Esra Yalazan
Tem 07 2018

‘Nabokov’la Konuşmalar’ın vahşi cazibesi

Bir kaç yıl evvel gazeteci Andrea Pitzer’in Nabokov hakkında yazdığı “Yazarın Gizli Tarihi’ adlı kitabından etkilendiğimi hatırlıyorum. Klasik biyografi sınırlarını aşıp yazara dair kişisel merakının peşine düşmüştü. O zaman bu tür çalışmaları neden önemsediğimi söylemişim:

Bir yazarın eserlerinin, kişisel belgelerinin, mektuplarının izini sürerek koca bir ömür harcayan yazarlar da vardır. Yazıya, edebiyata adamışlıklarındaki teslimiyet beni ürpertir. Hiç de sıradan olmayan bir yazarın, tutkulu bir aşık misali sevdiği başka bir yazarın kalıcılığı için kendisini unutmasında, kırılgan, şefkatli, takıntılı bir ‘yeniden yaratma’ umudu var sanki.

Onu hücrelerine varana dek incelerken, kendi merak dürtüsüyle okurunkini sürprizli bahçelerde buluşturunca bu dünyadan geçip giderken hayata mana kattıklarını düşünür onlar. Çok katmanlı biyografilerin derinlerine indikçe seslerin farklı yankılarını işitirsiniz. ‘Hayat hikayecisi’ yazarını anlatırken sadece ‘kahramanını’ onurlandırmaz, eserlerini geleceğe güvenle emanet edebilmek umuduyla yazı sanatının önünde saygıyla eğilir.

Aynı şekilde yazarları, yazı sanatının inceliklerine, okurun kolaylıkla göremeyeceği gölgeli alanlara davet eden, sıra dışı izlenimleriyle edebiyat tarihçilerine yol gösteren iyi röportaj yapan gazeteciler de vardır. Bazen aldıkları cevaplardan bağımsız çarpıcı sorularıyla bile başka pencereler açarlar okurun ve yazarın zihninde. ‘Nabokov’la Konuşmalar’ı görüp biraz karıştırınca, bu tür röportajların yer aldığı iyi bir derleme kitabıyla karşılaştığımı anladım.

Kitabı yayına hazırlayan Robert Colla sunuş yazısında, “Nabokov’un söyleşilerini tekrar tekrar düzyazıdan sanata çıkaran şey, yazarın o özgün üslubudur” diyor. Lolita’nın yayımlanmasından sonraki atmış yıllık süreçte, 20.yy’ın usta yazarlarından biri olduğu kabul edilen çevirmen, şair, böcek bilimci, edebiyat profesörü, satranç problemleri yazarı, çapraz bulmacalar tasarlayıcısı, romancı Nabokov’la konuşmanın hiç de kolay olmadığını okurları tahmin edebilir.

 

kitap

 

1962’de BBC’den Peter Duval Smith’e açıklamış; “Hiç bir toplumsal amaç gütmedim, hiçbir ahlaki mesaj iletmedim, üzerinden yürüyeceğim genel fikirlerim de yok, ama bilmeceler hazırlamayı seviyorum, kendi hazırladığım bilmecelere nefis bulmacalar bulmayı seviyorum”. Onun gibi yaratmanın “şeytani hazzını” tutkuyla seven bir yazarla, edebiyatı kapsayan hatta dışında kalan her şey hakkında konuşma arzusu, söyleşileri yapanların “yazarlığa” bakışını da esnetmiş bana kalırsa.

Nabokov’la kutsal bir ayine gider gibi söyleşi yapmayı becermiş gazetecilere, doğaçlama yapılmaması koşuluyla röportaj veriyormuş. Bunun nedeni sorulduğunda, “Ben bir dahi gibi düşünür, seçkin bir yazar gibi yazar, bir çocuk gibi konuşurum” demiş. Bu doğrultuda, röportajcılardan sorularını kendilerine postalamalarını şart koşuyor, sonra cevaplarını yazıyor, onaylamadığı soruları da değiştiriyor veya siliyormuş. Onlarla bir araya geldiğinde bile.

Evet, biliyorum. Bu kadarı tanıdık “yazar kibrini” bile aşıyor hatta okuru taammüden itiyor ama eğer benim gibi yazarla eserleri  arasına mesafe koymanın önemini kavrayanlardansanız, yaratıcılığın gizemini, hayal gücünün sınırlarını, zamanın, hafızanın edebiyatla ilişkisini ondan dinlemeyi her koşulda istersiniz.

Wessley ve Cornell’de verdiği derslerin metinlerinden oluşan ‘Edebiyat Dersleri”ni okuyanlar bilir; eserleri çözümleme teknikleri, Tolstoy; Çehov, Puşkin gibi sevdiği yazarlara hayranlığı, Dostoyevski, Gorki gibi pek sevmediklerini küçümserken bazı olumlu yönlerini takdir etmesi onun aynı zamanda özel bir öğretmen, acımasız bir eleştirmen olduğunu da gösterir. Kızanlar bile onun bilgiyle beslenen farklı bakışını kolayına reddedemez.

Bu kitapta yer alan yirmi sekiz söyleşi, yazarın 1958’de Lolita’nın Amerika’da yayınlanmasından 1977’de İsviçre’deki ölümüne kadarki on dokuz yıllık bir süreyi kapsıyor. Hayatının ayrıntılı bir portesini sunmak istemişler. Colla, kitaptaki en kavrayışlı konuşmaları onun hakkında bilimsel makaleler ve kitap yazan profesör Alfred Appel ile romancı Herbert Gold’un gerçekleştirdiğini söylüyordu. Ben de okumaya onlardan başladım.

Röportajlardan bazıları onun yazı hayatının dışına kısmen davet eden sohbetlerle ilerliyordu. Bazıları da daha teknik ve somut merakların doğurduğu, epey sert cevaplara maruz kalan tedirgin sorularla akıyordu. Nabokov’un edebiyatı - sinemaya uyarlandığı için meşhur olan “Lolita” bir kenara koyulduğunda - okuru estetik ve düşünsel boyutlarıyla zorlayabilir. Bu konuşmalar da çoğu zaman onun sert cevaplarıyla keskinleşse de daha yakından tanımak isteyenler için iyi bir kaynak.

Alvin Toffler, 1954’de yaptığı konuşmada, onun çoğu zaman küstahlığa varan tespitlerine işaret ettikten sonra, “edebi bir ajan provokatör” diyenleri hatırlatarak kendisini nasıl değerlendirdiğini sormuş. Nabokov tam da ondan beklendiği gibi cevap veriyor:

“Benim kendimle ilgili en sevdiğim saptamam, herhalde hiçbir zaman bir eleştirmenin zırvalamalarıyla moralimin bozulmadığı ve hayatımda bir kere dahi kitaplarım hakkında yazan herhangi birine teşekkür etmediğim ya da onlardan bir ricada bulunmadığımdır. İkincisiyse, ifade özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, sanatın özgürlüğü. İdeal devletin toplumsal ya da ekonomik yapısı beni zerre ilgilendirmiyor. İsteklerim ölçülü. Devlet başkanlarının portreleri bir posta pulundan daha büyük olmamalı”.

kitap

 

Nabokov soru nereden gelirse gelsin, düşüncelerini, yargılarını dolaysız ve olabildiğince çıplak ifade etmekten hoşlanan bir yazar. Bu yazının başında hatırlattığım kitapta, gazeteci Pitzer, onun eserlerinin satır aralarına gizlenmiş tarihi kalıntıların izini sürüyordu. Ve o hacimli kitapta anlatmak istediği, ideolojik baskıları reddetmesine rağmen yazarın evrensel sorunlara büsbütün yabancı olmadığıydı.

Bir yazarın hayatıyla eserlerini birbirine bağlayan binlerce kayıp bilinçdışı anı yansıtan adacık vardır. Bir gün yaptığı işi seven bir gazeteci o tuhaf soruyla sizi baş başa bıraktığında yazarın keskin cevaplarını da tekrar düşünürsünüz; “Ya Nabokov’un kırk yıl boyunca yazdığı eserlerde, onun dünyasını mahveden hapishanelere ve kamplara direnenler için düzülmüş bir ağıt varsa?”

Bu söyleşilerde bu türden inceliklerin peşine düşen yok ama onun derinlere sakladıklarını da kısmen sorgulayanlar olmuş. Gizemli kavrayışına ve Tanrı inancına dair cevabı onu iyi tarif ediyordu:

“Ben kelimelerle ifade edebildiğimden daha fazlasını biliyorum ve daha fazlasını bilmeseydim ifade edebildiğim bu az şeyi de kelimelere dökmezdim”.

Bu tür konuşmalarda sıklıkla sorulanların başında, diğer yazarlar hakkında ne düşünüldüğü ve çalışma yöntemleri gelir. Onu biraz tanıyanlar bilir. Beğenmediği yazarlar veya şahsiyetler hakkında onun kadar sert konuşan az yazar bulunur. Bunun da kalabalıklardan uzak duruşu gibi mizacıyla ilgili olduğu açık.

“Kabul görmüş pek çok yazar benim nezdimde yoktur” diyor. Doğrusu zaman meselesine yaklaşımını sevdiği çocukluk yazarı H.G. Wells’e derin hayranlık duyarken, Camus, Lorca, Gorki, Faulkner, Balzac, Brecht, Stendhal, E.M. Forester gibi yazarları küçümsemesi, Freud’dan ve düşüncelerini benimsemediği yazarlardan şarlatan diye neredeyse tiksintiyle bahsetmesi sinirlendirmiyor değil ancak içtenlikle dinleyenlerin anlayacağı başka türlü bir “kırılganlık” da var onda.

Hayatı boyunca üç dilde yaşayan ve yazan Nabokov dilden ziyade imgelerle düşündüğünü söylüyor. “İmgelerin dili yoktur ama içimde bir sessiz sinema oynuyor ben onun dilini tanıyorum” diyordu. O satranç oynayıp, kelebek kovaladıktan sonra kendini hapsettiği çalışma odasında yalnızlığının üstüne kapanan bir yazar nihayetinde.

Alan Levy’le 1971’de yaptığı söyleşide anlatıyordu: “Ben utangaç, çekingen bir insanım. Kitaplarımın bu kadar dikkat çekmiş olması ve okurlarımın eserlerimi okumak için bir sürü zahmete katlanmaları beni hep aptal bir şaşkına çevirir”. Yine aynı söyleşide başka bir soruya benzer bir cevap veriyor: “Benim kitaplarım hakikaten çok az sayıda insanın etrafında dolanacağı ürkütücü ve tekinsiz yapılardır”. Bugünden o güne bakıldığında böyle görünmese de kendisinin gelecekte “Lolita”yla anılacağı tespitinde haksız sayılmaz. Nitekim şöhretin olumsuz yanı sorulduğunda, “Ünlü olan Lolita, ben değilim” diye cevap verir.

Netice itibarıyla henüz onunla tanışmamış olup bu konuşmaları okuyacak olanlar onun genel geçer “yazar kalıplarına” sığamadığını belki biraz şaşırarak ve kızarak farkedecek. Bu tecrübe, okurun edebiyat algısını esnetmesi açısından olumlu bana kalırsa. Daha önce de söylediğim gibi, ne kadar çok yazar varsa o kadar farklı yazma ve yazı anlayışı var çünkü. Onunki de zaman içinde epey değişmiş zaten.

Bakmayın siz onun “Ben balık tutmam, yemek pişirmem, dans etmem, kitap tavsiye etmem, kitap imzalamam, bildirgelere imza atmam, istiridye yemem, sarhoş olup kafayı bulmam, kiliseye, analistlere gitmem ya da gösterilere katılmam” dediğine. Gerçek ne olursa olsun, o kendini böyle hırçın bir çocuk gibi ifade etmeyi seviyor. Esas meselesi, ömrü boyunca yaşamaktan daha fazla ciddiye aldığı eserlerinde insan ruhunun “gizli derinliğine” bakma çabası aslında.

Pitzer üzerinde yıllarca uğraştığı kitabında bu derinlikli bakışı görebilmişti. O yazıyı bitirirken sormuştum. Siyasi angajmanlardan uzak duran Nabokov’un çağın acılarını görmezden gelmekle itham edilmesi adil miydi sahiden?

Devrim Rusyası, Hitler Almanyası, korkunç savaşları en sevdiği kardeşinin toplama kampında ölüşü, Yahudi karısı Vera’yla yaşadıkları yerlerden kaçmak zorunda kalmaları, deliliğin uçurumundan aşağıya bakan karakterlerine dair ne söylüyor bize? Yaşadığı çağın mirası olan melankolisi, öfkesi, şefkati hangi hikayelerine sızmıştı?

Bir yazarı sevmek bazen onun eserlerini okumaktan fazlasıdır, Hayatını ve sanatını hikayelerin sıkı düğümlerini çözerek okumaya çalışmak, belki de bir okurun yazabileceği en iyi “hayat hikayesidir”, demiştim.

Bu çabaya konuşmalar serisini de ekleyebiliriz. Diyor ki Nabokov, “Bir yazarın, bir sanatçının en üstün değeri, başkalarının içinde heyecan uyandırmakta yatar. Fakat ben bunu söylerken kalplere dokunmayı da istemem, zihinleri etkilemeye ise hiç merakım yok. Benim sağlamak istediğim, hakikaten sanatçı-okurun bel kemiğinde hissedeceği o küçük ürperiş”.

Zevk için, kendine zorluk çıkarmak adına yazdığını söyleyen bir romancıya uygun bir temenni.

* Vladimir Nabokov’la Konuşmalar / Derleyen Robert Colla - Agora Kitaplığı

kitap

 

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar