Esra Yalazan
Ağu 17 2019

‘Ölümle Yüzleşmek’ ve fanilik üzerine düşünceler

Geçtiğimiz hafta gök kubbede süzülüp yokluğa karışan leylek sürüsüne baka kaldığımda, “Vakti geldiğinde sıcak kıtalara göç eden leylek misali usulca gitmeyi hazmedebilmeli insan”, diyen arkadaşımı hatırladım. “Ama onlar vakti geldiğinde dönüyor” cevabıyla benzetmedeki sorunu hatırlatınca, “Dönenlerin gidenler olduğunu nerden biliyorsun” demişti acı ironisiyle. 

O arkadaşım artık yok. Bilmediğim bir yere gitti ve geri dönmedi. Her ölümün ardından hatırlatılan o klişede olduğu gibi, hayat gidene rağmen devam etti. Ölümün belirsizliğini o an müstehzi bir tebessümle sezdiren, sonradan buruk bir tat bırakan tuhaf, eksik bir konuşma kaldı geriye. Bir de onun bir ağaç belki bir kuş ya da gizemli bir ses olarak “yeni hayatına” devam ettiği düşüncesi.

İnancımız ne olursa olsun, sonlu bir varlık olduğumuz gerçeği ve bunu kabullenmekle ilgili çabamız ya da reddetme biçimimiz,  bize kim olduğumuzu da söylüyor. Bir efsaneye göre kendi bahçesine gömülen bir kilise yetkilisinin mezarına elma ağacı dikilmiş. Ağaçlardan birinin saldığı kökler adamın bedenini tüketirken onun biçimini almış. O kök şimdi bir müzedeymiş.

Başkalaşım her zaman bu kadar estetik olmuyor tabii. İnsanın kabullenmekte en çok zorlandığı, o dönüşümün ya da “son”un ötesindeki belirsizlik, köklerine sıkıca tutunduğu dünyaya iz bırakma ısrarı ve hatıralarını muhafaza etme arzusu sanırım.

Dünyanın ilk romanı olduğu söylenen ‘Genji’nin Hikayesi’nin yazarı Japon Shikibu, on asır evvel kitabını hayatın faniliği hissini anlatan ‘mono no aware’ duygusuyla harmanlamış. Kökeni geçicilik düşüncesine dayanan kelime, değişimin kaçınılmaz olduğunu kabul edince gelen hüzün ve huzuru; gelecekte yaşanacak kayıpların önceden tutulan yasını ve hayatın zevklerinin biteceğini bilmenin acısını ifade ediyor.

Kelimeyle ilk karşılaştığımda, ölümlü olduğu bilincine sahip olduğu için kaygıyla kuşatılmış derin bir kederle, bir gün acılara son verecek huzura kavuşma düşüncesi arasına sıkışan insanın çaresizliğini düşünmüştüm. Bazen “kutsadığımız" hayata yakıştıramadığımız insanlık hallerinin vahşi kökeni orada saklı çünkü.

Kendisinden sonraki kuşaklarla duygusal, düşünsel ve kültürel bir bağ kurmak isteyen insan, hiçleşmemek için büyük hikayenin bir parçası olmak ister. Zihin kamaştıran puslu bir rüyayı, nesli tükenen bir kuşun ötüşünü, hayat sevincini yeşerten bir öpüşme anını, eski bir melodinin çağırdığı eprimiş hayalleri, mırıldanan bir çocuğun sesini başkaları için saklama arzusuna rağmen bunu yapamayacağını bilmek ölüm korkusunu da besliyor.

Ölümü muhtelif yöntemlerle yenmeye çalışmak, reddetmek, hile ve tuzaklar tasarlamak, savunma mekanizmaları geliştirmek - kültürel, dini, bilimsel, psikolojik - veya onunla uzlaşmak, insanın bitmek bilmeyen mücadelesi.

Peki, sadece seslendirildiğinde bile endişelendiren ölüm gerçeğiyle nasıl yüzleşiriz? Fransız felsefe profesörü Françoise Dastur, ‘Ölüme Yüzleşme - Felsefi Bir Soruşturma’ başlıklı kitabına sorunların merkezinde duran bu basit soruyla başlıyor. Ona göre bu soru, hayati tehlike arz eden kritik anlarda kendini dayatsa da son ana kadar bizi hiç terketmiyor.

Felsefe, tarih, bilim, ve dinden destek alan, “ölümü aşmak, kaçınmak mümkün mü, beden kültü, adrenalin isteği, şöhret, ölüme hazırlık” gibi başlıklar üzerinden genişleyen anlatısının merkezinde duran varoluşun temel boyutlarını kavramak gerekiyor önce.

Bize kendi sonluluğumuzu hatırlatan, her kayıpla tekrar yaralayan başkalarının ölümü, nedense ölümü kabullenişe yardım etmiyor tersine daha ürkütücü bir “kaçışa” doğru savuruyor. Dastur, bu nedenle anlamlı sorularla başlıyor;

“Ölüm gerçekten düşmanımız mı? Onunla yüzleşmek için ona savaş açmak ya da ondan kaçmak dışında bir yol yok mu? Acaba insan, ölümü üstlenip ona razı gelemez mi? Ölümü mağlubiyet değil de yaşamın temel koşulu olarak göremez mi?”.

O bu tür sorulara ölümün sonsuz döngüsüne kendi yöntemleriyle meydan okuyan disiplin ve isimlerle cevap verirken, geçmişten bugüne değişen yas pratikleri, ölüm algısı, kaçınma, korkma ve kabullenememe sebeplerinin değişen yüzlerine okuru ürkütmeden, meseleyi kavramlarla ağırlaştırmadan bakıyor. Bu tür felsefi metinlerin kolay anlaşılmama engelini, rahat okunan anlatımı ve isabetli örneklerle aşmış.

Cevabı müphem ve epey zor olan soruların altında ezilmemek için belki yazarın işaret ettiği gibi en sondan başlamak lazım. Ona göre insanın varoluş sorunsalı ölümden başlıyor. Böylelilikle zamanın ötesini var saymayan radikal bir sonluluk fikrine açılmış oluyoruz.

Ölümlü olmak bir “fırsata” dönüştürülebilir mi? Eğer içinden gelinen ve bir gün dönülecek olan o belirsiz karanlık sayesinde hayatın bir “mucize” olduğu fikrini benimser ve hayat bu duyguyla tutunursanız belki;

“İnsana bu sayede malum olur ki, varlığının kaçınılmaz geçiciliği ve tehlike altında oluşu, aslında onun kendine, başkalarına ve dünyaya açık olmasını da sağlayan şeydir. Ancak bu yolla ölüm artık bir yüz karası olarak değil, varoluşun zemini olarak belirir”.

Dastur, tek tanrılı dinlerin kusurlu ilan ettiği ölümlülüğün kusur değil herkes için bir imkan olduğunu söylüyor. Yani bir anlamda hayatın her koşulda eksik kalacak olmasının “mükemmelliğini” ima ediyor.

Tolstoy, kısa, çarpıcı romanı “İvan İlyiç’in Ölümü’nde, yaşadığı hayatı sorgulamaya başlayan, umutsuzluk içindeki İvan’ın son anlarını, ölümü “ölümle” yenme metaforu üzerinden anlatır. Eleştirmen Victor Blombert, edebiyatta ölümü incelediği kitabı ‘Fanilik Üzerine Düşünceler’de ölüm korkusunun dönüşümünü yorumluyordu;

“Tolstoy bu kitapta, sıradan bir varoluştaki boşluğu ve ahlaki ölümü, körü körüne ve bencilce peşinde koşulan fani amaçları gözler önüne sürer. Ne ki nihayetinde yakalaşan ölüm korkusu, ölen insana hayatının beyhudeliğini gösterir ve ölüm aydınlatıcı bir tecelli olarak yaşanır. İvan’ın sevinç dolu son sözleri: “Ölüm geçti gitti, artık o da yok”.

Yaşarken yani her gün biraz “ölürken”, son anın karanlığını ya da aydınlığını düşünmek istemeyiz. İstisnai durumların dışında, kaç yaşında olursak olalım, o “son kullanma tarihi” hep başka yerde, başka hayatları bulacaktır, bizi değil! Ancak bu inkar sayesinde kendi sonlu varlığımızla - pek gerçekçi olmasa da - ilişki kurabiliyoruz.

Dastur, Hristiyanlıkta Tanrı-İsa’nın bedenlenmesi üzerinden, insanın sonlu bir varlık olduğunu kabullenişini anlatırken, ölümü onaylayan ve aynı zamanda reddeden diyalektik formu işaret ediyor. Ve devamında Platon, Heidegger, Nietzsche, Montaigne, Spinoza gibi farklı düşünürlerin yaklaşımlarıyla tartışıyor. 

 


Ölüm korkusu, nihayetinde denemelerinin bir bölümüne ‘Felsefeyle Uğraşmak Ölmeyi Öğrenmektir’ başlığını uygun gören Montaigne, düşünerek ölümü alt etmek isteyen felsefeciler, yazarlar ve hatta onunla yüzleşmeyi erteleyen herkes için yaşama korkusudur belki de. Mitsel hikayeler, metafizik tezler, dinsel inançlar ve bilimle ölümü aşma çabası, o korkuyu hiç dindirmemiş.

Filozofun ayırıcı vasfının ölümden korkmamak olduğunu söyleyen Dastur, ölüm korkusunun hakiki bilgiden değil, ölümün sonsuz yok oluş şeklindeki aldatıcı inançtan kaynaklandığını düşünüyor.

Peki, iyi ölme sanatı nedir, insan ölüme hazırlanabilir mi? Ölüm korkusu Montaigne‘in söylediği gibi vehimden mi ibarettir? Ölümle yüzleşmek kahramanlık gerektirir mi? Düşünce ölüme söz geçirebilir mi?

Ona göre aklımızı kullanarak ölümlü oluşumun yarattığı endişeyi savuşturma fikri, “öte dünya” hakkındaki söylemler ya da yaşamın sonsuzca uzatılabileceğine dair olan tekno-bilimsel fanteziler kadar aldatıcı bir tuzak. Eğer  ölümle yüzleşmek, kayıtsız kalmak, ölüm düşüncesinin rahat bırakmadığı duyusal varlığımızı bastırmak değilse nedir? Yazarın önerisi anlaşılır lakin içselleştirmek kolay değil;

“Endişeye karşı boş mücadeleleri bir kenara atmalı ve endişenin  kendini neşeye bıraktığı o anı yakalamaya çalışmalıyız”.

Onun ayrıntılarıyla izah ettiği bu durumda, egodan kurtulmak, sonluluğun hakikatine açık olmak, genel geçer kanaatlerden arınmak, karmaşık gibi görünse de söylediği şu; Din ve felsefecilerin insan yaşamının yüce amacı olarak telkin ettikleri ölümden önceki o sakinliğe ulaşmanın yolu, kasırganın tam merkezindeki sükunet gibi, endişe içinde öylece durabilmeyi kabullenmekten geçiyor.

Biliyorum, ölümle yüzleşmeyi felsefi, yazınsal boyutlarıyla düşünmek, okumak veya tartışmakla, pratik olarak aşmak arasında soğuk ve uzak bir mesafe var. Yine de Dastur’un önerdiği gibi kendi ölümümüzle kişisel bir bağ kurmak, bizi evrensel yaşamın kısmi br parçası olmaktan ayırıp, “akıllı hayvandan ölümlü hayvana” uzanan yolculukta, gelecek kuşaklara aktarılabilen anlamlı hikayelere dönüştürebilir.

Dastur, ölümlülüğü yenmek için genleri, isimleri kullananların yöntemlerini anlattığı bölümde, eserin kalıcı olmasının tek başına yeterli olmadığını söylüyor, ölü eserlerin anlam ifade edebilmeleri için tecrübeyle yaşama geri döndürülmeleri gerektiğini hatırlatıyor ve ekliyordu;

“Yazı, sözlü geleneği değiştirmeyen basit bir ekleme değil, tam aksine ölümü atlatmanın en ala biçimidir zira bütünüyle dolayımsız olmasa da ölüyle diri arasındaki aktarımı bir şekilde devam ettirir”.

Edebiyat zamansal mesafeyi ortadan kaldırsa da, ilerde toplumsal hafızanın bir parçası olacak yazara, esere, sanatçıya kutsiyet atfetmek de ölümü dizginlemeye yetmiyor. Sadece gelecek kuşaklara aktarılan kültürel ve tarihsel zincirin önemli birer halkası oluyorlar. Hepsinden geriye yaşama, unutma, hatırlama, umut etme tecrübesiyle çoğalan yaşama hazzı ve ölümü de hayat gibi biricik kılan hikayeler kalıyor.

Bu kitapta karşılaştığım Spinoza’nın kanaati, insanı büsbütün özgürleştirmese de yazarın en sonunda vurguladığı gibi ölümü bir imkan olarak görebilme ihtimalini gösteriyor;

“Özgür insan ölümü aklının ucundan bile geçirmez. Çünkü bilgelik ölümü değil yaşamı düşünmektir”. 

Ölüm diye adlandırdığımız o “karanlık yabancıyla” barışmak mümkün değil belki ama onu tersinden hayata tutunma sebebine dönüştürmek, seçmemiş olduğumuz bir doğumu ve ölümü korkudan, endişeden arındırıp daha anlamlı kılabilir. 
 

 

* Ölümle Yüzleşmek - Felsefi Bir Soruşturma / Françoise Dastur - Pinhan Yayıncılık


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar