Köyün ufku

Baskın Oran, Türkiyeli Kürtler Üzerine Yazılar’da “köylülük” üstüne ilk okuduğumda -siyaseten doğruculuğu bir kenara attığı için- bana çok çarpıcı gelen bir tespitte bulunmuştu. “Köylüden bir şeyim olmaz,” diyordu. Yine Baskın Hoca’nın tabiriyle, köylünün ideolojisi değil, olsa olsa “mideolojisi” olur.

Baskın Oran’ın burada kast ettiği köyde doğan kimse değil tabii, köyde “kalan”, o sınırı aşamayan insanlar. Hemen aklıma Sezen Aksu’nun “köyün en son çitinde dünyanın bittiğine inanan” Ünzile’si geliyor.

Bugünlerde Yaşar Kemal’in “Dağın Öte Yüzü” üçlemesini okumaya giriştim. Serinin ilk kitabı Ortadirek. (1) Arka kapakta iddialı bir alıntı var: “Bugüne kadar okuduğum en mükemmel Türk romanı,” demiş Fethi Naci, bu kitap için.

Roman, pamukların açacağı günlerde geçer. “Döngele (2) geldi kapıya dayandı.” Demokrat Parti zamanındayız. Yalak köyünün ihtiyarlarından Koca Halil, döngeleleri takip ederek her sene köyü pamuğa tam zamanında götürmesiyle bilinir. Ama iyice kocadığından bu mevsim işi iyice ağırdan alır. O yolu yürüyemeyecektir. Bir eşeği ya da atı olan birinin -köyde atı olan dört kişi vardır- kendisini Çukurova’ya götürmesini bekler ama kimse yanaşmaz. Öte yandan, bekledikçe diğer köylerin Çukurova’ya gitmesi ve tarlaları doldurması ihtimali vardır. Bu durumda Yalaklılar daha kıraç bir tarlaya kalacaklar ve beklediklerinden daha az bir kazançla geri döneceklerdir. Oysa barınacak bir yer olmadığından Çukurova’ya erken gitmek de iyi değildir. Koca Halil, köylüyü yıllardır tam zamanında götürerek haklı bir unvan kazanmıştır.

Köylünün Çukurova’daki işi bir buçuk ay kadar sürermiş. Bu süre içinde, yolculuğu da hesap edersek iki ay boyunca, köy tamamen ıssız olurmuş. “Hastaları, sayrıları, yaşlıları, bebeleri bile götürürler. Ipıssız kalmış köylere bir bekçi bile koymazlar.” Bu coğrafyanın yazılı olmayan kuralına göre, boş köye kimse girmezmiş. Eşkıya bile, açlıktan ölecek dahi olsa sahipsiz köye girmeyi şanına yaraştıramazmış. Köyün girişinde ölmeyi yeğlermiş. Bir gün, “astığı astık, kestiği kestik bir er kişi” olan eşkıyalar başı Cötdelek’i jandarma kovalamış da Yalak’a kadar getirmiş. Çeteleri, kendileri gibi açlık ve yorgunluktan ölmek üzere olan Cötdelek’e yiyecek dolu bir köyü gösterip oraya girmeyi teklif etmişler. Hatta yediklerinin parasını da bırakacaklarmış. Ama Cötdelek, “Ben her şeyi yaparım, her bir işi irtikap ederim ama, bu işi yapamam,” demiş, “Acımdan şuracıkta can versem, ıssız köye girip de yemeğini yiyemem.”

Nihayet, köy bütün yüklerini sırtlayarak göçe koyulur. Geride, bir tek kendini dağlara vuran ve nerede olduğu bilinmeyen Vurgun Ahmed kalmıştır. Köyde kalmanın kimse için mümkün olmadığını, bunun ölüm manasına geldiğini anlarız. Koca Halil de, Uzun Ali’nin annesi Meryemce de, çocukları Hasan’la Ummuhan da bütün köyle birlikte yola çıkarlar. Meryemce, Uzun Ali’nin Küheylan adını verdiği yaşlı bir atın üstünde Çukurova’ya doğru gider. Koca Halil yorgunluktan ölmek üzeredir. Daha yolun başında yokuşu çıkamadığı gören Uzun Ali dayanamayıp annesinin bütün itirazlarına rağmen Koca Halil’i ata bindirir.

At, birkaç gün sonra yorgunluktan ölür. Ali ve ailesi en büyük varlıklarını dağda bırakıp gidemezler. Bu arada köy Çukurova’ya yürüyüşüne devam eder. Aliler tek başlarına kalır. Engebelerle, sellerle, eşkıyalarla, hatta canavarlarla dolu bu yolu tek başına aşmak handiyse imkânsızdır. Yükleri ağırsa da attan geriye kalan tek şey olan derisini yüzüp bohçaların arasına katarlar. En değerli varlıkları, artık akbabaların yemeği olmuştur.

Esas “çile yürüyüşü” bundan sonra başlar. Romanın sonuna kadar devam eder. Ali’nin amacı köyü yakalamak ve topladığı pamuk sayesinde bu kışı aç geçirmemektir. Ama  Meryemce çok ihtiyardır, yürüyemez, yokuşları çıkamaz, birçok sefer Ali aynı yolu üç kere yürüme pahasına annesini sırtında taşır.

Köy, görece daha rahat durumdadır, konakladığı yerde Muhtara gelecek haberi bekler. Muhtarlığı ta dedesinden tevarüs ettiğini öğrendiğimiz Sefer Emmi, eskiden İsmet Paşacı ise de, artık Demokrat’tır. Rüşvetçi, dalavereci ve yalancıdır. Köylüyü geç bırakıp en verimsiz tarlaya sokmak amacındadır. Her seferinde olduğu gibi bir şekilde yine bu amacına ulaşır. İlk cilt, Çukurova’ya gelişleriyle sona erer. Pamuk toplamakta olan köylü onları büyük şaşkınlıkla karşılar.

Yaşar Kemal, bu göç esnasında köylünün bütün yaşamını, beklentisini, hayallerini onların ağzından anlatır. Köylülerin eline çok az para geçer, onu da Adil Efendi ile Muhtar alır, boğaz tokluğuna köle gibi çalışırlar. Ama hepsinin hayalinde daha çok pamuk toplamak ve bir eşek almak vardır.

Roman boyunca, şehirden hiç bahsedilmez ama köydeki hayatın yaşanış biçimini gördükçe bunun şehirden çok farklı olduğunu hissederiz. İki farklı yaşam vardır. Zamanın algılanışı farklıdır, yaşanışı farklıdır, terminolojisi, beklentisi, umudu, hayali, hatta rüyası bile farklıdır.

Köylülerin hiçbiri ayakkabı giymez. Hatta, ayaklarına bir şey giymeye karşı büyük bir direnç gösterdiklerini öğreniriz. O kadar ki, içlerinde ayağına ayakkabı giymeden askerliğini bitirenler vardır. Dağlar arasında geçen bu yolu yalınayak yürürler. Dikenlerin, yokuşların, kızgın toprakların, yılanların ve bu yolculuk süresince karşılaştıkları her şeyin arasından yaralar içindeki çıplak ayaklarıyla geçerler.

Köyün içinde başını Uzun Ali’nin çektiği düzenin değişmesini isteyenler vardır. Ama onların ufku, korkutucu bir şekilde, Çukurova’daki en kıraç tarlaya girmemeye çalışmaktan ibarettir. Biraz daha verimli bir tarlaya girebilseler, etek etek parayla döneceklerdir. Ama o hayali kurulan “etek etek para” yaklaşık yüz liradır ve bir eşek olarak girecektir köye. “Anama bir eşek alacağım ki genç, fidan gibi, dal gibi bir Kıbrıs eşeği. Arap atı gibi bir eşek. Bir de eyer yaptıracağım ki Türkmen Beylerinin atlarına yakışır.” Böylece, bir sonraki pamuk mevsiminde bu yolu eşek üstünde gitme imtiyazına kavuşulur.

Köylüde yola dair, yolun varlığına dair bir itiraz yoktur. Dahası, bundan başka türlü bir hayat olabileceğine dair bir fikir yoktur. Bu yaşam şekli, adeta doğuştan sahip olunan bir organ gibi kabullenilmiştir.

Yaşar Kemal’in en büyük acımasızlığı, bu roman hakkında yazılanların çoğunun aksine, bence burada. Romanı bitirdiğinizde yakın gelecek için bir umut beslemenize izin vermiyor. Çukurova’nın en verimli tarlasına da gidilse, senelerce üst üste de gidilse, bir sonraki mevsim yine en büyük hedefin Çukurova’daki en verimli tarlayı bulmak olacağını gösteriyor.

Ortadirek, bizi “köylülük” üstüne düşünmeye de çağırıyor. Sinema terminolojisine başvurayım: Plonje çekimle yaklaşırsak, köyde büyük bir yokluğun, hastalığın, imkânsızlıkların, eğitimsizliğin, bebek ölümlerinin, çaresizliğin olduğunu görürüz. İlk bakışta gözümüze bunlar çarpacaktır. Buna karşılık, aynı köyde, Yalak’ta veya bir başkasında, muhtar ve birkaç kişi hariç gelir eşitsizliğinden de kolay kolay söz edilemez. Ama bu denge “sefalette” sağlandığından ötürü herkes için en büyük sorun olarak karşımıza çıkıyor. O yüzden de hiçbir şeyin olmadığı bu yerde bir “ideolojinin” yetişmesi kolay olmuyor, hayat şartlarını çok az değiştirecek yemeğe ulaşmak temel gaye haline geliyor. Baskın Oran’ın “mideoloji” derken söylemek istediği de bu çaresizliğin insanları ittiği yer.

Ama kamerayı yakınlaştırıp köylünün zihin dünyasına girmeye çalışalım. Alabildiğine küçük ve sınırlı bir dünyayla karşılaşacağız. Muhtar, tarla meselesinde yanına çekebilmek amacıyla “namazını hiç terk etmeyen, yıl on iki ay kılan” kılan tek insan olan Ökkeş Dağkurdu’nun yanına gittiğinde onun ne kadar dini bütün, iyi bir Müslüman olduğunu söyler.  “Yarın ahrette, Allahın divanına vardığında, varıp yüz sürdüğünde onun sana soracağı hiçbir şeysi bulunmayacak,” der Muhtar, Ökkeş’e. Sonra, Allah'ın yerine Ökkeş’le konuşur: “Ya kulum Ökkeş Dağkurdu diyecek, benim sana soracak hiçbir sualim yoktur. Sana cennetten bir köşk hazırladım ki, Adana tren istasyonu gibi pırıl pırıl ışıklı.”

Ne Ali’nin annesiyle yolculuğu, ne Muhtar’ın dalavereciliği, ne köylünün ikiyüzlülüğü ne de köyün şartları. Bence, romanın en umutsuz ve en gerçekçi cümlesi bu. Olabilecek en ışıklı yerin Adana tren istasyonu olduğunun bizzat Allah tarafından söylenmesi. Zihnin ufkunun bu kadar tahdit edilmiş olduğu daha çarpıcı verilemezdi herhalde.

Reşat Nuri’nin Eski Hastalık’ı da benzer bir coğrafyada geçer: Mersin, Silifke. Romanın sonunda Yusuf ile Züleyha birbirlerine Mersin tren istasyonunda veda ederler. Reşat Nuri bu romanı 1938’de yazmış. O son sahnede Mersin istasyonundan İstanbul’a hareket eden trenin vagon restoranında tek başına oturan bir kadın görürüz. Öyle bir tezat ki bu, İstanbul’da büyümüş olan Züleyha için Mersin tren istasyonu karanlık ve köhne bir yerdir. Oysa, aradan yıllar geçmiş, iktidar değişmiş olmasına rağmen, köylünün gözünde en ışıklı yer bir taşra istasyonundan başka bir şey değildir. Onu da gördüğü meçhuldür. En iyimser ihtimalle askere giderken oradan geçilmiş ve anlatılanlar destanlaşarak herkesin bilincinde gerçekmiş gibi yer etmiş olabilir.

Üstelik bütün bunlar yaşanırken kasabanın meydanında bir büst olduğunu, altında da “Köylü milletin efendisidir” yazdığını düşünebiliriz.


(1) Yaşar Kemal, Ortadirek, (2020: İstanbul), Yapı Kredi Yayınları.
(2) “Döngele: Güzün kökünden kopup bozkırda uçuşan bir bitki, insan başı kadar bir diken.” Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, tarih yok, Cem Yayınları, 33.

© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.