Muharrem Erbey
Ara 10 2017

Mısır koçanlarını kızartan koku

 
1990’da İstanbul Hukuk Fakültesinde birlikte okurken katıldığı bir etkinlikten sonra tutuklanıp müebbet hapis cezası alan ve yirmi dört yıldır, yani çeyrek yüzyıldır cezaevinde olan arkadaşım Nibel Genç’in NotaBene yayınlarından çıkan ilk romanını keyifle okudum, ve ortak yaşadıklarımızı gördüm.
 
Roman Meyman adlı bir Kürt köyünde geçiyor. Ezima adındaki 11 yaşındaki çocuğun 3 Eylül 1994’te köylerinde evlerinin ve köylerinde ne var ne yok her şeyin yakılmasıyla başlıyor. Girişi oldukça etkileyici olan romanın detaylarına girince masalsı dilin etkisini görüyorsunuz.
 
Yazar, köy daha iyi ve erken yansın diye evlere meydana her yere atılan kimyasalın bıraktığı kokuyu ve mısır koçanlarının etkilenmesini iyi anlatıyor. Köy yakma hikayelerinde duyduğumuz sahnelerden birinde sabahın erken saatlerinde köye gelen askerlerin evleri apar topar boşaltıp, ellerindeki tozları köyün her yerine saçıp yakmasıyla başlayan bir göç hikayesine hazırlanıyorsunuz.
 
Her yıl 3 Eylül üzerinden yeni bir hafıza tazelemeye girişiyor yazar. Roman genel olarak Ezima ile dedesi Waye İvrahim arasındaki çok sayıda hikayeyi konu alıyor. Aslında roman hikayelerden oluşuyor desek yeridir. Masalsı diliyle hikayeler ve masallar yarı gerçek yarı düşsel yolculuklara dönüşüyor. Yer zaman mekan anlamını romanda yitiriyor.
 
Yakılan köyden birden İsviçre’ye götürüyor bizi yazar. Soğuk yağmurlu, gri gök yüzüne sahip olan bir şehre taşıyor bizleri. Oradan İstanbul’a taşınıyor ev ahalisi. Trajedilerini acılarını birlikte taşıdıklarını görüyoruz. Çocuksu tepkiler üzerinde şekillenen hayat bulan hikayelerin içinde köy hayatını, Kürt coğrafyasında özellikle 1994-2000 yıllarda yaşanan köy yakma, zorunlu göç onun yarattığı travmayı görmemiz mümkün.
 
Şeker Portakalındaki Zeze’nin çektiği acılar ile arasında bağ kuruyor yazar. Romanda Ezima’nın çocukçu dünyasında yetişkinlerin çokça hikayelerini okuyoruz. Meyman adlı köyde yaşayan insanların hikayelerini yavaşça anlatıyor yazar.
 
Komşu köydeki Ermeniler ile Alevilerin ortak kaderini, benzer çığlıklarını duyuyoruz. 1994’lü Meyman’dan 1965’deki Meyman’a ışınlanıyoruz. Ermeni ressam Arakel ile eczacı Kemalin hikayesini dinliyoruz birden.
 
Her hikayede insanın trajediden ibaret ilginç hayatları görüyoruz. Köyde deli kadın Ezima’nın isminin çocuk Ezima’ya verildiğini öğreniyoruz. Her köyde deliler vardır ve kutsaldırlar. Deliler aslında köylerin, kasabaların başka yüzüdür. Onlar sayesinde çok şeyi öğreniyoruz.
 
Ezima’nın dedesi Waye İvrahim’in ziyaret bezlerinden yaptığı ve Ezima’ya hediye ettiği bebeğin hikayesi karşılıyor bizleri. Bu bez bebeğin yakılmaması gerektiğini fısıldıyor kadınlar. Sonra köy yanarken ziyarete gelen kadınların ağaçlara astığı bezlerden ağzı eğri dikilen bez bebeğin yandığını öğreniyoruz.
 
Kutsala bir saldırı ve felaketin çanları çalınmaya başlıyor. Sonra sürgünler karışıyor. Geçmişte Alevilerin ve Ermenilerin tehciri, zorunlu göçü 1994’de yaşananlarla karşılaştırıyor yazar.
 
Roman bir yere, zamana ve kişilere ait değil. Anadolu’da acı çeken halkların susturulan dili oluyor, yasaklanan kültürleri, yok sayılan inançları ve göç yollarında su umut oluyor.
 
Emeni Duvarcı ustası Gabriel Ustayı, köydeki insanların rüyalarını, gizli aşklarını, köy hayatına ait detayları, ceviz ağacını, taşarak akan nehri, göğün maviliğini, nehri titreterek ikiye ayırıp çıkan Xızır’ın boz atını, sıcak bir çay ile köy ortamı çok iyi anlatılmış.
 
“Şüphesiz rüyamın sırrına az da olsa vakıftım. Xızır’ın boz atım sırf ben düşündüm diye nehrin sularından var eden rüyam, istersem kızarmış ekmek, daha başka şeyler verirdi…”
 
Yazar bütünüyle düşsel yolculuklara çıkarıyor sizleri. Çeyrek yüzyıldır içeride olan bir kadının gözünde, aklında kalan dışarıya ait güzel olan ve tahayyüllerde kalan güzellikler rüya ile harmanlanarak anlatılıyor. Gerçekten uzaklaşıyor. İyi de yapıyor. Kusurlu dünyanın kötülüklerinden koruma adına düşlerin içinde yolculuğa çıkarıyor okuru. 
 
Yabancı kavramını iyi aktarıyor. İlk görünen ve sizin gibi konuşmayan, sizin gibi inanmayan size benzemeyen insanlar mıydı? Sorusu ile aslında çağın derdine mercek tutuyor. Herkesin benzerini sakındığı aksak dünyanın hatasını kusuyor yüzüne. Herkesin farklılığıyla renk olduğunu, farklı dili, inancı, kimliği, kültürleri olanların anlaşılmamasının yarattığı travmayı aktarıyor yazar.
 
Yazar çok katmanlı tarihi okumalarını romana yedirmeyi seviyor. Kimi yerde Seyit Rıza ile Ermeni Arakel’in dedesi arkadaş oluyor.
 
Ezima’nın yaşadıkları bu coğrafyada herkesin yaşadıklarıyla çok benzer. Cezaevinde ailelerin görüşe girmesi ve çıkması tam bir azaptır. Aramalar, hakaretler, kabinler…
 
Yazar köy ortamını ve or. aya ait nesneleri iyi aktarmış. Köy ortamında genç erkeklerin, yaşlıların vazgeçilmezi tütün tabakası, çocukların yaşlıların koynunda kötülüklerden koruyan muska, köylerin arkalarında hep olan karlı ormanlar…
 
“Benim gibi kendi kendini kimsesiz bırakan biri için kar iyi bir kefen olur. Ama öncesinde ağıdını yakacak birine ulaşmalıyım…”
 
Yazarın hayal dünyası çok zengin, bunu her kelimede, cümlede görmeniz mümkün. Ayrıca yıllarca içerde çok fazla okuma yaptığı o kadar da belli ki….
 
Bir klamın sözleriyim, ezgiden bir çift ayakkabı yapmışım.”
 
Kelimeleri ustaca betimliyor. Şiirsel ve masalsı dil birleşiyor. Bazı yerlerde roman mı şiir mi bilmediğiniz masalsı antik bir dilin içinde buluyorsunuz kendinizi.
 
Karlı dağları olan sert bir coğrafyada sizleri gezdiriyor yazar, zorlu coğrafyanın hayatlarına kattıklarını, zorluklarını ayrıntılı anlatmış yazar.
 
Bu coğrafya ötekilerin iyi bildiği zorunlu göçü ve yarattığı ağır travmayı roman içinde hikayelerinde aktarmış yazar. Ermenilerin, Alevilerin en son yıllarda Kürtlerin karşı karşıya kaldığı acıların çetelesini satır aralarında görüyoruz. Yazar, zorunlu iskan yıllarını sürgünleri, 2 dünya savaşını, mektupların gönderildiği Şifaa Eczanesini okurken acılardan oluşan dağların içindeki Meyman köyünü çok tanıdık bulacaksınız.