Cezayir’de bir kitapçının-yayıncının hikayesi: 'Zenginliklerimiz'

Arkadaş evinde  uyandığım sabah lise yıllarında okuduğum Montaigne’in denemelerini buluyorum. Sabahın tazeliğinde, ilk yaz, limon çiçeği, iğde ve çocukluk hatıralarımı çağıran o tanıdık yosun kokusu var.

Doğrusu, bu yazıyı belirsiz bir zamana bırakıp ıssız bir plajda “Yabancı” gibi durup hiç konuşmadan öyle denize baka kalmak, Albert Camus’nun meşhur kahramanı gibi Mersault gibi güneşin altında hiçbir şeye aldırmadan sayıklamak istiyorum: “Hayat yaşamak zahmetine değmeyen bir şeydir… İnsan mademki ölecektir, bunun nasıl ve ne zaman olacağının önemi yoktur”.

Sonra hayatın basit, insanın karmaşık ve çok zor olduğunu düşündüğüm kısacık bir anın içinde usulca genişliyorum. Kıskanmaktan, öfkelenmekten, aidiyetten, sahiplenmekten, aşağılanmaktan, hınç duygusundan azade bir yaşam tasavvuruyla, eprimiş kitabı açıp üstadı okuyorum:

“Kitaplar yaşlılığımda ve yalnızlığımda avuturlar beni. Sıkıntılı bir avareliğin baskısından kurtarır, hoşlanmadığım kişilerin havasından dilediğim zaman ayırıverirler. Fazla ağır basmadıkları, gücümü aşmadıkları zaman acılarımı törpülerler. Rahatımı kaçıran bir saplantıyı başımdan atmak için kitaplara başvurmaktan iyisi yoktur, hemen beni kendilerine çeker içimdekinden uzaklaştırılar”.

1572’den 1591’e kadar ömrü boyunca yazarak hayatı ve kendini anlamaya çalışan Montaigne, “Benim kitabımı yaptığım kadar kitabım da beni yaptı” der.

Ondan beş asır sonra okuma eylemi ve kitap kültürü üzerine yazan Alberto Manguel, ‘ideal kütüphane’ tanımlası yaparken, her kitabın kendi vaadini içinde taşıdığını ve bir başka kitapta yankısı olduğunu yazdı. Evet, her okur ideal kütüphanesini, kitaplarla ilişkisini kendi varlık bilgisi ve tecrübesiyle kurar, gerekirse yine kendi gücüyle yıkar.

Ben de ‘kitabı’ her anlamıyla - aynı zamanda bir arzu nesnesi olarak - seven her okur gibi hakkında düşünmeyi, yazmayı seviyorum. Daha evvel yazmıştım;

Okumaya yeterince vakit ayıramadığınız için suçluluk duygusuyla baka kaldığınız kütüphaneniz, geçmişi, bugünü ve geleceği içinde barındıran sürprizli bir zaman tünelidir. Bir tür aç gözlülükle alıp yığdığınız kitaplar ‘ağırlıklarıyla’ baskı yapsa da orada gömülü olan hazinede nelerin saklı olduğunu hissedersiniz.

Sayfaların kenarlarındaki tuhaf notlar, arada kalan sinema biletleri, altını neden çizdiğini hatırlamadığınız cümleler, çok eskilerde kaldığınız bir güne götürür bazen. Belki çoktan hafızanın derinliklerinde saklanan ılık bir yaz hatırasına, bir sabah yürüyüşüne, kederli bir akşamüstüne, sevdiğinizle birlikte ilk yeşil eriği ısırdığınız bir ana ya da deniz kenarında sade bir kır evi tahayyülüne…

Kitaplarından vazgeçemeyen insanlar, kelimelerle tutundukları hayallerinden, hatıralarından kolayca vazgeçemezler. Onlardan uzaklaşınca ölecek gibi hissetmeleri, derin bir kalp ağrısı çekmeleri bundandır. Kendilerine yeri doldurulamayacak güçlü bir duyguyu hatırlatan kitabı kaybetmektense değerli bir eşyalarını kaybetmeyi tercih edebilirler.

Tuhaf bir biçimde o ‘kitabın’ varlığı, bazen okumaktan daha önemli hale gelir. Ve böylece bazen bir kitaptan kurtulmanın ona sahip olmaktan çok daha zor olduğunu kavrarız. O vakit, bir daha kapağını açmayacağımız kitapları saklama sebebini kendimize sormaktan vazgeçeriz zaten.

Bunları hatırlamama neden olan Cezayir doğumlu yazar Kaouther Adimi’nin bol ödüllü kitabı ‘Zenginliklerimiz’, Albert Camus ve Antoine de Saint-Exupery gibi sonradan ünlü olacak yazarların yazma macerasına yön vermiş yayıncı ve editör Edmond Charlot’nun 1936’da Cezayir’de açtığı kitapçı hakkında bir roman.

Aslında bir kitapçıdan çok daha fazlası; Yoksul halkın, öğrencilerin, gençlerin kitap ödünç aldığı bir kütüphane, sanat galerisi, dönemin entelektüel çevresinin ve muhalif Cezayirlilerin buluşma noktası, zaman içinde Paris’te de uzantıları olacak bir kültür merkezi.

Yazar, bugünü, Cezayir’in 1930’lu yıllarını ve sonraki işgal dönemleri arasında gezinmeyi tercih etmiş ama romanın ana iskeletini Edmond Charlot’nun günlük anlatımı üzerine inşa etmiş. Tarihsel bir anlatının kurmacaya dönüştürülmesi fikrinden pek hoşlanmasam da bu defa rahatsız etmedi. Adimi, kitap tutkusunu ve Cezayir tarihinin sömürgeci bakışını eleştirel, basit bir anlatımla aktarırken okuru, özel ve bir hikayeyi izlemeye davet ediyor. Sonundaki nota eklemiş:

“Arşivleri kurcalamakla geçen bir yıl. Charlot’nun arkadaşlarıyla buluştum. Kitaplar, söyleşiler, belgeseller hatmettim. Edmond Charlot’nun anılarına daldım, şuaradan birkaç kelime, buradan birkaç cümle aldım, onları ilmek ilmek işledim, hayal ettim”.

Kitabın anlatıcısı dönemin direnişçi halkını da temsil ediyor aynı zamanda. Olup biteni, hafızası hikayenin toplamından ibaret olan şehrin sakinlerinin anlatımıyla izliyoruz.

“Sokakları tırmanacaksınız; hiçbir zaman kilitlenmeyen ağır, ahşap kapıları iterek açacak, sendikacıları, sanatçıları, askerleri, öğretim görevlilerini, isimsizleri, çocukları yok eden kurşunların duvarlarda bıraktığı izlere dokunacaksınız. Güneş yüzyıllardır başkent Cezayir’in teraslarına doğuyor ve bizler, yüzyıllardır aynı teraslar üzerinde cinayetler işliyoruz…  Fakat siz, yüzünü güneşe dönen sokaklara gireceksiniz, değil mi?

Sonunda eski adı Charras sokağı olan Hamani Sokağı’na varacaksınız, ama zorlanacaksınız, çünkü bazı numaralar artık yok. Vitrindeki yazı karşılayacak sizi: ‘Okuyan bir insan, iki insan eder.’. Dünyayı sarsan büyük Tarih’in, ama aynı zamanda da bir insanın, 1936 yılında, henüz yirmi bir yaşındayken Vraies Richesses kitabevini açan Edmond Charlot’nun küçük tarihini okuyacaksınız”.

Charlot’un küçük ama önemli tarihini oluşturan hayat hikayesini, uzun yıllar sonra o kitapçıyı yıkıp çörekçi yapmakla görevlendirilen, kitaptan, okumaktan korkan Ryad’ın çöpe atmak üzere olduğu kitapların arasından düşen bir nottan öğreniyoruz;

“Kitapçı, yayıncı; Camus, Roy, Fouchet, Kessel, Robles, Gide, Garcia Lorca’nın ilk kitaplarını basmıştır. İşgal altındayken özgür Fransa’nın yayıncısı olur. …Giono’dan, yazdığı kitaplardan birinin adını kullanmak için izin aldıktan sonra kitabevini açar, seferberliğe katılır, kitapevinin yönetimini bırakır. 1940’da yönetimi tekrar devralır. Barberrouse cezaevine atılır. Ev hapsinde tutulur, sahibi olduğu diğer kitabevine 1961’de plastik bomba saldırısı düzenlenir ve bu saldırı sonucunda tüm arşivini kaybeder..Montpellier yakınlarında bir kitabevi açar, kör olur, 2004’de ölür”.

Adimi, “kahramanı” Charlot’nun günlüğünü roman için kurgulasa da sert gerçekliğiyle çarpan bir hikayeden yola çıktığı için basit anlatımıyla okuru ikna ediyor. Muradı, katmanlı akışın yanısıra insanın kitapla saplantılı ilişkisini hissettirmek, farklı kuşakların okuma alışkanlıklarını mukayese etmek, zor koşullarda bedel ödeyerek işini yapan bir yayıncının tutkulu macerasını dünyaya hatırlatmak ve kitabın “ebedi” ve sürprizli yolculuğunun izini sürmek.

Yazmaktan ziyade yayımlamayı, biriktirmeyi, keşfettirmeyi, yazı sanatı aracılığıyla bağ kurmayı seven Charlot’nun edebiyat tanımına dair vurgusu hala tartışılıyor.

“17 Aralık 1938

Bugün müşteriler hala ödül alan kitaplarla ilgileniyor. Yeni yazarlar keşfetmelerini ve Camus’nun ‘Tersi ve Yüzü’nü almalarını sağlamaya çalıştım, ama hiç umurlarında olmadı. Ben edebiyat diyorum, onlar başarılı yazar, diye cevap veriyor”.

Restoran işletmeciliğinin kitap satmaya tercih edildiği bir vasat yaşam tarzını işaret edilmesinin ilk bakışta algılanamayan daha derinlikli bir sebebi var; Savaşla, sömürgeyle, din, dil, ırk ayrımcılığıyla daralan bir dünyada, ölüm karşısındaki beyhudeliği kelimelerin gücüyle aşmak. Gök kubbede kuyrukları birbirlerine dolanan sahipsiz uçurtmalar misali dolaşan sahipsiz kitapların maceralarını onları sevme ihtimali olan okurla paylaşmak. Ve faşizmin her türlüsüne yazı eylemiyle karşı koyma çabasını hatırlatmak:

“16 Eylül 1961

Kitapçım olduğu gibi yağmalandı. Her şeyi ama her şeyi kaybettim: Camus’nun okuma notları, Gide, Amrouche ve diğerleriyle yazışmalarım… Binlerce kitap, belge, fotoğraf ve kitap taslağı uçtu gitti. Kıymetli arşivlerim hiç oldu! Üst kat havaya uçtu. Sadece birkaç kitabım ve kişisel günlüğüm kaldı. Koca bir hayat molozu yığınına döndü.”

Hafıza mekanlarının, nesnelerinin yıkımı sarsıcıdır. Amidi, Cezayir halkının mücadelesini, yıkılmak istenen bir kitapçıyla, yok edilen kültür merkezleriyle birlikte hatırlatırken direnişi de acı bir ironiyle resmediyor:

“Tutuklanıyoruz, hapse atılıyoruz, işkence görüyoruz ya da idam ediliyoruz. Karılarını ve çocuklarını Cezayir’in yoksulluğuna emanet etmiş ve açlığa, bombalara, kamplara dayanıp hayatta kalabilmiş olanlar geceleri heyecanla konuşuyor: ‘Anavatan, zafer günü geldiğinde Kuzey Afrikalı çocuklarına neler borçlu olduğunu unutmayacak’”.

Antropolog Marc Auge, “Bellek ve unutma dayanışma içinde olan gerçeklerdir ve ikisi de zamanın eksiksiz bir şekilde değerlendirilmesi için gereklidir” diyor. Adimi ‘Zenginlikler’ de bu dengeyi sağlamış.

Tarihsel anlatı, yine bugünkü Cezayir’den bir “fotoğrafla” kapanıyor:

“Sonunda, pek çok hikayenin başlangıç noktası olan bu yerden içeri gireceksiniz. Başınızı kaldırdığınızda, siyah gözlüğünün ardından gülümseyen Charlot’nun büyük portresini göreceksiniz… Jules Roy’un  ‘Berberi Anıları’ndaki anıları düşecek aklınıza:

‘Ne yaşadığımızı bilmediğimiz bu maceradan geriye, bana göre bir serap kaldı. Charlot, biraz biraz hepimizin yaratıcıydı, en azından doğumumuzu mümkün kılan doktordu. Bizleri icat etti (belki Camus’yu bile) var etti, şekillendirdi, başımızı okşadı, kimi zaman payladı; daima yüreklendirdi, hak ettiğimizden fazla övdü, birbirimize düşürdü, düzeltti, temizledi, destekledi, toparladı, sık sık besledi, büyüttü bize ilham verdi… Hiçbirimiz hakkında, dehamızın yalnızca Cezayir’in ve Fransa’nın değil, dünya edebiyatının da geleceği olduğunun aksini düşündürecek tek söz etmedi”.

Yazı bittiğinde “kayıp kitaplar ve kahramanları” hakkında yazdıklarımın içsel döngüsü de tamamlandı sanki;

Kitaplar insanların kaderini değiştirir ama insanlar da kitapların kaderin değiştirir. Yasaklandığı için gömülen, yakılan, imha edilen kitaplar, yayıncı beğenmediği için senelerce gün ışığına çıkamayanlar, hain editörlerin çekmecelerinde kalanlar, yazarın vasiyetine rağmen okurla buluşanlar…

Kitapları tutkuyla sevenler; ne zaman hayatımızı değiştireceğini bilemediğimiz sırlı varlıklarıyla hayatımızı altüst edebilirler. Romancı Carlos Maria Dominguez’in deyişiyle, “İnşa edilen bir kütüphane, yaratılan bir hayat, demektir”.

 

 

* Zenginliklerimiz - Kaouther Adimi / Deli Dolu Yay.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar