Esra Yalazan
Şub 11 2018

Fallada’nın faşizme direnen romanları ve ‘Küçük Adamlar’

Gerçeklikten anlatıya, romana uzanan yol bazı yazarlar için daha dolaysızdır. Ve o yol çoğu zaman bir tercih değil kendiliğinden oluşan bir “varoluş” halidir. 

Zihne kazınan her türden kayıt, sezgiler, hayal gücü, sesler, sayıklamalar, bilinç dışı kayboluşlar, duygu anaforları, fiziksel temaslar, karşılaşmalar, yapılmış, yazılmış, hissedilmiş, söylenmiş, düşünülmüş, hatta unutulmuş bütün şeylerin toplamından oluşan o uzun yolculuk, bazen yazarı içine düştüğü umutsuzluk girdabına rağmen bir biçimde kutsar. 

Aldous Huxley’nin sevdiğim tespitindeki gibi, “Tecrübe başınıza gelenler değildir, başınıza gelenle sizin ne yaptığınızdır”. 

Gerçeği “kamerasının” keskin bakışıyla parçalayan Hans Fallada, şehvetle hikaye etmeyi seven bir yazar. Kendini keşfetmek ve yeniden yaratmak için kelimelere sığınmasının hayatında hakiki bir karşılığı var. 

1909'da kaza geçiren ve ertesi yıl tifo olan Fallada'nın ağrı kesicilerle hayatı boyunca sürecek olana uyuşturucu sorunu başlıyor. Daha sonraki yıllarda bir kaç kez intihara teşebbüs ediyor ve yatırıldığı sanatoryumda edebiyata sığınıyor. 

1935'te Nazi Partisi tarafından tehlikeli yazarlar listesine alınan "sakıncalı yazar”, maddi sıkıntılar yaşamaya başladığında uyuşturucu ile alkol bağımlılığı artıyor. 

Susie Ditzen'le boşandıktan sonra ona ateş edince Nazilerin akıl hastanesine kapatılıyor ve burada şifreli bir şekilde, otobiyografik sayılabilecek romanı "Ayyaş"ı yazıyor. 

Fallada da herkes gibi geleceğini olduğundan farklı tasavvur etmişti muhtemelen. Kısıtlanmış bir hayatın karanlığında boğulmamak için “küçük adamların” yaşamlarına dair hayal ettikleri onun sıradan insanı anlatma arzusunu şekillendirdi. 

Sokakta, yakın çevresinde, işte her gün karşılaştığı yabancıları karakterlerine göre trajik/komik durumların içine sokan, onlara direnme gücü, umut, yaşama sevinci bağışlayan kahramanları kendi hikayelerini doğurdular. 

Sinemaya ve tiyatroya da uyarlanan romanlarının çok okunmasının nedenlerinden biri yaşadığı dönemin sıkıntılarını anlatmak için seçtiği dil ve anlatım tekniği.  Metaforlardan, lirik bir anlatımdan ziyade insanın “ham” duygu ve düşüncelerine sezgiyle dokunmayı, kahramanlarını doğal ruh iklimleriyle tasvir etmeyi seviyor.

kitap

“Herkes Tek Başına Ölür”de Nazi rejiminin “vatan haini” diye suçladığı küçük insanların direnişini anlatıyordu. Gerekçesiz ölüme ve zindanlara yollanan insanların mahkeme kararlarında “Alman halkı adına” diye yazıldığı baskı rejiminde, tek başlarına direnen bir çiftin yaptıklarına korkan toplum tepki vermez. 

Fallada, onları anlatırken arkasına devleti, partiyi, orduyu alan Führer’e karşı sürdürdükleri savaşın boşuna olmadığını da göstermek ister ve toplumu, sistemi eleştirir. Anlattıkları büyük ölçüde gerçektir, yaşanmıştır. Roman Berlin’in sokaklarında, Nazi evlerinde, fakir mahallelerde, Gestapo mahzenlerinde, meyhanelerde, loş avlularda, arka sokaklarda geçer. Kimse kimseye güvenmiyordur. Hemen herkes bir diğerini rejime ihbar edecek kadar korkunç, ölümcül bir akıntıya kapılmıştır. 

Böyle bir iklimde, oğullarının cepheden gelen ölüm haberiyle sarsılan yaşlı çiftin adalet bilinci uyanır. Onların “silahı” rejim aleyhine yazdıkları kartpostalları yoksul mahallerdeki “küçük insanların” evlerine gizlice bırakmaktır. 

Neler yazacaklarını tasarlarlar; “Anne, Führer senin de oğullarını öldürecek, bu dünyadaki bütün evlere hüzün getirene kadar öldürmekten vazgeçmeyecek”. Karısı söylediklerini tekrarladı, “Anne, Führer senin de oğullarını öldürecek”. 

Onun romanları gücünü sadece edebiyattan almıyor. Toplumsal suçların bireysel suçlar kadar tehlikeli olabileceğini söyleyen, bir posta memurunun, kasabın ya da meyhanecinin üniformalı bir Nazi kadar “kolektif suça” ortak olabileceğini gösteren yaklaşımı da romanlarını büyük okur kitleleriyle buluşturdu.

kitap

1932 tarihli “Küçük Adam Ne Oldu Sana”, Fallada’nın el yazmaları incelenerek gerçekleri, sert siyasi saptamaları açık ve ayrıntılı biçimde yayınlamaya çekinen yayıncısının metne sansür uygulandığı tespit edilmiş.

 Fallada’nın “Nazi karşıtı faaliyet” suçlamasıyla bir süre hapsedilmesine de neden olan, seksen beş yıl sonra özgün haliyle ilk kez Türkçede de yayınlanan bu roman da kahramanı Pinneberg ve ailesinin mücadelesinden yola çıkarak adaletsizliğe, zulme, haksızlığa karşı sessiz kalan toplumların ortak bilinci ve duygusu olmuş. Edebiyat bazen esas varlık alanı olan hikayenin, dilin, anlatımın dışına taşıp, kitleleri harekete geçiren, onların öfkesini, çaresizliğini, umudunu ve umutsuzluğunu duyuran güçü bir ses olur. 

Roman 2.Dünya Savaşı öncesinde, ekonominin çöküşüyle yoksulluğun arttığı ve Nazi rejiminin güç kazanmaya başladığı günlerde geçiyor. 1930’ların Almanya’sında hayata tutunmaya çalışan milyonlarca “küçük adam”dan biri olan Pinneberg, üç kişilik ailesine bakabilmek için mücadele ederken koşullar onları açlık sınırına kadar götürür. 

Karısıyla tartışıyordu romanda; “‘Biz bir hiç olduğumuz için böyle oluyor’ dedi Pinneberg. Burada tek başımıza oturuyoruz. Bizim gibi bütün küçük insanlar yalnız bırakılmış…Hepsi de kendince bir şey düşünüp duruyor. Keşke fabrika işçisi olsaydık! Onlar birbirlerine “yoldaş” diyorlar ve birlik olarak ayakta kalabiliyorlar”. 

Karısı ona bir işçinin arzusunun iyi yemek ve bira içebilmek olduğunu, onlarınsa kitap okumayı, tiyatroya ve müzeye gitmeyi istediğini söylüyor. Fallada artık iki sınıfın da berbat olduğundan yakınıp ortak suçlara boyun eğen toplumun çöküşünü gösteriyor aslında.

Hitler rejiminin hapislerde, toplama kamplarında, sürgünde aşağıladığı insanların, hınç ve utanma duygularının, mücadele yöntemlerinin edebiyat ve sinemadaki yansımalarını gösteren sayısız örneği var yakın geçmişte. 

Fallada’nın özellikle sevilmesinin nedeni, onu okuduklarında ya da ya da romanlarından uyarlanan filmleri izlediklerinde, “iyi ve kötünün” kalıplaşan sınırlarını aşıp bozulmanın gerçek nedenlerini ayrıntılarıyla görebilmeleri sanırım. O sadece “küçük adamların” mücadelesini anlatmıyor çünkü. Tıpkı bir insan gibi hastalanıp çürüyen toplumun parçalanışını da neredeyse bir belgeselci gibi hakiki tanıklıklarla aktarıyor. 

Edebiyat insanlık hallerini farklı veçheleriyle, derin katmanlarıyla gösterdiğinde iz bırakır. Utanmayı  unutanların, güç karşısında taammüden alçalanların, arsızlığın, pişkinliğin, korkup sinenlerin, kötülüğün cazibesine teslim olanların karşısında, onlara rağmen direnenler, onlar adına da utananlar, yaşamanın ve yaşatmanın “kutsallığı” için inat edenler, hayatın ancak mücadele ederek tekrar ve daima yeşereceğine inananlar da var. Hep var olacaklar.

Fallada

Fallada, “görkemli” hikayeleri olan kahramanlar yaratmak yerine, milyonlarca “küçük adamın” arasından sıyrılıp hayatın biricikliğini hissettiren sıradan insanları konuşturdu, onların sesi oldu. Sıkça savrulduğu fırtınalı hayatına rağmen, kendisini gerçek kılmak için yaşadığı dönemin sorunlarına roman sanatıyla sahip çıkarak direndi. 

1947’de ölümünden önce bitirdiği romanı “Herkes Tek Başına Ölür”ün yayımlandığını görememiş. Yirmiden fazla dile çevrilen, yüzbinlerce satan kitabın önsözüne yazdığı not, onun gerçeklikle ilişkisini iyi tarif ediyor;
“Romandaki bütün insanlar Hitler rejimine karşı savaşanlarla onları ele geçirmek isteyenlerdir. Bu romanın üçte biri hapishanelerde ve akıl hastanelerinde geçiyor. O yıllarda oralarda çok insan ölüyordu. Renksiz, hüzünlü bir tablo çizmeyi ben de istemezdim. Fakat yaşananları anlatırken onları renklendirmek de gerçekdışı olurdu”. 

İnsanlığın ortak kültürel, manevi değerlerini yaşatmak isteyenlerin risk aldığı “karar anları” vardır. O kırılgan anlarda bazen kendilerinin bile pek farkında olmadığı, kıymeti sonradan anlaşılacak iyimser bir geleceğe adım atarlar. Ve sahih tarih onların hakikat bilinciyle yazılır.   

* “Herkes Tek Başına Ölür’den uyarlanan 2016 yapımı film “Alone İn Berlin”

* “Küçük Adam Ne Oldu Sana”, “Herkes Tek Başına Ölür” / Hans Fallada; Çev. Ahmed Arpad - Everest Yayınları