Esra Yalazan
Haz 15 2019

Aşkın doğası, Marie Curie, Blanche ve Enquist

Kitabı okumaya başladığım zeytinli vadide, güneşin ürperen denizi usulca öptüğü noktaya bakıp, acaba kaç kadının, erkeğin, aşığın hikayesi anlatılmadığı için böyle yarım kalmıştır, duygusuyla iç geçirdim. 

Sevdiklerimizin hatıralarını canlı tutmak için hikayelerini her defasında biraz değiştirerek anlatırız. Böylece her şey o evrensel döngüsel hareketin içinde yeniden başlar. Birileri de bizi anlatsın, ömrümüzü hikayelerle uzatsın isteriz. Hikayemizin asla arzuladığımız gibi anlatamayacağını bilerek. Bu “eksiklik” hikaye etmenin tabiatıyla ilgili. 

Kadınların hikayesini onları tahayyül ettiği “gerçek” halleriyle anlatan yazar, ilk cümleyle aşkın doğasının anlatılamayacağı müjdesini veriyor; “Amor Omnia Vincit, aşk her şeyin üstesinden gelir”. Acı ironisiyle hemen kendini düzeltiyor tabii; “Öyle olmadığını biliyordu ama bir umut işte…Aşk her şeyin üstesinden gelir. Ya geçici bir varsayım ya da en derin acı olarak”. 

Acı, her şeye rağmen kendi hakikatinden kopartılıp tarif edilebilir ama yazarların asırlardır sonsuz kez “suistimal” ettiği aşkın doğasını açıklamak mümkün mü ya da gerekli mi? Duygularla, niyetlerle, olaylarla tam örtüşmeyen “gerçeği” yazma ısrarının kime ne faydası var? Yine de soruları, bir gün o cevabı ansızın keşfedecekmiş gibi sorma ısrarı da o anlatma çabasının bir parçası ve önemli. Şu soru da meşru değil mi? “Aşk tarif edilemez ama aşkı tarif etmeye teşebbüs etmezsek biz neyiz?” Ya korkudan aşık olma yeteneğini kaybedenler. Onları kim anlatacak? 

Duygu kırılmalarının tamamını kuşatan hakiki aşk, bezdirici ayrıntılara ihtiyaç duymaz zaten ama usta bir yazarın kaleminde iç sesleri, net soruları ve çelişkileriyle parlayabilir, kutsanabilir, hatta yargılanabilir. Edebiyatın önemli meselelerinden biri budur belki de. Başkalarının hikayelerini yorumlayarak ebedi kılma arzusu. 

Uluslararası pek çok ödülün sahibi Per Olov Enquist’le bu kitabı ‘Ölümün Mavi Işığı’ vesilesiyle tanıştığımda başka türlü bir sesi olduğunu farkettim. Evet hikaye trajedisiyle görkemli, biyografi ve kurguyu buluşturduğu için çekici, kadın, aşk ve ölüm üçgeninde dolaşıyor, histerik kadınların dünyasını da tasvir ettiği için merak uyandırıyor ama Enquist’in tercih ettiği anlatımın şiirsel ritminde onu bu türün yazarlarından ayıran tuhaf bir tılsım var. 

Kitapta, defterlerindeki notlarla sesini yüz yıl sonra duyuran  “histerikler kraliçesi” lakaplı Blanche Wittman ünlü nörolog Charcot’un hastası. Daha sonra iki Nobel ödüllü (Fizik-Kimya) bilim kadını Marie Curie’nin asistanı oluyor. Tarihsel bir anlatı bu ama yazarın sinematografik bakışı, kadınların içini görmek ve göstermek isteyen, onları “erkek” bilim dünyasının hoyrat adamlarından koruyan sesiyle derinleşen bir anlatı. 

Salpatriere 18.yy’da sekiz bin hasta ve mahkumlarıyla Avrupa’nın en büyük tımarhanesi. Yaşlılar, evsizler, dilenciler, zührevi hastalıklı fahişeler, felçliler, kronik hastalar, spastikler, akıl hastaları, vesayet altındaki çocuklar herkes oraya kapatılmış. Paris’te bir saray! Yazar göre “Aşktan zihni bulanmış kadınların toplandığı bir yer: Ahlakı bozulmuş, yaşlanmış, aşkı ararken umutları tarumar olmuş kadınların. Ortak noktaları buydu; aşk hepsine oyun oynamıştı, ihanete uğramışlardı”. 

Bazı nevrasteni hastalıklarını (Charcot Hastalığı) teşhis ve analiz etmesiyle ünlenecek Profesör Charcot Blanch’a tuhaf bir şekilde bağlanıyor, nerdeyse adanıyor. Onun üzerinde herkesin izleyebileceği “histeri deneyleri” yapıyor. 

Yazar, Blanche’ın defterlerindeki lirik cümlelerin arasına girip okura soğuk gerçeği hatırlatıyor:

“Blanche sevgisilisini öldürdü, Profesör Charcot’yu, 1893’de. Birkaç yıl sonra hastaneden ayrıldı, 1897’de, Polonyalı fizikçi Marie Skodlawska Curie’nin yanında iş buldu. İlk görevi uraninitle çalışmaktı. Bu mineralden yayılan ışının ne olduğunu bilinmiyordu. Blanche ampütasyon olmak zorunda kaldı, en sonunda bacaksız kaldı. İlk ampütasyondan ölümüne kadar Soru Kitabı’nı yazdı. Blanche ile Marie hakkında bir kitap. 

Enquist, sanat, bilim, aşk ve ölüm arasındaki görünmez bağları, gerçek “kahramanlarla” resmederken, hikayelerin nasıl kurguladığını da okura göstermek istemiş. Sevdiği kadınların hikayesine sahip çıkarak ölüm ve aşkta eksik kalmaya  mahkum boşlukları doldurmak istiyor sanki. 

Yazar-anlatıcı başta okuru uyarıyor; “Blanche Wittman geride, ancak otuzlu yılların sonlarında keşfedilen, üç not defteri bıraktı. Defterlerin tamamı hiçbir zaman kamuya açılmadı. Marie Curie anılarında Wittman’dan hiç söz etmiyor, diğer pek çok şeyden söz etmediği gibi”. 

Peki Enquist’in, “o üç not defterinin dışındakiler kurgu” uyarısıyla yazdığı bu hikayenin temel meselesi ne? Aşkın yıkıcı yanıyla baş etmeye çalışan kadınların “karanlık odalarını” gösterme, onları anlama gayreti mi? Blanche ve Marie Curie hakettikleri gibi hatırlansınlar diye onları kurgulamak istemiş olmalı.  

 “İnsan yalnızca gerçekten cesaret edemediğinde yazar ya da sınırlarını aştığında” diyor. Blanch’ın deyişiyle “hayalet aşkların” ruhunu da kavramaya çalışıyor. 

Hastaneden çıktıktan sonra iki bacağı ve kolu kesilen Blanche’ın defterine yazdırmış; 

“Sol kolum çoktandır yerinde yok, acımıyor artık, ama okşamaları hatırlıyor. Hayalet ağrıların karşıtı olarak düşünüyorum bunu hep ve hayalet aşk diyorum. Yalnızca okşamaları değil, okşayan teni de hatırlıyor. Bir seferinde Profesör Charcot’ya söyledim bunu, sanki onu suçluyormuşum  gibi uzun süre baktı bana, artık el yok, ama anılar duruyor”. 

Enquist, insan ruhunun dehlizlerinde dolaşmayı, trajik hayat hikayelerinin görünmeyen yüzüne, tarihsel anlatılarla hissedilemeyene, aşkı hiç yaşayamamış olanların acısına dokunmayı seviyor. En derin çaresizliğin ortasında bile her şeyin mümkün olduğunu düşünebilen kadınları yazmayı da. Marie ve Blanche’ın yeni yüzyılın büyük şiirini yazdığına inanıyor. 

Blanche son ampütasyonundan sonra zamanının sonunu yatakta geçiriyor. Marie Curie ona tekerlekli bir sandık yaptırıyor. Blanche kesilmekten kurtulan sağ eliyle onu yazıyor. Marie’nin hikayesiyle kendini tamamlıyor. Anlatıcı, kendine ve okura onun aracılığıyla Marie Curie’nin ölümcül olan son aşkı için neden her şeyi - saygınlığını, kariyerini, mutluluğunu - mahvetmeyi seçtiğini soruyor. Muhtemelen onu mahvetmek isteyeceği yakıcı bir aşkı yaşamadan ölmemek, kocası Pierre gibi varoluşun kıyısında kalmamak için. 

Yazarın aşkın tarif edilemez doğasına ilişkin yorumlarını Marie Curie’nin hikayesiyle okumaktan rahatsız olmadım doğrusu. Tersine “erkekliğin” edebiyatta, bilimde, sanatta kalınca çizildiği bu çağda, Enquist’in merhametli yaklaşımını sevdim. O figürleri romanının kullanışlı malzemesine dönüştürmemiş, tersine anlamlı sorularla düşünmeye davet ediyor: 

“Marie hayat doluydu. Blanche’a yakınmıştı Marie: Niçin bütün erkekler hayat dolu kadınlardan korkuyor, gücü ölümle karıştırıyor ve kaçıyor? “Doğru” demişti Blanche. “Sen güçlü değilsin ama hayat dolusun, bunu anlamayanlar için felaket korkutucu bir şey”. 

Marie Curie, eşi Pierre’i trafik kazasında genç yaşta kaybettikten sonra uzun bir sessizlik ve yas süreci yaşıyor. Sonra bir gün eski aile dostu, mutsuz evliliğin içinde boğulan Paul’ü farkediyor. Ne olmuştu, diye soruyor anlatıcı. “Yavaşça sokulan neydi? Külliyen yasak olanın cazibesi mi? Ya da nerdeyse her zaman kendisinin de arzuladığını bildiği birinin şöyle bir gözüne çarpması mı?”. 

İnsanın birini ansızın hissetmesini sağlayan, yaşama sevincini hatırlatan o büyülü şey ne? Aşkın tarif edilemezliği cevapsız soruların netliğinde saklı bana göre. Paul’e doğru çekilişinin “göze çarpmaktan” daha dehşeti bir uyanış olduğunu Curie’nin hikayesini okuyanlar ya da filmi izleyenler bilir. 1910’daki kayıtlara sadık kalarak ironiyle özetlemiş; 

“Paul Langevin’in saygıdeğer araştırmacının, nükleer fizikçinin dört çocuk babasının, evliliği, mutlu yuvası, Skodlawska adında yabancı bir kadının marifetiyle yerle bir oluyor. Yahudi! Yahudi Dreyfus karşısında  uğranılan ulusal ve trajik yenilgiden sonra Fransa’ya yeni bir saldırı ve Yahudi Dreyfus’un koruyucularının yeni bir zaferi!” 

Marie’nin Paul’le yaşadığı yasak aşk, ona yazdığı mektupların (Karısını nasıl terketmesi gerektiği talimatlarını da içeren) Fransız basının eline geçirmesi, çirkin bir şekilde kullanılması, bu nedenle ikinci Nobel ödülünün iptalinin talep edilmesi, İsveçlilerin bile onu aşağılanması, Fransa’da bu gazetelerin ödül hakkında tek bir satır bile yazmaması, gönüllü sürgünlüğü hikayenin az çok bilinen gerçekleri. 

İsveçli yazar Enquist, muhalif duruşuyla da tanınıyor. Nobel komitesini, dönemin ahlakçı kimliklerini, adaletsiz, ataerkil, baskıcı sistemi eleştirmesi şaşırtıcı değil. Edebiyatını sıradanlıktan kurtaran, aşkın tutkulu uçurumlarından karanlıklara yuvarlanışını görebilen derin sezgisi. Cezanın, geçmiş yükünün, suçluluk duygusunun, gelecek hayalinin, lüzumsuz sorgulamaların, “mutluluk takıntısının”, katı gerçekliğin olmadığı özgürleştirici aşkın gücüne inanması ve bunu yazma biçimi. 

“Aşktan ışık sızar ya da karanlık. Sevenler ışıklarını paylaşırlar ya da karanlıklarını; aşktan hayat çıkar ya da ölüm. Aşk anlamak için değildir” dediğinde, onu tarif etmenin güçlüğünden ziyade resmin tamamının belirsizliğine sokulduğu görülüyor. Aşkı anlamadan yaşamanın karşılığı, o sezgisel manayı, ölüme benzeyen o “mavi ışığı” hissedişte.   

İki aşığı Paris’te buluştukları odada hayali konuşmalarını dil maharetiyle yazmış:

“Bu yasak dairede sıcak, gizemli bir şey vardı, sıcak bir denizde yüzüyormuş hissi veren bir şey, sıcak sularda salınıyormuş hissi veren, hayır fetüs zarıyla sarmalanmış dinleniyor gibi, döl yatağındaki fetüs gibi…Böyle düşünülebilir miydi?… Aynı zamanda, kendini ikna etmeye çalışıyordu, şu an yaşadığı büyük bir şey değil miydi. Yalnızca masum çocuklara görünen hayatın derin anlamı. Benim gibi diye düşündü Marie… Paul’e anlatmaya çalıştı, ama Paul’ün sürgün yaşamanın nasıl bir şey olduğunu anlamayacağını biliyordu, hiç durmadan bir çeşit döl yatağı aranıldığını, hayatın ortasında ya da nerede olunursa olunsun!.. Sanki hep sılanın yolunu bulmaya çalışır gibi, ana rahminin. Anladı mı? Nerede olursa olsun! Her zaman!”. 

Marie Curie’nin ölümcül aşkı Paul bunu anlamadı elbette. Ama kadınların trajedilerini, mücadelelerini, sürgündeki hallerini,  sevme hakkını savunmalarını, sonsuzlukta kaybolma arzularını, arayışlarını, bazen yenilgiyi tevekkülle kabul edişlerini, isyanlarını, aşkın ölümü aşan gücünü bazı erkeklerin, bazı insanların yeterince hissedemediğini zarafetle hissettiriyor. Hikayeleriyle onları yeni yüzyıla hediye ediyor. Her zaman yaşasınlar, kendilerini anlatmaya yeniden başlasınlar diye. 

Enquist’in aşkın tarif edilemez doğasına dair sırrı bu; Aşkı her defasında yeniden keşfetmenin korkunçluğunu, kolu bacağı kesilmiş, “aşkın eziyet dersini almış ve en gizli sırlarına ermiş olan” gerçek bir karaktere anlattıracak cesarete ve derin edebiyat sezgisine sahip olması. 

 

* Ölümün Mavi Işığı - Per Olov Enquist  / Everest Yayınları 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.