Esra Yalazan
Ağu 03 2019

Kazancakis’in İspanya’sı ve savaş

Toprağa sarkıttığı gür saçlarıyla zamanın tozlarını savuran bilge söğütün altında kitap okurken hatırladım onları. Bir zamanlar Bavyeralı oduncular bir ağaç kestikleri zaman berelerini çıkarıp Tanrı’dan o ağaca sonsuz huzur vermesini dilerlermiş. Magris haklıydı belki de; yaşayan hiçbir varlık sonsuzluktan silinmiyor.

Milyon yaşında bir yıldızla, birkaç gün yaşayan kelebeği buluşturan o mucizevi döngünün içinde bir biçimde buluşuyor. Ya da ben “hiçliğin” anlamsızlığını reddetmek için böyle olduğuna inanmak istiyorum.

Kazancakis’in zamansız sesi, bahçedeki kazların, ördeklerin, horozların, güvercinlerin, yabani kuşlarının çığlıklarına, dağlardan esen serin rüzgarların hışırtısına karıştığında, kağıt üstünde “uydurmanın” iyileştirici gücünü hissediyordum. Coğrafyanın, tarihin, edebiyatın, şiirin zamanını, yazının iplikleriyle sağlam bir yumağa sararak esnetiyordu sanki.

Okuduğum ilk kitabında, anlatıcı yazar meşhur kahramanı Zorba’yı tarif ediyordu:

“Bazen çaldığı hava vahşidir; birden insana hayatının anlatılmaz derecede tatsız ve kara bahtlı olduğunu, bazen de çaldığı hava acıklı olduğundan, hayatın, kum gibi parmaklarının arasından geçip gittiğini duyarsın; ama her defasında bunun bir çaresi bulunmadığını anlattığı için seni ağlamaklı eder.”

Kazancakis’in toprağa, tabiata, insana yakın duran yanı biraz böyledir. Düalizmden beslenen düşüncelerle inşa ettiği kitaplarında, hayatın geçiciliğiyle bir biçimde iz bırakan insanın çelişkilerini, korkularını, zaaflarını, yaşam sevincini resmetmeyi sever. ‘Zorba’nın girişinde, onu bir ‘kağıt faresi’ olarak var eden ve onda iz bırakanları yazmıştı:

“Homeros, Buddha, Bergson, Nietzsche ve Zorba. Bunlardan birincisi, benim için, ölümsüzlüğü kurtarıcı bir ışıkla aydınlatan, camdan yapılmış parlak bir göz olarak kalmıştır; Buddha dünyanın içinde boğulup kurtulduğu dipsiz bir göldü; Bergson beni, gençliğimde her biri benim için işkenceye olan, çözülmesi olanaksız felsefi sorunlardan kurtardı; Nietzsche ise, yeni acılarla zenginleştirdi beni ve bana sıkıntıyı, acıyı ve kararsızlığı gurura çağırmayı öğretti; Zorba ise, hayatı sevmeyi ve ölümden korkmamayı öğretti bana.”

Kazancakis’in yazın hayatı, bütün bu etkilerin karışımı olan bir çabayla zenginleşmiş. Anlattığı coğrafyanın, toplumun, yazarın, insanın ve hatta birbiriyle ilişki içinde olan bütün varlıkların hakikatini merhametle anlama ve anlatma çabasından bahsediyorum.

Hayatımın en büyük zevklerinden dediği gezmek, onu yazı sanatına çağıran en güçlü motivasyonlardan birisi. Gördüklerini sezgilerinin, kültürel birikiminin, adalet bilincinin, sinir ucu açık duygu dünyasının ve mistik inançlarının süzgecinden geçirip hissettiklerini tutkuyla yazmak, büyülü bir takıntı onda.

“İspanya, Yaşasın Ölüm” ismiyle Türkçeye çevrilen kitabı İspanya ve savaş izlenimlerimden oluşan melez bir anlatı kitabı. Başlık biraz yanıltıcı aslında.1936’da yazdığı ‘Viva la Muerte’, İspanya iç savaşının öncesi ve sonrasını aktarıyor. Madrid, Toledo, Salamanca, Granada, Valladolid, Don Quijote gibi başlıklardan oluşan ilk bölüm, İspanyol toplumuna, kültürüne ve edebiyatına yazılmış bir ağıt.

Kazancakis’i okumak her defasında kendine has sürprizler barındırır. Giritli yazar, bir yaşam öyküsü sanılan ‘El Greco’ya Mektup’ta tecrübelerini yazı sanatına dönüştürerek, gürül gürül akan bir nehir misali çağlayan hayatın coşkulu sesini dinletir okura.

“Sanat değil bu yaptığım, ben yalnızca yüreğimin haykırmasına izin veriyorum” diye mühürlediği bu yazılar, düpedüz sanat, hem de yüksek olanından. “Kastilya’nın yüksek ve çilekeş eteklerini tırmanıyorduk” diye başlayan yazısında, geleneğe, geçmişin sağlam köklerine, tevazuya ve sadeliğe saygısını zarif yorumuyla hatırlatıyordu:

“Klasik disiplinin sükunet, nezaket ve ahengine ister istemez özlem duyar insan. Ben Vallodolid’deki bu resim ve heykellerdeki dizginsiz ruhu sessiz bir antipatiyle seyrediyordum. Muhakkak ki yüksek sanat zapt edilmiş ihtirastır; kaosun ortasındaki düzendir; neşeyle acıdaki sessizliktir.”

 

O yeryüzünün bütün canlılarının bu dünyadan geçip gitme sebebini derinden kavrayabilmek, yaşamanın anlamını keşfedilmek için sabırlı ve merhametli bir varoluşla kuşatılmış gibi yazıyor.

Ona göre dünyayı dolaşmak; kendi ifadesiyle yeni toprakları, denizleri görmek, insanlarla fikirleri bulmak - hepsine ilk defaymış gibi uzun uzun bakmak (bakmak ve doyamamak) sonra gözlerini kapamak ve zenginliklerin içinde kristalleştiğini, istedikleri gibi usulca ya da fırtınayla çöktüğünü hissetmek, ta ki zaman onları ince eleğinden geçirinceye, tüm acı ve sevinçlerin tortusu süzülünceye kadar.

Kazancakis için yazmak kendisine yakıştırdığı “acıyan yürek oyalansın” ifadesinden çok daha fazlası elbette. Aynı zamanda hukuk doktoru, çevirmen ve bir ara tuhaf bir şekilde siyaset de yapmış olan yazarın İspanya hatıraları, bir kez daha onun neden iyi bir romancı olduğunu da gösteriyor.

Sınırsız yazma arzusu, entelektüel birikimi ve yaşama iştahıyla buluştuğunda, yanık tütün, toprak ve şarap kokan baharatlı dili benzersiz ruhuna kavuşuyor. Köylülerden, işçilerden, askerlerden, seyyahlardan, kadınlardan, anarşistlerden, yolculuklarda karşılaştığı insanlardan dinlediği basit hikayeleri köpürterek çoğaltma becerisi bu kitabı da parlatmış.

1920’lerin sonunda Eleftheros Logos gazetesinin dış haberler muhabiri olarak İspanya’ya gittiğinde, yüzyıllardır o topraklarda yaşayanların, oradan geçen gezginlerin, azizlerin, kralların, orayı ayağa kaldıran sanatçıların, yazarların hikayesini, eserlerini iyi bildiği hatta dersine çalıştığı anlaşılıyor.

Onun farkı o dönem için bile sıradan bir muhabir olmaması. Çok katmanlı anlatımında, efsanelerin, masalların, ozanların, kadim uygarlıkların izlerini takip eden okur İspanya’nın hakiki ruhuyla karşılaşacaktır. “İspanya’nın Yunan edebiyatçılar tarafından geç de olsa keşfedilmesini sağlayan kitap” diye tarif edilen bu derleme, İspanyol ruhunu bütün tezatlarıyla ve damarlarıyla görmek isteyen edebiyat severler için iyi bir kaynak.

Don Quijote (Don Kişot) bu kitabın “kurtarıcı” kahramanı. Cervantes’in hayatını en başından beri ayrıntılarıyla inceleyen Kazancakis, onun acı hayat macerasını İspanya’nın kaderine benzetiyor:

“Cervantes ceza evinde hayatını düşünmeye başladı” diyor. Ve soruyor; “Büyük vatanının başına gelen de aynı şey değil miydi? 1600 yıllarına gelindiğinde artık ikisi de hasara uğramış gemiler gibi akıl limanının sakin gölüne adım atmışlardı. İşte o zaman, cezaevinde, umutsuzluğun en yüksek noktasında Cervantes’in yüreğinde Don Quijote doğdu.

Kendi gençliğinin, İspanya’nın gençliğinin hayallerini, ihtiyar şövalyenin yeller esen başına oturttu ve onu acı, deva bulmaz gerçekle savaşmaya gönderdi. Onun felaketlerine hem güler, hem ağlardı; çünkü bunlar kendi felaketleriydi. Onunla birlikte bütün İspanya da gülüp ağlıyordu; çünkü o da kağıttan silah takımlarını kuşanmış, aynı büyük idealle yola çıkmış ve şimdi kırk yara almış bir halde geri dönmüştü.”

Bu uzunca alıntının sebebi, İspanyol ruhunun derinliklerine sızan yazarın edebiyatla ilişkisini de göstermek. Dante’nin eserlerini Yunancaya çeviren Kazancakis’e göre Cervantes de Dante gibi ırkının özelliklerini sağlamlaştırdı, billurlaştırdı. İspanyollar da kendilerinin böyle mükemmel ifade edildiklerini gördüklerinde, ırklarının karakterlerine uygun şekilde düzenlenmek zorunda kaldılar. Buna yürekten inanıyor; “Büyük yaratıcının gücü ve esrarlı sorumluluğu budur işte.”

O ıssız bir avludan geçerken, bir katedralin bahçesindeki heykele, oymalı bir kapıya dokunurken, bir azizenin ruhunu hissederken, ötekinin inancını, fikrini anlamaya çalışırken, insanın kendisinden daha üstün bir ahenge uyması gerektiğine inanıyor.

‘Zamanın Ruhu’ adı verilen şeyin şeytan olduğuna inanması boşuna değil. O “zaman ve mekan içinde bir ırkın fertleri aynı sorumluğa sahiptir” diyor. Avluda karşılaştığı rahiplerin, vaktiyle İspanya’yı ellerinde tutup ezen engizisyonun torunları olduğunu unutmadan tarif ediyor o çelişkili İspanyol ruhunu.

Onun gözünde bir şehir sadece bir şehir değil. Madrid’i anlatırken kilise çanlarını, insanları, kargaşayı, tren düdüklerini, ne olduğu anlaşılamayan binlerce sesi, derin ve karanlık bir uğultu işitir. Gün ışığında Madrid’i Goya’nın ‘Çıplak Maya’ adlı tablosuna benzetiyor:

“Kasıkları parlar. Kıvrımları inip kalkar. Gökyüzündeki mavi yastığında topraktaki bir yeşim taşı gibi çapkınca gülümser.”

Hayatın gözyaşının, terin ve toprağın acı kokusunu taşıdığını düşünen Kazancakis, İspanyol kadınlarını, ülkenin kaderini belirleyen Unamuno, Gasset gibi düşünür ve yazarları, ressam El Greco’nun ihtişamını ve toplum üzerindeki etkisini anlatırken bu coşkulu dilden ödün vermiyor.

Kendinden önce büyük bir ozanın geçtiği bir yeri kendi gözleriyle görmenin zorluğunu bildiğinden, o şehirleri, insanları hatta savaşı ilk kez görüyormuş gibi yazıyor. Onun için yazma zevkinin anlamı ve hazzı henüz dokunulmamış olanla karşılaşılan o “ilk anda.”

“Dünyanın en aydınlık yüzlerinden biri olan İspanya’nın yüzü karardı” cümlesiyle başlayan bölüm, evet bir savaş tanıklığı ama o yazınca, canlı sahnelerle tasvir edilmiş bir roman, ustaca yazılmış bir deneme gibi de okunabiliyor.

Tanık olduğu savaşta gördüğünü açıkça, mertçe söyleyeceğini itiraf etmiş:

“Gittim, gördüm ve gözlerim doldu. Komutanlarla konuştum, askerlerle birlikte yaşadım, harap olmuş köylere girdim, ağıt okuyan kadınları dinledim, savaşta ölenlerin üstünden geçtim, ceplerinde bulunan mektupları okudum, karada ve havada yapılan savaşları izledim, Manzaranes kıyılarından Madrid’in yıkılışını izledim.”

Kazancakis, savaşın yarattığı kaosu gördüğü bir gün Toledo sokaklarında yürürken bir dostuyla karşılaşır. Ona sevdiği bir şairin, Lorca’nın öldürüldüğünü söyler. Kimlerin öldürdüğünü bilmiyordur. “Bazıları Kızıllar’ın, bazılarıysa bizim öldürdüğümüzü söylüyor. Kimsenin bildiği yok” der. Sonrasını yazmış:

“Shakespeare’in trajedilerinde olduğu gibi insanlar öyle, nedensiz öldürülüyor. Hayat pamuk ipliğine bağlı ve bilinçsiz, kör kader bu ipliği kurcalayıp duruyor. İsimler birbirine benzediği için, söylenmemiş bir sözü söylediğini sandıkları için; başka birileri aynı elbiseyi giymiş oldukları için.”

Yazar, kitabın başında, İspanya’nın kutsal çiftinin Don Kişot ve Azize Teresa olduğunu söylerken zamanın parçalarını birleştirmeye çalışıyordu. Yüzyıllar boyu o topraklardan geçip kanları birbirine karışan ırkları düşünüyordu. Sonrasında bu kitap için tutunacağı kökü bulmuştu:

“İspanya, ulusların Don Quijote’sidir. Dünyayı kurtarmaya çalışır, güvenliğe ve refaha sırtını döner, ele geçmez binlerce işlemeli hayali kovalar. Bu mantık ötesi Donkişotça seferlerde kendini tüketir. Şehirleri harap olur. Tarlaları çoraklaşır. Araplardan kalma kanalları tıkanır, bahçeleri kurur. Kendi efsanesini yaratır İspanya. Mutluluk ve refahı ne yapsın?”

Son bölümdeki savaş izlenimlerini ve yorumlarını bu perspektiften değerlendirenler, onun neden “ölümsüz” bir yazar olduğunu daha iyi kavrayacaklardır.

Kazancakis’e göre İspanyol ruhunun şaşkınlık veren iki tezatı; ihtiras ve hiçlik. İhtiras, arzu, hayata hararetle sarılmak... Ve bunun yanında, tüm bunların hiç olduğu, Hiç’in ta kendisi olduğu, her şeyin Ecel’e miras kalacağı duygusu. İspanyol ruhunun etrafında döndüğü bu iki kutup, kendi ruhuyla da epey örtüşüyor bana kalırsa. İspanya’yı bu kadar sevip, dinmeyen bir tutkuyla anlatması bundandır muhtemelen.

Kitap bittiğinde oturduğum banktan usulca kalkıp toprağa uzandım. ‘Zorba’daki kafası karışık yazar gibi gözlerimi yumdum. Bu hayatın her insan içini bir tanecik olduğunu, başkasının var olmadığını, bunun çabucak gelip geçtiğini ve tekrarının olmadığını, her ne yapacaksak burada ve tutkuyla yapmamız gerektiğini hatırladım. Zorba gülümsüyordu. Onu anladım.

 

Nikos Kazancakis - İspanya, Yaşasın Ölüm, Çev. Ahmet Angın - Can Yayınları 


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar