Esra Yalazan
Tem 20 2019

Marc Augé’yle unutma biçimleri ve karşılaşmalar

Şimdiki zamanın kaygı ikliminden uzaklaşarak hatıraların yanıltıcı merhametiyle iyileşebileceğini sanan insan, kendini geçmişin uçurumlarında arar. Orada, kırılgan bir umut, pişmanlıkla yakan bir nostalji, tanıdık özlemlerin kekremsi lezzeti, dile gelmemiş arzunun izleri, çürüyen hayaller ve her şeye rağmen benliği yeniden keşfetmenin heyecanı var çünkü.

Hatırlama, yaşama, hayal etme, unutma sonra tekrar hatırlama biçimlerinde birbirlerine kavuşamamış anlatıların, henüz anlatılmadığı için karşılığını bulmamış hikayelerin rolünü pek düşünmüyoruz.

Halbuki akibeti belirsiz hikayeler hayat boyu bize bir biçimde eşlik ediyor. Eğer söylendiği gibi hayatlarımızı ileriye doğru yaşayıp ancak geriye dönük kavrayabiliyorsak, yaşamakla anlamak arasındaki soğuk mesafeyi de hissedebilmemiz gerekir. Ancak gündelik hayatın uğultusunda bu pek kolay değil.

Kurmaca metinlerde insan bizim için “karakterdir”, peki gerçek hayatta da öyle midir? Eğer birbirimiz hakkında sandığımızdan çok daha azını biliyorsak böyle algılamamız da mümkün. Kendi hayat hikayemizin silik izlerini kurmaca hikayelerde bulma arzusu, hem karakterleri hem de kendi yaşama maceramızı daha katmanlı ve anlamlı kılıyor.

Okur “ötekinin” hikayesiyle gerçek hayatta önemsiz sandığı ıskalanmış “karşılaşmaların” kendi hayatındaki rolünü de keşfedebilir. Ben bu meselelerin etrafında dolaşan ve yazı sanatının hafızayla, zamanla, mekanlarla ilişkisini kuran takıntılı yazarları seviyorum.

Zamanın, mekanın insanı dönüştüren etkisini anlatmak için edebiyatı da kullanan antropolog Marc Augé onlardan biri. Daha evvel “evsizlik” meselesini yine bir hikaye aracılığıyla anlattığı kitabı için (Evsiz Bir Adamın Güncesi) “Bu bir otobiyografi ya da itiraflar manzumesi değil” diyor, karakterinin bakışını gündelik hayatın puslu düşüncelerinde dolaştırırken toplumsal bütünlüğü canlandırma işini okura bırakıyordu.

Okurun kahramanına inanmasını beklemiyor, mümkünse anlatısında kendisini bulup tanımasını temenni ediyordu.

Türkçeye son çevrilen “Biri Sizi Bulmaya Çalışıyor” başlıklı kitabını da aynı saikle yazmış. Her ne kadar  “roman” diye tanımlanmışsa da “Hatırlama, unutma, kimlikler ve karşılaşmalar” üzerine kurgulanmış bir anlatı demek daha doğru  sanki. 

Augé, unutarak hatırlamanın antropoloji, psikoloji ve edebiyattaki tezahürleri üzerine düşünüp yazmayı seviyor. Unutmanın hafıza için bir ihtiyaç olduğunu, uzak geçmişe ulaşmak için yakın geçmişi unutmak gerektiğini anlattığı kitabı “Unutma Biçimleri”nde kurmaca metinlerin yıkıcılığını vurguluyordu:

“Kendini unutmak, durmadan tekrarlanan şeylerin esiri olduğunu unutmak, yalnızlık içindeki bireyin okumasına sunulmuş olanlar dahil, her tür kurmacanın sağladığı imkan budur işte. Edebiyat kuramcılarının da çok iyi fark ettiği gibi, anlatı zamanları di’li geçmiş zamanlardır ve gündelik yaşamdan bu şekilde “kopmak” okuyucunun “gevşemesini” kolaylaştırır. Peki bu gevşemenin, toplumsal kimliği kısmen ya da bütünüyle terk ederek elde edildiği bir gerçek değil midir? Bu bakımdan kurmaca edebiyatı da (tıpkı kutlama ya da aşk gibi) bünyesinde muhtemel bir yıkıcılığı barındırmıyor mu?”.

Bazıları Augé’nin bu mantıklı tespitine “Güzel bir roman yada öykü okuyarak biraz gevşemenin ne sakıncası var” diye karşılık verebilir ki gayet haklı bir tepki olur, ancak yazarın bu noktada kastettiğini doğru anlamak, onun neden melez bir anlatı türünü tercih ettiğini de açıklıyor. O öncelikle üzerine çalıştığı meselelerin toplumsal etkisini okurun kendi hayatında görmesini umut ediyor.

‘Biri Sizi Bulmaya Çalışıyor’da, eski Amerikan filmleri tutkunu emekli edebiyat öğretmeni Julien, genç bir anlatı psikoloğuyla karşılaşır. Claire, Julien’i bulmaya karar veren biri nedeniyle onu çalışmak istediğini söyler. Ve kendisine geçmişinin önemli bulduğu anılarını temas ettiği kadınlar, insanlar aracılığıyla anlatmasını ister. Julien kişisel hikayelerine aktarırken Cezayir Savaşı, Mayıs 68 gibi toplumsal kırılmalarının dönüştürücü gücünü daha berrak görmeye başlar.

Bu anlatıda esas olan, insanın kendisini gerçekleştirmek için hikayelerine ve “karşılaşmalara” sahip çıkılması gerektiğinin vurgulanması.

En başında çiftlerin “faciasını” anlatırken, her birinin diğerinin haberi olmadan kendi uyarlamasını yazdığını, hikaye koptuğunda taraflardan hiçbirinin ne olup bittiğini anlamadığını, çünkü diğerinin uyarlamasından haberdar olmadığını ve nihayetinde bu hikayelerin asla kavuşamadıklarını söyleyen ses, kitabın "deneme yazarına” yani Augé’ye ait.

Augé, anlatıların ya da hikayelerin şekillenmesi için onlara zaman tanımak gerektiğine inanıyor. Yani başımıza ne geldiğini doğru idrak edebilmek için belli bir zaman mesafesine ihtiyacımız var. Ancak yüzleşmekten hoşlanmadığımız hatıraları tahrif etmeden, hikayeleri değiştirmeden anlatma çabası, o tekinsiz anlara dönmek herkes için meşakkatli bir tecrübe.

Hikayenin anlatıldığı anda başka bir gerçekliğe dönüşeceğini sezen Julien psikologla konuşuyordu:

“Bir hikaye anlatmak kolay iş değil. İnsanların hayat hikayelerini yazan yazarlar bunu nasıl başarıyorlar, hep merak etmişimdir…Benim zihnimde her şey karman çorman, bazı ayrıntılar yüzeyde duruyor, lakin bazıları da var ki tamamen dibe batmış…Ne zaman karımdan bahsetsem, yani eski karımdan sanki karşımda eski bir hakim, bir papaz ya da anem varmış gibi bir savunmaya ya da bir itirafa başlıyormuşum hissine kapılıyorum”.

Julien anlatısının başlangıcına döndüğünde karısının aniden onun hayatına başka bir şey düşünürken girdiğini farkediyor. Cezayir’i. Savaş bölgesine gitmekten hoşlandığını evlendikten sonra daha iyi anlıyor. Augé, olayların nasıl yaşandığından ziyade nasıl unutulduğunun önemini hatırlatıyor;

“Birkaç ay önceki evliliğe kaçışı, zihnini yeni bir şeye çevirmeye yönelik çaresiz bir girişimdi; o kadar boş bir teşebbüstü ki bu, pek yakında Cezayir’e gitmenin sonuçlarına evliliğin sonuçlarından daha fazla kafa yormuştu. Düşüncesindeki bu çift yönlü abluka sonucu kendi içine kapandı ve aslında herhangi birine ait olabilecek bir kadın bedeni karşısında cenin pozisyonunu aldı, çünkü öyle bir bedende kendini kaybedip her şeyi unutabiliyordu”.

Augé, anlatı boyunca insanın değiştiremeyeceği geçmişine gömülüp hayata yabancılaşan tavrını, sadece hayallerde olduğu için saklanması imkansız hatıraları ve kök salmanın anlamsızlığını muhtelif diyalog ve yorumlarla ifade ediyor.

“Kök nerde son bulur? Köklere, mirasa ve geleceğe sahip çıkmak, zengin olduklarına inanan kişilerin küstah tutumudur. Şecere: Sülale. Şecerenin varlığına inanmak için geçmiştem medet ummak, ruhen yoksul olanların zenginliğidir. Geçmiş: Nevroz. İster üzerine yapışsın, unutmalara, inkarlara, kabul ve itiraflara rağmen kurtulamayacağın ölümcül bir elbise olsun, ister eksikliğini hisset ve bir baba yahut sıkıca tutunacağın bir şeyi aramaya koyul…Bir şeyden kaçmak ya da onu aramak, o şeyi dönüştürmeyi istemektir daima: Var olabilmek için yepyeni bir geçmiş ihtiyacı”.

İnsan hayatını her zaman olduğundan farklı hayal edebilir. Geçmişimiz de dahil düşünebildiğimiz her farklı yaşamla kendimizi başka hikayelerle inşa edebiliriz. Tıpkı okuduğumuz romanlardaki, izlediğimiz filmlerdeki karakterlerin hikayesine sızma arzusu gibidir bu tahayyül ve inşa süreci.

Ancak anlatıcı yazarın yani bu defa Augé’nin bu noktada bir itirazı daha var:

“Fakat geçmiş yalnızca yanılsamalar ve yalanlarla doludur. Önemli olan buluşmalar ve karşılaşmalardır; yaşamlarımızın paralel sürüklenmesinde daima mümkün ama asla kesin olmayan bir çalışmanın eli kulağında olmasıdır. Karşılaşma, ütopik bir şey değildir, yakında bir yerde, bir zamanda vuku bulur….”

Onun düşündüğümüzden daha dindar olan psikanalistlere dair söylediklerini kitap bitince tekrar düşündüm. Bilirsiniz şu malum tespitleri; Buluşmalarımızın asla rastlantı olmadığı, onları zaten içimizde taşıdığımız, her karşılaşmada kendimizi tekrarladığımız benzeri yorumlar… Doğrusu benim de itirazım var bu yaklaşıma. Onun “Hayatımda birkaç karşılaşmam oldu. İnsanlarla, manzaralarla, anlarla. Her birinden sonra artık ben aynı ben değildim” deyişine içtenlikle inanıyorum.

Her eksik “karşılaşma” ötekilerden bağımsız kendi gerçekliğini yansıtsa da yeni bir hikaye demektir. O hikayenin ne zaman, nasıl yazılacağını nasıl biteceğini kimse bilemez. Bazen geçmişteki ‘kendimizin' ne hissettiğini hatırlayamayız. Bir zamanlar olduğumuz adam ya kadın, bize sevdiklerimiz kadar uzak olabilir. O vakit eski kitaplardaki hikayelere sığınırız. 

Emekli edebiyat öğretmeni Julien’i anlatan ses, o edebi karşılaşmanın sihrini de hatırlatıyordu:

“Balzac, Stendhal ya da Proust’u yeniden okuduğu her defasında açıkcası onlara yeni bir gözle yaklaşmıyordu. Onları okurken, daha ziyade ikili bir duygu yaşıyordu; orada bir taraftan zaten olduğu haliyle kendini buluyor; diğer taraftan geçen zamanla kendini usulca değişirken, arınırken ve paslanırken görüyor, yeni ahenkler yakalamaya, başka imkanlar bulmaya, başka beklentileri karşılamaya ve başka sorular sormaya hazır hale geliyordu”

Oliver Sacks’in basitçe söylediği gibi “Biz, her birimiz, bir hayat hikayesine, bir iç anlatıya sahibiz. Bir insanı tanımak istiyorsak, ‘hikayesi nedir - hakiki, en iç hikayesi?’ diye sorarız. Çünkü her birimiz bir biyografi, bir hikayeyiz”. 

Kayıp bir geçmişle müphem bir gelecek arasında salınıp duran  insanın ruhun dehlizlerinde gizlenen şifreleri çözebilmesi için yeni “karşılaşmalara” açık olmaya ve hikayelerle kendini yeniden yaratmaya ihtiyacı var. 

 

* Marc Augé - Biri Sizi Bulmaya Çalışıyor, Çev: Adem Beyaz / Yapı Kredi Yayınları


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar