Esra Yalazan
Haz 09 2018

Direnerek yaşamak ve Ernesto Sabato

Ben insanın özgür iradesine ya da kader diye tarif ettiği “hayat haritasına” teslim oluşunu, bazen o girdaptan çıkış mücadelesini sorgulayan denemeler, hikayeler, masallar, romanlar okumayı severim. Kitaplar içlerinde buluştuğumuz umutlar, hayaller ve yalnızlıklardır.

Kendi hikayesinin kahramanı olan okur, başka hikayelere doğru yolculuğa çıktığında gerçek hayatta karşılaşamayacağı ihtimallerle muazzam bir genişliğe kavuşur. Yaşamaktan, yabancılaştığı toplumdan, ölümden korkmaya bir süre ara verip daha büyük bir bütünün parçası olmak için başka bir dünyanın kapısını araladığında o artık başka biri olmuştur.

Yazının paylaşılan sessiz “yalnızlığı” çoğalıp köpürmeye başlayınca, dünyanın zalimliğine alışmanın acısı kısmen azalır. Yola devam etmek için ihtiyaç duyulan sesler, okuru “teslim olma” düşüncesini sorgulamak için cesaretlendirir. Onu kalabalığın uğultusundan, sıradanlıktan kurtarır.

Geçenlerde ülkenin ürkütücü gündemine bir kaç saat ara verip serin bir kitapçıda dolaşırken, pek sevdiğim Ernesto Sabato’nun deneme kitabıyla karşılaştığımda benzer bir hisle ürperdim. Önce kitabın arka kapağında yazanları hızlıca okudum. “Direniş”in, varoluşun acımasızlığına karşı yazılmış bir “son söz” olduğunu farkedince tuhaf bir şekilde rahatladım. Bilip unuttuklarımızı dikenli ve ama aynı zamanda uysal olabilen diliyle hatırlatıyordu;

“Çevremizdeki küçük dünyada bir güzellik ortamı yaratmayacak hale gelip, aklımızı sadece giderek daha fazla insanlıktan çıkan ve rekabetçi olan işle ilgili konulara verirsek nasıl direnebiliriz? Tarih iğrençliklerin, savaşların, infazların, işkencelerin ve haksızlıkların büyük bileşimidir ama aynı zamanda dünya üzerindeki milyonlarca insan ve kadın başkalarının hayatlarını gözetmek için kendilerini feda eder. Direnişin can bulmuş hali onlardır. Susuzluktan öldüğümüz halde kendi kendimize yetermiş gibi görünmekten vazgeçseydik ve yaşamaya devam etmek için bir başkasına duyduğumuz büyük ihtiyacı kabullenmeye cesaret etseydik ne çok kötülük bertaraf edilebilirdi!”.

Sebato’nun söz ettiği ettiği “direniş” öyle büyük ve korkunç maceraları içermiyor aslında. O her şeyden evvel, anın içinde genişleyerek yaşamı ebedi kılmaya, hayatın seslerine, renklerine, kokularına, inceliklerine kayıtsız kalmamaya inanıyor.

Bu kitaba başlangıç cümlesi, saf bir iyimserliğin değil hayata güveninin işareti; “Çılgın bir umutla yataktan kalktığım günler, daha insanca bir dünya ihtimalinin ulaşılabilir olduğunu hissettiğim anlar vardır. Bu o günlerden biri”.

Daha insanca bir dünya ihtimalini hayal edenler, zihinsel olarak harekete geçmek için bir “yoldaşa” ihtiyaç duyar ve bazen onla bir kitapın girişinde ansızın karşılaşır:

“Hala yüceliği talep edebiliriz. Bu cesareti kendimizde bulmamızı istiyorum. Hepimiz bazen teslim oluruz. Ama hiç tükenmeyen bir şey vardır ki, bu da, insanlık durumunu tehdit eden bu depremden bizi yalnızca manevi değerlerimizi kurtaracağına olan inançtır”.

er

 

“Direniş”de, kadim bilgileri sanal gerçeklikle tüketen, karşılaşmanın sahiciliğini unutan insanın trajedisini sakin cümlelerle ifade eden yazarla henüz tanışmamış olanlar yanılmasın. Onun dünyada da tanınmasına neden olan “Tünel” (El Tunel 1948) ve devamı olan romanları “Kahramanlar ve Mezarlar”, “Karanlıkların Efendisi” pek uysal metinler olduğu söylenemez.

En iyi bilinen ‘Tünel’, varoluşçu bir anti-kahramanın, tutkulu, takıntılı  gerçeklik duygusunu yitirmiş bir ressamın cinayet itirafnamesidir. Orada sanatın, hastalıklı ruhların, toplumun karanlık dehlizlerinde dolaşır. Ama roman, sert atmosferine rağmen, yaratıcının, insanın tek bir kişiyle kurduğu yakınlığın önemini de hatırlatır.

Arjantinli gazeteci, yazar, felsefe üzerine de çalışan bir fizik doktoru aynı zamanda. 76’da askeri rejimin çöküşü ve demokrasiye dönülmesinin ardından ‘CONADEP’in (Kayıpları Araştırma Komisyonu) başına geçiyor. Bu komisyon 1976-1983 arasındaki “Kirli Savaş” dönemi kayıplarını araştırır ve kapsamlı bir rapor hazırlar.

“Bir Daha Asla” başlıklı kitap, bu rapordaki binlerce tanıklık ve belgeden oluşuyor. “Sabato Soruşturmasıyla” adıyla bilinen bu çarpıcı çalışmasında, “Son sözümüz adalet olmalı; duyduğumuz, okuduğumuz ve gördüğümüz şeyler karşısında sessiz kalamayız” demiş.

Denemelerini topladığı bir kaç kitabın ve roman üçlemesinin dışında  az sayıda eserinin basılmasına izin vermiş. Doğrusu pek şaşırmadım. ‘Direniş’i okuyanlar sebebini rahatlıkla anlayabilir. Bu sahih anlatımda da, büyük kalabalıkların onayına ihtiyaç duyan coşkudan ziyade doğru buluşmalara inanan zarif sesi duyuluyor:

“Hayatın kalp atışlarının bir yarığa ihtiyacı vardır, bir kalp atışının yaşamak için ihtiyaç duyduğu küçücük bir aralığa ve işte bu yarıktan bir karşılaşmanın enginliği sızabilir;…Hiç ara vermeden yüksek duvarları döven bir damla misali, tüm kapalılığımıza rağmen bizi seven bir insan. Ve sonra en yalnız ve kapalı insan, bu ciddi yoksunluğa bu kadar uzun süre dayanabildiği için sevme kabiliyeti en fazla kişi olabilir”.

er

 

Sabato, kendini ifade etme arzusunun hiçbir şeyle tatmin edilemediğine inansa da kendisinden sonrakilere bıraktığı bu uzun mektupta, karşılaşmaların, sohbetin ve diyalogun önemini vurguluyor. 100 yaşında ölen bir yazarın, yaşadığı çağa tanıklık ederken gözlemlediği büyük değişikliklerden şikayet etmesi kaçınılmaz.

Ama onun esas sıkıntısı rekabetin ve bireyselliğin insanı çürüttüğü bir dönemden geçerken ortak kültürel ve manevi değerlerimizi kaybetmiş olmamız.

Hayatının o son dönemecinde ihtiyarlığıyla da dalga geçmeyi ihmal etmeden yazmış:

“Geçtiğimiz asırda, ben Rojas’ta çocukken doğumu, aşkı, ergenliği, ve ölümü güzel ve derinlikli bir törene dönüştüren değerler vardı”.

Sabato devrimci, anarşist, marksist, bilim insanı kimliklerinin yanı sıra gelenekleri, ritüelleri, inancı, efsaneleri, kutsal kitapları ve dinlerin insanlık tarihindeki uzantısını önemseyen bir yazar. Gençliğinde yazdığı denemelerde bunları açıkça ifade ettiği için ona hunharca saldıranlar da olmuş. Ama bence edebiyatını ve bu metni değerli kılan insani değerleri küçümsemeyen, tersine kucaklayan yaklaşımı.

O ne yazarsa yazsın insanın iyilikle kötülük arasında salınan çelişkilerinden besleniyor. İçinden geçtiğimiz yozlaşma sürecine dair soruları var:

“İnsanlar haysiyet, çıkar gütmeme, zorluklar karşısında kanaatkarlık gibi bugün neredeyse geçersiz olan manevi değerleri hayatın merkezine koyarlardı… İnsanın hayat karşısındaki kıymeti ve cesareti nereden kaynaklardı?…

Kaybolmuş bir başka değer de utanç. Artık insanların hiç utanmadıklarını farkettiniz mi? En berbat ahlaksızlıklarla suçlanan birini, sanki hiçbir şey yapmamış gibi yüzünde geniş bir gülümsemeyle iyi insanların arasına karışmış görebilirsiniz… Hatta onu televizyon programlarına davet ederek bir beyefendiymiş gibi davranıyorlar”.

Bu ve benzeri yakınmalardan, onun geçmişe duyulan kof bir nostaljiyi işaret ettiği anlaşılmasın. “Yozlaşma yoktu demiyorum, ama insanların kendi davranışlarıyla savunabildikleri bir onur duygusu mevcuttu” diyor. Sahiden ne oldu o duyguya?

O yakınlaştırıyor gibi yapıp yalnızlaştıran teknolojinin, “kalleş küreselleşmenin”, savaşların, totaliter diktatörlüklerin, doğanın tahrip edilmesinin yarattığı histerinin ve nevrozun neden olduğu kayıplardan duyduğu kederi yazmak istemiş aslında. Sorunlar için somut bir cevabı yok belki ama kendimizi, sistemi ve başımıza geleni sorgulamak da onun arzuladığı direnme biçimi.

er

 

“Kelimeler asla davranışları haklı göstermeye yarayan birer silah değildi. Bugün kelimeler eylemlerimize sahip çıkmamızdan çok onlardan kurtulmamıza yarar” dediğinde, hoyratlığın değişen biçimlerini görebiliyorsunuz. Ya da yas tutmayı unutmanın çöküntüsünü, efsanelerin önemini, mitlerin kaybolmasının bir kültürü nasıl öldürdüğünü anlattığında, keskin akılcılığın hayatı küçümseyen zehirli kibrini farkediyorsunuz.

Sabato “Hayatın özü, insanın amacına olan sadakatidir” diyor. Son bölümde doğru ve yanlış sapaklarla kendi hayat haritasını resmetmiş. O amacı belirlemek ve sadık olmak kimse için kolay değil ama o amaca uygun yaşamak için çaba gösteren bir yazarın “veda mektubu” hiç değilse amacın ne olduğunu hatırlatabilir:

“Yıllarca ölüm riskiyle yaşadım. Korkusuz muydum? Hayır, dehşete varacak boyutta korkuyordum, ama geri çekilemezdim. Yoldaşlarım olmasaydı geri çekilirdim. İnsan yalnız ve yalıtılmışken cesareti yoktur, ama başkalarının gerçeklerine gerçekten gömülmüşse, bunu yapabiliyorsa artık geri dönemez. ‘Kayıp Kişileri Araştırma Komisyonu’nda çalışırken (Darbe dönemindeki ölü veya kayıp 9 bin kişi ve işkencelerinin rapor edildiği komisyon) geceleri korku içinde çok sevdiğim insanlara çektirilen, benim başıma gelseydi ölmeyi tercih edeceğim o işkenceleri düşünürdüm.

Uyurken sakin olabilsem de sonra kaygı içinde uyanır ve nasıl devam edeceğimi bilemez, ama üzerinden birkaç saat geçince kendilerini kabul etmemi isteyen insanları reddedemezdim. Yapamazdım, çocukları gerçekten katledilmiş olan o ebeveynlere hayır demek söz konusu olamazdı… Böyledir, insan bir başkasının ıstırabına yönelir ve yaşam bir mutluluğa dönüşür. Sıklıkla biz insanlar dünyada olup bitenlerin, hepimizin başına gelenlerin eşiğine varamayız, böylelikle oyunu oynamış olma, huzur içinde ölme fırsatını kaçırırız. İnsanın vakarına saygısı olamayan bir toplum düzenine boyun eğip evcilleşerek olduğumuz yerde sayarız”.

Sabato için direniş, tabiata, mitlere, inançlara, kültürlere, ortak değerlere saygıyla parçaları birleşen geniş bir atlas. O “Güneş ufukta batıp da kuşlar yuvalarına çekildiklerinde yeryüzüne uzun bir sessizlik hakim olur, herkes içine kapanır, sanki hayatın ve ölümün anlamını sorgulardı” diye fısıldarken direnişin kendi hayatımdaki karşılığını düşündüm. Ve ona hak verdim.

Basit ve önemsiz sandığımız hayat ritüellerimizin kaybolmasına, vahşi sistemin yaşam sevincimizi yok etmesine izin vermeyelim. Güçsüz gibi görünenlerin mücadelesini anlatan masalları unutmayalım. Kır sessizliğinde uzaklara bakarken hayatın tekrarı olmadığını hatırlayalım. Hem direniş her zaman o kadar heybetli olmak zorunda değildir belki; dediği gibi “Daha küçük, içinde yaşadığımız geceye uygun düşen bir şey, bir mum, beklenilen bir şeydir”.

Direnişten ne anladığımız değişebilir ama aslolan direniştir.

 

Ernesto Sabato / Direniş, Çev. Pınar Savaş - DeliDolu Yayınları

 

kitap