Esra Yalazan
Oca 28 2018

Bosnalı gençlerin bakışıyla savaş: “Ve sonra ateş etmeye başladılar”

Gerçeğin şiddet, inkar ve yıkımla ortadan kaldırılamayacağını, en iyi ona zamanın sabrıyla inanlar anlatır. Tarih bize olup biteni sonradan gösterdiğinde, güncel bir sorun ve sıkıntı olmaktan çıkan hadiseler, uzak ve değiştirilemez bir geçmişin parçasıdır artık. 

Bugünden geriye doğru bakıp savaşları ve neden olduğu felaketleri hakiki nedenlerinden kopararak hatırlamak, bizi hem kurban hem de suçlu yapıyor. Bu da başka türlü bir yük ve tuhaf bir biçimde aynı zamanda rahatlık aslında.  

Savaşın yaşandığı o taze "şimdiki anda” korkunun, öfkenin, acının, kaygının, çaresizliğin çığlıkları her an her yerde işitilir ama zaman o sırada düz bir çizgidir. Tek boyutludur. Gerçeğin çıplak halini gösterecek bir derinliği yoktur. 

Ancak farklı yöntemlerle yeni nesillere aktarıldığında tarihin bir parçası olur. Ve hakiki önemine kavuşur. Kierkegaard’ın meşhur söylemiyle, “Hayat sadece geriye dönüp bakıldığında anlaşılabilir ama geleceğe doğru bakarak yaşanmalıdır”.  

Felaketlerin orta yerinde sıkışıp kalan insanın o an yüzünü geleceğe dönmesi pek kolay değil. 
Sonradan romanlara, filmlere, masallara, ağıtlara konu olan savaş hikayelerindeki (estetize edilmeyenler) katı gerçeklikle karşılaşanlar, geçmişi anlayarak geleceği yeniden nasıl inşa edebileceklerini tasavvur edebilirler. 

2015’de Nobel edebiyat ödülünü alan Svetlana Aleksiyeviç,  “Kadın Yok Savaşın Yüzünde” adlı kitabında, savaşı silahların, generallerin, erkeklerin sesinin tahakkümünden kurtarıp kadınları konuşturmuştu. 

Kadın savaşının kendi sözcükleri, renkleri, kokuları, ışıkları ve duygu evrenleri olduğunu hatırlatmıştı; 

“Kahramanlara ve akla hayale gelmez yiğitliklere yer yoktur bu alıntılarda, insanlık dışı insan işleriyle meşgul insanlardan söz edilir sadece. Üstelik bu hikayelerde yalnız (onlar!) insanlar değil, toprak, kuşlar, ağaçlar da acı çeker. Bizimle birlikte yeryüzünde yaşayan kim varsa. Acılar kelimesizdir ki daha da ürperticidir bu”. 

Aleksiyeviç, “duyguların ve ruhun bir tarihi” diye tanımladığı, ülkenin resmin tarihine karışarak kaybolan o sesleri, konuşmaları dinledi, kendi dilinin süzgeçinden geçirip yazdı. Yeni bir “edebi tür” denemişti. 

Lynne Jones’un Bosna Savaşı’nın çocuk ve yetişkinleriyle yaptığı görüşmelerden oluşan kitabı “Ve Sonra Ateş Etmeye Başladılar”ı okurken, bizi kendi sınırlı tecrübelerimizin dışına çıkmaya zorlayan bu tür kitapların, kelimelerini yitiren acılara ulaşmanın ne kadar kıymetli olduğunu düşündüm. Hatırlayarak anlatıyor, yaratıyor ve o farkındalıkla geleceği şekillendiriyoruz çünkü.  

Lynne Jones, Orta Avrupa’nın çatışmadan etkilenen bölgelerinde çocuklarla yaptığı çalışmalardan ötürü Britanya İmparatorluk Nişanı’yla ödüllendirilmiş bir psikiyatr. 

Bosna Savaşı sırasında (1998) 40 Sırp ve Müslüman çocukla görüşen Jones, 20 yıl sonra çocukların nasıl birer yetikine dönüştüklerini anlamak için tekrar Bosna’ya dönüyor.

Jones bir edebiyatçı değil ama bütün görüşmeleri - çocukların kendi sözcükleriyle konuştukları bölümler hariç - hikaye etmeyi tercih etmiş. 

Kitabı dörde ayırmış; İlk bölümde her iki tarafta çatışmayı temsil eden çocukların hikayelerini birbirleriyle ilişkilendiriyor. 
İkinci bölümde, savaşın etnik kimliği nasıl açığa çıkardığını ve çocukların kendileri ve komşuları, içinde yaşadıkları toplum ve ülkeleri hakkındaki algılarını nasıl değiştirdiğini inceliyor. 

Üçüncü bölümde, savaş sona erdikten iki yıl sonra psikolojik ve sosyal sağlığı üzerindeki etkisine bakıyor.
Son bölümde, savaşın kalıcı etkisini araştırıyor. Ergenlikten genç yetişkinlere dönüştükleri dönemdeki çatışma hakkındaki değişen anlayışlarını değerlendiriyor. 

Hikayeler tahmin edilebileceği gibi yer yer sarsıcı ama muradı vahşetin, şiddetin, acının altını çizmek değil, tersine hikayeleri çocukların bakışıyla çoğaltarak geçmişle nasıl başa çıkılabileceğine, yas sürecinin önemine, hayata tutunma umuduna ve cesaretine işaret ediyor. 
Her zamanki gibi en ağır bedeli, askeri ve siyasi müdahaleleri yapanlar değil de çocukların ve gençlerin ödediğini hatırlatarak tabii. 

Jones’ın yıllarca uğraştığı bu çalışma bir kaç nedenle pek kolay değil. Savaş bölgesinde korkunç acılara maruz kalmış çocuklar ve ailelerle konuşurken, bir ‘Batılı’ olarak aynı zamanda bombardımana ortak olan ‘NATO’yu temsil ediyordu ve bu anlamda bazılarının güvenini kazanmak kolay olmamıştı. 

Çocuklar ya da ağır travmalı gençler, duygularını yetişkinler kadar rahat ifade edemiyorlardı. Ve bunların ötesinde korkunç bir zulme maruz kalmış farklı etnisitelerin mağduriyetlerini karşılaştırarak yazarken, bir bilim insanı olara tarafsız kalma çabası da vardı kuşkusuz. 

Okuduklarım arasında beni en çok etkileyen ve düşündüren, savaş deneyimleri arkadaşlarının ve yakın çevresininki kadar kötü olmadığı halde en çok mutsuz olan kız çocuklardan Lijiana’nın başına gelenleri sorgulama biçimi ve yakıcı çelişkisi oldu:

“Tanrım, dünya neden bu kadar zalim, neden kaderimizi karanlık güçler yazdı ve hiçbir suçu olmayan çocuklara en büyük talihsizlikleri yaşattı, merak ediyorum”. 

O bütün bu olanları anlamlandırmak istiyordu aksi takdirde hayatın içi boşalacaktı. Savaş kaygısı ve travmaları evet korkunç ama insanı “hiçleştiren” o boşluk duygusuyla baş edebilmek çok zor. 

Aynı görüşmede iki farklı karara varıyor Lijiana. Önce kaderci bir yaklaşımla ve tevekkülle kabulleniyor. “Hepimiz bir sürü şeyi özlüyoruz, bir şekilde sıkıntılı ve gerginiz ama ne yapalım? Yaşamaya devam etmek zorundayız. En önemlisi, insanlar bir hiç uğruna ölmedi ve gerisi zamanla gelecek”. 

Bir süre sonra cevap alamadığı soruları tekrar düşündüğünde önce savaşlarda nasıl hayatta kalındığını anlamak için okuyup öğrenmek istiyor ama sonra televizyon izlerken şunu keşfediyor; 

“Savaş bitti ama hiçbir şey çözülmedi. Herkes önceden yaşadığı yere dönmek istiyor. Görünüşe bakılırsa onca insan bir hiç uğruna öldü, çünkü sürekli bir şeyler söylense de tekrar birlikte yaşamaya devam edeceğiz gibi görünüyor”. 

Savaşta işkenceye, en yakın arkadaşlarının vahşi ölümlerine, ailelerinin tutuklanmalarına, kamplarda esir düşmelerine, evsizliğe, yurtsuzluğa, kimsesizliğe, göçe maruz kalmış gençlerin ve tanık  olanların “Bir hiç uğruna ölmek”le “Bir hiç uğruna ölmemek” arasına sıkışan çaresizliği, suçluluk duygusu yaralayıcı ve zamansız. 

Bütün felaketlerin ardından insanlık suçu işleyenlerin, insanın kutsal yaşam hakkını ve onurunu çiğneyenlerin “Savaşın bir hayatta kalma ve kendini savunma meselesinden” ibaret olduğuna inanmaları ve sıkça görüldüğü gibi yıllar sonra itiraf etmeleri kayıpları asla telafi etmez. 

Ama bu türden çalışmalar hiç değilse her savaşta en ağır bedelleri ödeyen çocuklarla, gençlerle hayat arasında bir umut köprüsü kurar. 

Jones, “Bunları yazarken, en az iki milyon Suriyeli çocuk devamlı korkunç bir şiddete ve açlığa maruz kalıyor, sevdiklerini ve evlerini kaybediyor, zorla evlendiriliyor, işkence görüyor, tecavüze uğruyor ve zorla çalıştırılıyor” diyordu. 
Ben bunları yazarken artık bizim de dahil olduğumuz “Ortadoğu cehenneminde” Jones’un hatırlattıkları aynen devam ediyor.  

Gorajdeli ve Foça’lı gençlerin savaştan ders almayan insanlığa rağmen öğretecekleri var; “Onların hikayeleri savaş, adalet, kimlik ve insanların travmatik olaylar tepkileri hakkında basmakalıp fikirlerimizle yüzleştiriyor…
Soykırım ve yıkımın gölgesinde büyümelerine rağmen, yaşama gücünü korumanın mümkün olduğunu gösteriyor”. 

Jones, şiddete en fazla maruz kalan ve en kötü deneyimleri yaşayan çocukların, başlarına gelenleri anlamaya en çok ilgi gösterenler, olduğu sonucuna varmış. 

Bu sonuç, savaşın gerçekte ne olduğunu bilmeyen, hissedemeyen, anlamayan, ona maruz kalan insanlarla düşünsel, duygusal bir bağ kuramadığı için sistemin, toplumun kendisine dayattığı baskıya boyun eğenlerin ezberlenmiş hamasi tepkilerini de iyi açıklıyor.

Ve Sonra Ateş Etmeye Başladılar (Bosna Savaşı’nın Çocukları) - Lynne Jones / hepkitap

kitağ

 

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar