Esra Yalazan
Haz 01 2019

Marcel Proust’un 'gizli' yaşamı ve Edmund White

Sevilen, hayran olunan, nefret edilen insanların hayat hikâyelerinin gizemini çözme merakı, bizi biz yapan hikâyeleri keşfetmemize de sağlar bazen. Tarihten, “büyük hikâyelerden” kopuk sıradan bir hikâyeden ibaret olmadığız gerçeğini başkalarının hayatlarında dolaşarak hissedebiliyoruz. O aynadan kendimize yansıyanlar, her birimizin ‘efsanevi’, sürprizlere açık bir belirsizlik içinde, istediğimiz hikâyeleri anlatarak özgürleşebileceğimizi de hatırlatıyor.

İnsanın gerçekliğini edebiyattan ayırt eden tekinsiz çizgi, kuşkusuz estetik ölçülerle belirlenir ama kendimizi hikâye etme güdüsü de varlığımız için kaçınılmaz. Başkalarının hayat hikâyelerini okurken rahatsız olmamız, şaşırmamız, heyecanlanmamız, kızmamız bize “kim olduğumuzu” söyleyen gerçek hikâyelerimizle yüzleşme ihtimalinden kaynaklanıyor.

Tam da bu nedenle biyografi, otobiyografi çok ilgi çeken edebi bir tür olsa da okuyan için de yazan için de meşakkatlidir. Başka bir çağda, ülkede yaşamış, dili, kültürel özellikleri, yaşama biçimi farklı olan insanların hayat hikâyelerini yazmak her şeyden evvel cüretli bir uğraştır.

Etik boyutu da her dönem tartışılır. Eserleriyle tanınan bir sanatçının, yazarın hayat hikâyesinin kusurları, zaafları ve olanca gerçekliğiyle anlatmak, hayatları kurcalamak doğru mudur? Bu tanıdık sorunun cevabı, diğer edebi türlerde olduğu gibi üslup ve yöntem ilkeleriyle buluştuğunda netlik kazanıyor. Zweig, roman ve öykülerinin yanı sıra yazdığı muhteşem biyografilerle gelecek kuşakların kolayca aşamayacağı yüksekliğe derin bir çentik attı.

Onu bu türde özel kılan, biyografisini yazacağı kişinin çok geniş kapsamlı ve derin bir incelemesini yapması, yaşadıkları dönemin kültürel iklimini karşılaştırmalı olarak tahlil etmesi, diğer sanat disiplinlerine de hakim olması değildi sadece. Anlattığı insanların hayatındaki bilinmeyenleri bir romancı sezgisiyle resmetme yeteneğine de sahipti Zweig.

Tolstoy, Nietzsche, Holderlin, Dostoyevski, Dickens ya da Balzac’ın hayat hikâyelerini yazarken mesela, acılarını, zaaflarını, sevinçlerini, umutsuzluklarını kendi iç derinliğiyle hissedebiliyordu. Geniş merhametiyle birlikte keskin eleştirilerinin kabul görmesini, edebi lezzeti yüksek diliyle birlikte “O yazar” olabilmesine borçluydu.

Bu uzun girizgâhı yapmamın sebebi, Türkçede yayımlanmış ilk Proust biyografisi olma özelliğine sahip ‘Bir Yaşam’ın yazarı Edmund White’ı bir asır evvel yaşayan Zweig’la mukayese etmekten ibaret değil. Yaklaşımları farklı olsa da kesişme noktalarını göstermek istedim.

Eserlerin yazılma nedenlerinin ve yöntemlerinin “yazarın” hayatındaki karşılığını, gerçeğin kurguya dönüşme sürecinde görünmeyen zihinsel, duygusal sıçramaları dönemin toplumsal, siyasi ve kültürel iklimiyle aktarma çabasındaki özen ve çok yönlü araştırma tutkusu onları buluşturuyor. Ayrıldıkları yer, metni edebiyat kılan dil, üslup ve hikâye etme biçimi.

Zweig bilindiği gibi her alanda edebi eserler vermiş kendi çağının en parlak yazarlarındandı. Dolayısıyla biyografilerin de edebi kalıcılığı olsun istemiş ve öyle tasarlamış. 

Roman, öykü, deneme, anı kitaplarının yanısıra biyografiler yazan White’ın niyeti, temennisi de farklı değil muhtemelen ama yazdıkları hayat hikâyelerinin “kahramanlarını” anlatma biçimi onların yazarlarla kurduğu ilişkiyi, bir bakıma kendi edebi duruşlarını da belirliyor ve ayırıyor.

Peki, mektupları, anıları, denemeleri, otobiyografik romanlarıyla toplumsal kimliğini gizlemeyen Proust’un biyografisini çekici kılan ne?

White, Proust’un hikâyesindeki boşlukları, gün ışığına ilk kez çıkan bilgilerle aktarırken, hikâyeyi dışardan izleyen bir anlatıcı gibi “yazarına” yaklaşmayı denemiş ancak mesafeyi korumak da istememiş. Kusurlarını, olumsuz yanlarını biraz da küstah bir tavırla teslim edip, onu kendisi gibi tutkuyla sevenlere ya da henüz tanışmamış olanlara hayat hikâyesinin yaratım sürecine etkisini olanca çıplaklığıyla gösteriyor.

Ailesiyle, arkadaşlarıyla, romanlarına konu olan yüksek sosyete çevresiyle, yazar, sanatçı dostlarıyla, yaşadığı mekânlarla, tabiatla, yalnızlığıyla, zaaflarıyla, edebiyatla, sanatla, siyasetle ilişkisini ilmek ilmek örerek okuru Proust’un “hakiki zamanına” taşıyor.

Proust bir denemesinde üslubu tarif ediyordu:

“Üslup kimilerinin sandığı gibi bir süsleme değildir kesinlikle; teknik meselesi bile değildir, üslup – tıpkı ressamlar için renk gibi – bakışın bir niteliğidir, her birimizin gördüğü, başkalarının göremediği özel bir evrenin açığa çıkışıdır. Bir sanatçının bize sunduğu haz, bize bir evren daha tanıtmasıdır.”

Edmund White’ın üslubu kimi zaman keskin bir ironiyle ürpertse de eğlenceli zekâ oyunlarını, sözünü sakınmayan acımasız tespitleri seven modern okurun beklentisini karşılayacak türden bir anlatı. Ama o Proust’un dünyasını çiçek dürbününün ardından renkli resimlerle izlemeye, değişken, kırılgan, çok katmanlı dünyasına dair derin okumalar yapmaya da davet ediyor.

Amerika’da 70’lerde yükselen eşcinsel edebiyatın parlak isimlerinden olan White’ın, Proust’un eşcinsel kimliğinin kökeni etrafında dolaşması, eserlerine nasıl yansıttığını önemsemesi, analiz etmesi doğal. Bu anlamda yaklaşımı, bu biyografiyi öncekilerin “tedbirli” bakışından da ayırıyor.

Marcel’in kırılgan bir bebek olarak dünyaya gelmesiyle başlayan melankolik yolculuğunu, annesiyle tutkulu ilişkisine, hayatı boyunca sadık kaldığı çirkin mobilyalara, Proust’u Proust yapan temel unsurlardan biri olan astım hastalığına, saplantılı arkadaşlık bağlarına dair az bilinen hikâyelerle aktarıyor.

Proust’un en akılda kalan karakterlerinden birisi olan Guermantes Düşesi’nin ilham kaynağı Madam Straus’a (en uzun mektuplarını ona yazarmış) dair şu yorum, hem kitaba hem de Proust’un duygularını romanlarında kullanma biçimini iyi anlatan bir örnek:

“Proust bu yaşlı hanımefendide nazik bir ruh bulur, çoğu heteroseksüel olan, bu yüzden de kendisine pas vermeyen erkeklerin peşinde koşmaktan nadir de olsa yorulduğu zamanlarda, arkadaşının zekâsına ve sadakatine sığınırdı… Daha yeni “açılmış” ve eşcinselliğini kabullenmiş Robert de Saint Loup gibi, erkek arkadaşlarıyla arasının bozuk olduğundan dert yanan anlatıcının da belirttiği gibi, “erkekleri arzulamayı başladığından beri, onlara dostluk besleyemez olmuştu.”

O bölümü şöyle bitiriyor:

“Proust hem genç erkeklerle sevişebilmek için yanıp tutuşuyor, hem de aynı tutkuyla kendisini ‘eşcinsel’ etiketi yemekten korumaya çalışıyordu. Yıllar sonra Andre Gide’e, kişinin kendisine atfetmediği sürece eşcinsellik hakkında aklına ne gelirse yazabileceğini söyledi.”

White’ın hayat hikâyelerinin ayrıntılarıyla eserler arasında kurduğu incelikli bağda, o sarkastik bakışta “Proustien” bir tavır görünüyor. Bir “snop” olarak başladığı kariyerinin, snopluğun en büyük hicivcisine dönüştüğünü söylerken kendi ahlaki, ideolojik duruşunu da saklamamış:

“O, hepimize bu küstah zümrenin zaferlerinin ne kadar boş, galibiyetlerinin ne kadar fani olduğunu gösterdi. Dahası, sosyetenin el üstünde tutulan üyelerinin bile aslında nasıl açgözlü ve acımasız ve nasıl özgüvensiz ve yapmacık -  ve de tabii ki kendilerini beğenmiş - insanlar olabileceklerini örnekledi. Karakterlerinin çoğuna esin vermiş sosyetik isimler bu zehir zemberek portreler karşısında neye uğradıklarını şaşırdılar.”

Hemen sonrasında da bu zümrenin onu nasıl kuşattığını da teslim etmiş: “Görgü kuralları, samimiyet içeren zarafet ve saygı dolu derinlikli tavırlar hayatı boyunca esir aldı onu”.

Bir edebiyatçı, romancı olarak hayran olduğum Proust’un hayat hikâyesini White’ın yorumladığı bilgilerle okurken, arada soluklanıp onu yeniden başka bir yazarla tanımanın bana ne kazandırdığını düşündüm. Ve cevabı yine White’ın ona dair tespitinde buldum. Proust’un metafiziği, hakikat ekolünü benimseyen filozof hocası Darlu’dan aldığı mirası anlattığı bölümde, onu neden sevdiğimi berrak bir ifadeyle hatırlatıyordu;

“Proust’un başyapıtının her bir sayfası, yüce ve felsefi bir üsluba eklemlenmiş ‘genel geçer hakikat’ yığınları içermektedir. Proust’un en mahrem konularda hakkında yazarken bile okurlarını rahatsız etmemesinin yegâne sebebi, belki de söz konusu bu üsluptur”.

İyi yazılmış biyografiler, ilginç anektodlar ve sevgililerle ilişkiler gibi merakı kışkırtan mahrem bilgilerin yanı sıra o yazara dair daha evvel zihninizi kamaştırdığı halde bütünlüklü ifade edilemeyen yorumlar da içerir.

‘Bir Yaşam’ tutkulu, hırslı, kibirli, samimi, hasta, fazlasıyla yalnız bir yazarın hayata tutunduğu ve düştüğü yol haritasını takip edip nihayetinde White’ın anlatma coşkusuyla buluşuyor; Onun hala popüler olma sebebini açıkladıktan sonra “20. yy’ın ilk çağdaş yazarıdır’ diye tanımladığı Proust’un neden okunduğunu ‘net’ üslubuyla yazmış;

“Proust aşka saldırmış olabilir fakat hakkıdır, çünkü aşkın kitabını ezbere biliyordur. Hem o da tıpkı bizler gibi hiçbir şeyi çantada keklik sanmaz. Ayrıca kendi deneyimiyle barışık ya da rahat biri de değildir. Peki, niçin okuruz onun kitaplarını? Çünkü çocukluk sıkıntıları ile yetişkin tutkusu arasında bağlantı hakkında çok şey bilmektedir Proust. Çünkü tüm dehasına rağmen makul değerlendirmeleri hor görür ve o acının insanın boğazında yumru gibi düğümlenen bilgisinin gerçek hayatta bir karşılığının olduğunu söyler bizlere. Çünkü o tutkunun son deminde sevilenin artık sevilemez olduğunun, aşkın objesinin aşkı gölgelediğinin bilincindedir.”

Ve çünkü Proust bana göre ‘zihin-hafıza-zaman’ oyunlarını kurgusal biyografinin şiirsel formuyla buluşturabilen, kimsenin taklit etmeye cesaret edemeyeceği üsluba sahip benzersiz bir yazardır.  

Sinirbilimci Jonah Lehrer, Proust’un kabahatli sırrını şöyle tarif ediyordu: “Bir şeyi hatırlamak için önce yanlış hatırlamak gerekir.”

Bir de gerçek kıskançlıkla tanışmadan kıskançlığı hissederek yazabilmeyi, ölmeden ölebilmeyi, aşkı tatmadan ondan vazgeçmeyi idrak edebilecek tabii bir bilgeliğe sahip olmak gerekir. Yaşamaya ihtiyaç duymayan o hissediş, Proust’a doğuştan bahşedilmişti sanki.

Esas sır, ömrünü vakfettiği yazı sanatını gerçekleştirirken edindiği o Tanrısal anlatı sezgisinde; sır, kokuları, tatları, sesleri, görüntüleri, ruhları, yüzleri benliğiyle buluşturduğunda keşfettiği yazma hazzında. Sır, yaşadığı dönemde küçümsendiği halde inatla kendi sesini bulduğu o dolambaçlı, uzun cümlelerinin hakikate değdiği yerde. Sır, sevilmek ve unutulmamak ve dünyadaki ‘her şeyin’ her şeyle bağını gösterebilmek için kendini bir odaya kapatan yazarın tılsımlı hayal gücünde.

* Marcel Proust, Bir Yaşam - Edmund White / Edebi Şeyler


 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.