Süel, F.Gülru Tanman, Prof. Hilke Thür, Dr. Elisabeth Trinkl.