Esra Yalazan
Haz 22 2019

Gerçek hayatı aramak ve Max Frisch

Yıllar geçtikçe bekleyişin, yaşamayı bütünleyen anlam arayışının ruhu da değişiyor. Gençken “sonsuz" bir hayata sahip olduğumuz duygusu parçalandığında hissedilen o kırılma, aynı zamanda gelecek tahayyülünün de puslandığı ilk bozulma anıyla buluşuyor.

Gençliğe has bir küstahlıkla “sıradanlığı” reddedenlerin düştüğü tuzak çok tanıdık; “Ben herkesten farklı olacağım" iddia ve temennisiyle benzer bir sıradanlığa teslim olmak.

İnsan müphem geleceğindeki muhtemel başarıyı, pırıltılı bir başlangıcı, mucizevi bir karşılaşmayı, kendisini bir gün değiştirecek “manayı” ararken, yaşadığı hayatın “gerçek hayat” olmadığını düşünebilir.  Bu sihirli yanılsamanın varoluş sancısına katlanmayı kolaylaştırdığı aşikar ama bir o kadar da tehlikeli.

Kendimizi mahkum ettiğimiz hayatın kaotik uğultusundan uzaklaşıp hırsı, kibiri, amacı, tutkuyu, sevilme arzusunu tanımayan mutlak bir sessizliğe alan açabilmek, orada beklentisiz kalabilmek ürkütücü. Benliği hissedilir kılan derin bir sessizliğin, beklentisizliğin ortasında, inançtan, amaçtan, hayalden yoksun, kalp çırpıntılarını dinleyerek varoluş sancısıyla parçalanmayı yaşamak da yazmak da kolay değil çünkü.

Max Frisch’in ilk dönem eserlerinden ‘Sessizliğin Yanıt’ı okurken, bu türden zihin kamaşmalarına davet eden güçlü bir metinle uzun zamandır karşılaşmadığımı düşündüm doğrusu. Frisch’in yirmi beş yaşında yazdığı bu novella, “Hayatın sıradanlığına, beyhudeliğine katlanamayan otuz yaşındaki bir adamın varoluşun sınırlarını zorladığı bir kendini arayış hikayesi” ifadesiyle tarif edilmiş. Kitabın sonunda İsviçreli yazar, Peter Von Matt’ın romana dair ayrıntılı bir analizi de var.

Orada yazarı Frisch’le de ilişkilendirdiği şu tespit genele de işaret ediyor: “Hayata ilişkin krizi ele alan bir roman asla yazarın yaşantısından bağımsız olamaz”. Goethe ve Thomas Mann’ın eserlerinden örnekler verdikten sonra ekliyor: “Fakat kim ki kesişen noktaları bir bir sayar ve eserin tamamını nihayetinde ‘otobiyografik’ olarak tanımlar, tümüyle hata eder”.

Okuma hazzının ötesinde, okuru heba edilmiş bir hayata dair tabiatı itibarıyla karanlık düşüncelere davet eden bu kitabın, yazarın hayatıyla örtüşmesi önemli mi? Onu genç yaşta böylesine derin bir sorgulamaya iten sebepleri anlamak açısından bilmekte fayda var.

Max Frisch, bu kitabı (ikinci kitabı) bitirdiği tarihlerde radikal bir değişim yaşamış. Babası ölünce Alman Dili ve Edebiyatı eğitimini bırakıp mimarlık okumaya karar vererek tümüyle edebiyat ve sanata adanmış bir hayat tercihine son vermiş. Şair olma arzusunun ve gazeteciliğin içine geçtiği belirsiz bir karmaşadan çıkıp mimarlığın soğuk akılcılığına sığınmış.

“Kesin olan, sonunda yeni bir hayat tasarımının işaret edildiği bu kitabın yazılış tarihinin Frisch’in yeni bir hayata karar verdiği zamana denk düşmesidir” diyor Matt. Mimarlığın netliğinde, akılcılığında planlanmış soğuk bir hayat.

Peki, ismini hikayenin en sonunda öğrendiğimiz kahramanı, otuz yaşında, felsefe doktorası yapmış, öğretmen ve teğmen olarak kalan dağcı Balt Leuthold’un gençlik hayalini gerçekleştirebilmesi ve dağdaki hedefine varması için ölümü göze alması ne anlama geliyor? Frisch’in meselesi, bir kez olsun hayata sızmaya cesaret etmek isteyen genç bir erkeğin kendine ve dünyaya meydan okumasından ibaret değil elbette.  

Kendisi de bir dağcı olan Frisch’in genç kahramanını ‘Nordgrat’a göndermesi de tesadüf değil. Matt yazmış; Asıl ismi ‘Nordwand’ olan doruk noktasına çıkma mücadelesi Nazilerin propagandasıyla iyice kızışmış o dönemde. Hitler buraya çıkan ilk kişinin Alman olmasını istiyormuş.

1934’de ilk girişim bir dağcının ölümüyle yarıda kesilmiş. Ve daha sonraki yıllarda başkaları da tırmanırken ölmüş. 38’de Alman ve Avusturyalılardan oluşan ekip ‘Nordwand’a tırmanmayı başarmış ve bu Hitler imparatorluğu tarafından fazlasıyla kullanılmış. Yazar bu göndermeyle dönemin siyasi iklimini ve faşist kahramanlık kültürünü de eleştirmiş.

Frisch’in dil zenginliğiyle taçlandırdığı, tercih ettiği burjuva hayata rağmen - ya da tam da o yüzden - edebiyat tutkusunun  dorukta olduğu dönemde yazdığı bu muhteşem novella, cevapsız soruları ve okuyanı kışkırtan umutlu karanlığıyla iz bırakıyor.

Doğayı tasvir ederken kullandığı lirik dil ve klasik anlatım tarzı biraz şaşırttı doğrusu. Modern dönem eserlerinde duymadığım o ses, bir edebiyatçının “amatör” döneminin bazen daha esaslı olabileceğini de hatırlattı.

Anlatıcı, dağcının “Ne için yaşarız” sorusuna cevap ararken bazen hayatın kelimelere dökülemeyecek kadar büyük, tecrübe edilen her şeyden daha büyük olduğundan bahsediyor. Ona göre insanı her şeye rağmen ayakta tutan bu umut. Çocukken büyük sandığımız mekanların, evlerin, ağaçların, insanların ilerde daha küçük görünmesinde, hayata atfettiğimiz o “büyüklüğün” ve yıllar içinde hissedilen “eksilmelerin” de payı var sanırım.

Frisch’in eserlerinin çatışmalardan beslendiğini söyleyen Matt haklı. Dağcının sert itirafları, huzursuzluğu, anlam arayışını köpürterek çoğaltıyor:

“Rüzgar gibidir hayatımızın imkanları ama insan neden cesaret etmez ki yelken açmaya? Her şey yaşanmamış bir hayattan daha iyidir; hatta felaket bile - acı, ümitsizlik, cürum, her şey ama her şey boşluktan daha iyidir”.

İnsan neden hayatını değiştirmeye cesaret edemez, sorusunun cevabı, kişiye özel, değişken ve epey karmaşık gibi görünüyor. Öyle midir, karmaşık mıdır sahiden? Yoksa korku, güven, aidiyet, bağlılık, kimlik, alışkanlık gibi temel güdü ve kavramlara yaklaşımımızla, kültürel veya ahlaki sınırlarımızla mı ilgilidir?

Dağcı, “Neden hayatımızı yaşayamıyoruz, bu tarifsiz ilahi dünyada sadece bir defaya mahsus bulunduğumuzu bildiğimiz halde, bunun sadece bir defalığına, tekrarsız olduğunu bildiğimiz halde” dediğinde, korkunun tam da hayatın “tekrarsız” olmasından kaynaklandığını düşünmüyor muyuz?

Dağcı, “kahramanca” bir eylemle ölmeyi göze alarak adım adım zirveye tırmandığı dağda “Hiçliğin ya da Tanrı’nın kendisi” diye tanımladığı korkunç sessizliğe çarpınca o soruları seslendirmeye başlıyor:

“Neden bir şey yapmak zorunda olsun ki insan; yoksa hayatı boyunca öyle oturup boşluğa bakarak Tanrı’nın nedensiz bir can sıkıntısı içinde insanla kastettiği şeyin ne olduğu üzere derin düşüncelere mi dalmalı?”.

Anlatıcının türlü vesilerle okuru çağırdığı yüzleşme soruları tanıdık olsa da sarsmak, ürkütmek, kendinden emin insanların maskelerini yırtmak, ne için çalıştıklarını, okuduklarını, yaşadıklarını sorgulama ısrarı, insanın kendinden kopuşunu da gösteriyor.

Bazen nefesini tutup anın içinde eriyip gidişini hissedebilen dağcının, heba edilmiş bir hayatın telafisinin mümkün olmadığını, geçmişe müdahale edilemeyeceğini, hatanın geriye dönüşsüz olduğunu düşünmesi, evet esas itibarıyla okurun canını sıkacak cinsten bir akıl yürütme biçimi.

Ama bana kalırsa Frisch’in yapmak istediği tam da bu. O yazı sanatının saf iyimserliğe meyleden bir “pansuman” olmadığını, merhametli bakışın, tevekkülle kabullenişin ancak hayatın tabii döngüsüyle yerini bulacağına inanıyor.

Peter Von Matt, son sözde “İnsanın mutlak olarak kendi sorumluluğunu üstlenme özgürlüğü fevkalade olduğu kadar yıldırıcıdır da” diyor. Ona göre ‘Sessizliğin Yanıtı’ bunu birdenbire idrak eden ve bu korkuyu kalbinin karanlıklarında hisseden genç bir adamın baladı.

Bu novellada, o korkunun etrafında şekillenen çarpıcı mesele, yük olan geçmişten, tereddütte bırakan, ürküten gelecekten kurtulamayan insanın gerçek varoluşa ait anları bilerek ıskalaması. Ve dramatik gerilimin içinde farklı boyutlarıyla görünen “Ne için yaşarız” sorusunu hatırlatması.

Dağcı, “İnsan hayatım dediği şeyin içini pek az doldurulur, hem de gülünç derecede az. Bu yitik günlerden oluşan, bir zincirden başka bir şey değildir” diyor. Ona göre aylar, yıllar geçer, insan anlamaz, sanki her şey sadece bir günden ibaret diye düşünür çoğunlukla; uzun, sıradan bir gün, hep diğerinin aynısı.

Yazar, her ne kadar sonunda kahramanı aracılığıyla “küçümsenebilir hayat diye bir şey olmadığını” teslim ediyorsa da hayatının hakiki arzularıyla yüzleşemeyen hemen herkesin benzer bir “sıradanlık” tuzağına düşeceğini söylecek kadar keskin bir bakışa sahip. Ve ütopik gibi görünse de insana yaşam sevinci veren hakiki “varoluş hallerini” hatırlatacak kadar gözü kara.

Dağ tırmanışında onu ölümcül eyleminden vazgeçirebilecek tek kadın Irene’in düşünceleri Frisch’in 1975’de yazacağı ‘Montauk’ adlı hikayeye esas teşkil etmiş. Sadece belirli bir zaman içinde, dolu dolu yaşanan, kısa ve fevkalade, alışkanlığa dönüşmeyen, gerginliğin, kıskançlığın, bezginliğin olmadığı gerçek bir aşk.

Irene, gidip dağcının kapısını çalmak yerine duruyor ve sadece düşünüyor:

“Belki de çok güzel, mutluluk verici olurdu; belki de sormazdı bile ne istiyorsun diye, yalnızca onu beklediğini ya da geldiği için sevindiğini söylerdi. Ya da hiçbir şey söylemez, sadece birlikte otururlardı, soru sormadan, konuşmadan, insanları ancak birbirinden ayırmaya yarayan böylesi şeylerden uzak durarak. Sedece Irene’in yarın gideceğini, bu akşamdan sonra bir daha asla görüşmeyeceklerini bilmesi yeterdi, belki bu bilgi kalplerini her zamankinden daha özgür kılardı..”.

Frisch, jilet misali kesen soruları, zarif anlatımı ve genç yaşına rağmen ustalıkla kurguladığı bu sarsıcı romanla muhtemelen kendi hatalarını da usulca kanatmak istedi. Ve bu yüzden sonuna kadar insanın başkalarına bağımlı olmak zorundaymış gibi yaşamasını sorgulamaktan vazgeçmemiş;

“İnsan ancak kaybetme cesareti gösterdiğinde, her şeyi, sadece kaderini değil ismini ve kentsoyluluğunu da üzerinden attığında, bir de her günü son günüymüş gibi yaşadığında gerçekten yaşar”.

“Ne için yaşanır ki” den daha büyük ve müphem ve yakıcı bir soru varsa o da “Gerçek bir hayat nasıl yaşanır” sorusudur herhalde. O da ancak kaderin bizzat insanın kendisi tarafından yaratıldığına inanan dağcı kahramanın “hayal sevgilisine” söylediği gibi, alışkanlıkların olmadığı, özlemlerimizi bilen, bambaşka ve yaşamaya değer bir hayata inanmakla mümkün.

İnsan öyle çok şey yapabilir ki… “Tefekküre dalabilir, belki de bir dizeye saatlerini, haftalarını, yıllarını verebilir, tüm varlığından geçebilir ve hiçliği, tınlayan sözcüklere bürüyebilir”.

Ya da ölümün karşısında varoluşu anlamlı kılan sessizliğe verdiği hakiki cevaplarla hayatın eksikliğini biraz tamamlayabilir.


 

 

* Sessizliğin Yanıtı - Max Frisch - Türkçesi: Saliha Yeniyol / Kolektif Kitap











 

 


 

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar