Okurla kurgunun buluştuğu 'Çarpıtma Sanatı' ve Vasquez

Edebiyat üzerine yazılan farklı türlerdeki metinlerde en fazla rastlanan temel meseleler - okuyan kimdir, okuma eyleminin değişik veçheleri, gerçeklik ve kurgu arasındaki ilişki, edebiyat nedir, ne değildir - her yazarın yorumuyla farklı bir boyut kazanır. 

Edebiyat üzerine yazılan denemelerde ilgimi çeken, okumanın insanı “bağımlı” kılan gücünü hatırlatan anlatılardan ziyade okuru dönüştüren etkisini anlatan yaklaşımı oluyor. O loş, gölgeli alanda, okumanın hazzıyla kaçırdıklarımı gösterebilen, neredeyse yepyeni bir okuma serüveni ve “varoluş” ihtimali hediye eden yazarları önemsiyorum. Romanlarından (Gammazlar, Düşen Şeylerin Gürültüsü, İtibarlar) etkilendiğim, kitapları epeydir dünyayı dolaşan Kolombiyalı yazar Juan Gabriel Vasquez onlardan biri. 

Onun ‘Çarpıtma Sanatı’ başlıklı kitabındaki “asi” ve bozguncu denemelerinin yansımasını, başka bir Latin Amerikalı yazar Ricardo Piglia’nın Kafka’ya dair bir tespitiyle anlatmak, kitabın çerçevesini belirleyecek.

Piglia, Kafka ile Felica Bauer arasındaki sonsuz mektuplaşmada meydana gelen dönüşümün, edebiyat tarihinin en önemli olaylarından biri olduğuna dikkat çeker. Bu mektuplaşmanın, bir başkasının yazdıklarını okumaya duyulan tutkunun, okumanın ötekinde harekete geçirdiği şeylere duyulan güvenin, yazıyla “baştan çıkarmanın” olağanüstü bir örneği olduğunu söyler.

Kafka, Felice’yi tanımadan altı ay önce Max Brod’a yazdığı bir mektupta, “Bir insan genç bir kadına yazı aracılığıyla bağlanabilir mi” diye soruyor. “Olan tam da budur” diyor Piglia. Kafka’nın Felice’yi saf anlamıyla bir okura dönüştürme stratejisinden bahsediyor. Ona göre Felice aslında bir yabancı, mektuplarda uydurulan bir kişiliktir, aynı zamanda hayal edebileceğimiz en ısrarlı ve olağanüstü okur figürlerinden birinin inşasıdır; “Felice, hayal edilmesi gerekli okurdur; Kafka’nın da yaptığı budur”. 

Bence Vasquez’in de kurgu edebiyatının, romancıların açık ve gizli niyetlerini, düşünsel ve duygusal dünyalarını, yöntemlerini, okur-kitap ilişkisini, yazarların, eleştirmenlerin konumlarını yine yazarlar aracılığıyla anlatırken yaptığı bu. Hayatın boğucu derecede dar bakış açısından kurtulmak, kendisininkinden farklı bir yaklaşımla empati kurmak için kurgu okuduğunu ve aynı nedenle yazdığını söyleyen Philip Roth gibi başka hayat tecrübelerinin nasıl yaratıldığını kavrama ve gösterme çabası. 

Vasquez, hoşnutsuz olan kurgu okuruna giydirilen deli gömleğini, “edebi kurgu tarafından” ele geçirme arzusunu deneyim susuzluğuyla açıklıyordu: “Aynı anda hem kadın, hem erkek, hem sadık, hem sadakatsiz, hem ateist, hem inançlı olamayız. Ama öyle olduğumuzu hayal edebiliriz ve iyi bir kurgunun okunması, bu durumda yönlendirilmiş hayal gücünün bir deneyimidir; ya da (bizimkinden daha zengin, daha derine nüfuz edebilen, daha çağrışımsal) başka bir hayal gücünün bizi elimizden tutup daha önce hiç gitmediğimiz o yerlere götürdüğü bir deneyim”. Bu tespit kuşkusuz epey tanıdık. 

“Romanları ve öyküleri neden okuruz? Kurgu hayatımızın hangi boşluğunu, bazılarımızda saplantı ya da zaafa dönüştürecek denli doldurabiliyor” sorularını Cervantes üzerinden anlattığı bu bölümün sonunda tanıdık olamayan büyülü bir andan bahsediyordu. Vasquez’in benzerlerinden farkı, her yönüyle hissetmek istediğim o “anı” tarif etme coşkusunda. Edebiyatın sihri de tam o anın içinde gizli. 

Nabokov’a göre yüreğimizle ya da beynimizle değil, omuriliğimizle okuyoruz, çünkü büyük edebiyatın varlığını ele veren gıdıklanma orada oluşuyor. Yazar bu estetik hazzı ve gerçekten özgür olduğumuz tek yerin edebiyat olduğunu örneklerle gösterdikten sonra Proust’un saptamasını hatırlatıyor önce; “Bilgeliğimizin yazarınkinin bittiği yerde başladığını çok net bir şekilde hissederiz; ondan bize cevaplar vermesini isterken onun bütün yapabileceği bizde arzular uyandırmaktır”.

Ve sonrasında hemen itiraz ediyor: 

“Bütün yapabileceği, diyor Proust. Bir tür sızlanma biçiminde; Ben ise ‘bütün yapması gereken’ diyorum, büyük romanların asla cevaplar veremedikleri saptamasında bulunarak. Bize bildikleri en zekice ya da ilginç soruları sormakla yetindiler. (Sormanın basit önemini hatırlatıyor) İşte o yüzden herhangi bir biçim altında din yaymaya çalışan o kurgular - kılık değiştirmiş kişisel gelişim, tez romanları - bizde tiksinti uyandırır, hatta onları son derece rezil buluruz. Okurla kitap arasında bin yıldır var olan bir anlaşmayı ihlal ettiklerini daha iyi işlediğinde bir çoğumuz için hayatın bir anlamı olduğu varsayımına en çok benzeyen o ilişkiyi bozduklarını hissederiz”. 

Bu uzun alıntıyı biraz da Vasquez’in bu denemeleri, yazı sanatının sorgulanması gereken sorunlarını en çıplak haliyle gösterdiğini ve kimilerine fazla keskin gelebilecek, klişeleri taammüden hedef alan  anlatımının daha iyi anlaşılması için yaptım. Yazar bu yol haritasını izleyerek, modern insanı ele geçiren dikkat dağınıklığın arasından ustaca süzülüp o büyülü ana geri dönüyor; 

“..Biz okurlar bir süreliğine yaşama, o dikkatle bir samimiyet anına girme, bilincin öylesine yüksek bir seviyesini paylaşma tuhaf ayrıcalığına sahip oluruz. Orada, okuma saatleri boyunca, kalıcı olan, koşulumuz bir parçasını teşkil eden ve dikkat dağınıklığının gözümüzden kaçmasına neden olan o şeyleri - fikirler, duygular, küçük ya da büyük hakikatler - geri kazanır ya da hatırlarız. Bir an için anladığımızı hissederiz. Birbirimizi anladığımızı hissederiz. Ve bu şey orada olur, okumanın yalnızlığında..”

Kitap boyunca onun “bir an için birbirimiz anladığımızı hissederiz” diye tarif ettiği o tekinsiz, baş döndürücü duyguyu, yazarlarla, edebiyatın yolculuğuyla hesaplaşma sürecinde, “o anları” iyice esneterek yoğun bir biçimde yaşadım. Vasquez’in Cervantes, Garcia Marquez, Philip Roth, Conrad, Naipul, Çehov, Sebald gibi yazarları farklı okuma tecrübeleriyle resmetmesine, Latin Amerikalı bir yazar olarak dünya edebiyatındaki yerini sorgulamasına eşlik ederken edebiyatın derin dip akıntısında sürüklenmenin sonsuz bir haz olduğunu hatırladım. Dahası Vargos Llosa’nın deyişiyle “yalanların hakikatini” keşfettim. 

Zihin kamaştıran çarpıcı yorumları içeren denemeler, böyle bir yazıda anlatamayacağım kadar geniş bir ‘edebiyat coğrafyasında’ dolaşıyor.

Tarihsel romanın esas yüzü, çarpıtma mekanizmaları, politika ve roman arasındaki uyumsuz, gerilimli ilişki, duyguların özünü anlatmanın imkansızlığı, öykü yazmanın sevecen yalnızlığı, Kolombiya ve benzeri ülkelerde eleştiri yokluğunun tahribatı, ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ veya ‘Don Quijote’ gibi büyük romanları hapsedildikleri sınırların dışın taşan yeni anlam arayışlarıyla okumanın kazancı, geleneğin bıktırıcı ısrarlarını eleştirerek, onu muhafaza ederek “yeniye” ulaşmak gibi epey çetrefilli başlıklar altında onunla birlikte düşünebilmek kıymetli bir kazanç. 

Vasquez’e kendi ülkesinde ve dünyada epey kızan yazarlar ve okurlar olduğunu tahmin etmek zor değil. Bu tür yazıların, dikenli düşüncelerle okuru rahatsız ederek henüz düşünülmemiş olana yer açması gerektiğini de düşünüyor çünkü. Ama bu tavrı onun edebiyatın incelikli yanını görmek isteyen okurun elinden tutmasına engel değil. 

Kitaba adını veren ‘Çarpıtma Sanatı’ başlıklı yazıda, “Her tarihin kurgu olduğu fikri, kurgunun daha önce görmediği bir özgürlük kazanmasını sağladı. Tarihi çarpıtma özgürlüğü” diyor ve Julian Barnes’dan bir alıntıyla farklı okuma kodlarının neden önemli olduğunu hatırlatıyor; 

“‘Bilmediğimiz olayların üzerini örtmek için tarihler uyduruyoruz; birkaç gerçek olay etrafında sohbet ediyor ve onların etrafında yeni bir öykü oluşturuyoruz. Korkumuzu ve kederimizi sadece uydurmak hafifletebiliyor ve buna tarih diyoruz’. Yüzyıllık  Yalnızlık’ta da aynı süreç işlemiyor mu? Romanın bu şifrelere göre yapılacak okuması, onu biz romancılara geri kazandırmıyor  mu?”. 

Vasquez bu soruyla birlikte “büyülü gerçekçilik” koduyla yapılan  okumaların dünyanın dört bir yanında sayısız bitik taklidini doğmasına neden olduğunu, buna karşılık tarihsel çarpıtma kodlarıyla yeniden okumanın ona bereketini yeniden kazandıracağını ve bazı çağdaş büyük romancıları okunmasında bize yeni yollar açacağını söylüyor. Bu onun köhnemiş olana sıkışanın ardındaki parıltıyı görebilen iyimser ve “devrimci” yanı. Bir de edebiyatın insanı iyileştiren ve ona her koşulda eşlik eden inceliklerini gösteren merhametli bir yaklaşımı var. 

Romancı Joseph Conrad’ın karanlık dünyasını tasvir ettiği yazısını ondan bir alıntıyla sonlandırıp kendi yorumunu yapıyor: 

“Varoluşumuzun herhangi bir anının yaşamsal duygularını, ona gerçeklik ve anlam kazandıran duyguları, onun incelikli ve derinlere nüfuz eden özünü aktarmak imkansız. Bu mümkün değil. Rüyayı nasıl görüyorsak, hayatı öyle yaşıyoruz: Tek başımıza”. 

“Conrad şöyle der gibi: Edebiyat işte o yalnızlığın hafifletildiği (en azından insani olarak mümkün olduğu yere kadar) evrendir. Ben de diyorum ki, Karanlığın Yüreği, o evrenin en ürkütücü, ama en güzel yerlerinden biridir. Her zaman geri döndüğümüz ve biraz şanslıysak, daha önce görmemiş olduğumuz bir şeyi gördüğümüz bir yerdir”. 

Vasquez bu yazılarda yalnızlığı hafifletmenin ötesine geçip edebiyatın imkanlarını idrak etmek isteyenlere çok daha fazlasını sunuyor: Tükeniyor denilen edebi türlerin, sınırlara hapsedilen tanımların, can sıkıcı ezberlerin dışına çıkıp oradaki canlılığı ve yeniliği keşfetme cesaretini uyandırmak. Esas olarak yaptığı bu. 

“Gurbetteki yazar” klişesinin sorunlarını anlattığı yazıda bu tavrı çok açık; “Roman tür olarak çoktan görevini yaptı, her yolu çoktan kat etti, her şeyi çoktan aydınlığa kavuşturdu ve şaşırtma duygusunu yitirdi. Buna karşılık benim geldiğim topraklarda romanın hala yapacak çok işi var, şaşırma duygusu hala yerli yerinde”. 

Eğer söylediği gibi bir romanın başarısı, okumanın ardından aklımızda kalan sahnelerle, kendi anılarımız kadar yoğun bir şekilde deneyimimizin bir parçasını teşkil eden o imgelerle ölçülüyorsa, böyle bir denemeler bütünü de okuma tecrübelerimizden süzülen hatıralarla buluştuğunda edebiyat tahayyülümüze derin bir çentik atacaktır.  Philip Roth’un başlangıçtaki tespiti, bu noktada daha anlamlı görünüyor; 

“Roman okumak, derin ve eşi benzeri olmayan bir zevk, seksten daha çok ahlaki ya da politik gerekçelendirme gerektirmeyen tutkulu ve gizemli bir insani etkinliktir”. 

* Çarpıtma Sanatı - Juan Gabriel Vasquez, Çev. Süleyman Doğru / Everest Yayınları 

kitap

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.