Turhan Kayaoğlu
Haz 02 2018

Paris'te bir genç yazar

İsveçli yazar ve eleştirmen Sven Stolpe (1905-1996) ile ölümünden birkaç yıl önce tanışmıştım. Bizi tanıştıran ortak dostumuz fotoğraf sanatçısı Lütfi Özkök idi. Stolpe daha 1960’larda Özkök’ün yazar portreleriyle ilgili tanıtım yazıları yazmıştı.

Ölümünden yıllar sonra Stockholm’deki bir sahaf dükkânında raflar arasında dolaşırken Stolpe’nin bir kitabına rastladım. Kitabın adı “Hayatın Dokundurmaları- Hoş Anılar, Ivır Zıvırlar” idi.

Adından da anlaşılacağı gibi kitapta anıların anlatıldığı küçük öykücükler yer alıyor. Bu öykücüklerden birinin başlığı “Bir Paris Macerası”.

Stolpe 21 yaşında bir genç iken 1926 yılında Latin dilleri uzmanı Ernst Robert Curtius’u Heidelberg’deki evinde ziyaret eder. Curtius ona Balzac hakkında yazdığı bir kitabı “dem jungen Collegen aus Schweden” cümlesiyle imzalayarak verir. Ayrıca Paris’teki yazar ve eleştirmenlerle tanışması için eline “tavsiye” yazısı içeren bir dolu kartvizit tutuşturur.

Stolpe Noel’den birkaç gün önce oradan Paris’e geçer. Panthéon yakınındanki küçük bir otele yerleşir. Kartvizitleri kullanmaya başlar ve La nouvelle revue française çevresinde toplanmış yazarlarla tanışır. Odéon Meydanı’nın aşağısında küçük bir kitapçı dükkânı olan bayan Adrienne Monnier ile ahbap olur. Gide, Jules Romains, Martin du Gard gibi büyük yazarların fotoğraflarını ilk kez bu dükkânda görür ve elindeki son parayla bu fotoğraflardan satın alır.

Bayan Monnier kendisine sık sık uğrayan, Fransızcası pek de iyi olmayan bu İskandinav gence sahip çıkar ve ona ortalıkta dolaşan edebiyat ve sanat dünyasındaki son dedikoduları anlatır.

Stolpe’nin kaldığı otel bir hayli kötüdür ama oldukça ucuzdur. Yemeğe ayırdığı para çok kısıtlıdır. Parasının çoğunu Seine kıyısında, kitapçılarda harcar.

Otel çok gürültülüdür. Akşamları uyumakta zorluk çeker. Özellikle yan odadan sürekli çığlıklar, haykırışlar, yüksek perdeden şarkı sesleri gelmektedir. Stolpe bu hengâmeye katlanamaz ve daha kıyı köşede olan bir odaya taşınmak ister.

Ona tavan arasındaki bir odayı gösterirler. Tozlu, izbe bir odadır ama daha da ucuzdur. Oraya taşınır.
İşte bu odada Proust, Gide ve du Gard’ın kitaplarını okumaya ilk kez esaslı bir biçimde gömülür.

Oda kapısının kilidi bozuktur. Bir gün içeri giren birisi tarafından uyandırılır. Uzun boylu, sıska, onun yaşlarında birisidir bu. Sallanarak ona doğru ilerler bu genç. Sarhoş olduğu bellidir. Stolpe’ye Claire’in nerede olduğunu sorar. “Yaşlı anasının yanında. Git orada ara”, diye yanıtlar bizimki.

Sarhoş delikanlı müthiş bir kahkaha patlatır, yatağın kenarına oturur ve ona odada içecek bir şeyler olup olmadığını sorar. Vardır ama “yok” der Stolpe. “O zaman biz de bunu içeriz” der öteki ve cebinden bir şişe İskoç viskisi çıkartır.

Tavan arasında elektrik yoktur. İki tane mum yakarlar. O zayıf ışıkta gördüğü kadarıyla bu sarhoş gencin salkım saçak bir bıyığı ve keskin hatlı bir kızılderili profili vardır.

Önce ondan içki istediği için, sonra da kendi cebinden viski şişesini çıkartıp içmeye başladığı için onun İskoçyalı olduğunu tahmin eder Stolpe. Öteki bir kahkaha patlatır ve “yok canım” der “İrlandalıyım, Tanrı’nın yarattığı kaçıklardan biri yani!”

Bu kaçık laf arasında École Normale’de hoca olduğunu söyleyince, Stolpe bu kadar çok içen birinin aklına ne gelirse söyleyeceğini düşünerek gülüp geçer. Matrak bir herif, der kendi kendine. Öteki aslında hocalık yapıp ders vermek yerine yazar olmayı istediğini söyler. “Sen de istemez misin?” diye ekler.

 

stolpe

 

Stolpe geleceğin kendisine ne göstereceğini bilmeksizin “kesinlikle hayır” der. Beriki merak eder: “Büyüyünce ne olacaksın peki?” Stolpe gururla edebiyat eleştirmeni olmak istediğini söyler. İrlandalı bu yanıta pek içerler, ayağa kalkar odada ileri geri volta atar, arada bir durur, elini kolunu sallar, eşinircesine ayaklarını yere vurur, homurdanır, küfürler savurur.

“Edebiyat eleştirmeni? Yani ikinci sınıf bir herif! Gerçek yazarların, gerçek yaratıcıların sayesinde yaşayan biri! Bundan daha sefil bir meslek olur mu be!”

Bu atak karşısında Stolpe istifini bozmadan “Evet, bundan daha sefil meslekler var” der. Buna karşılık daha iyisini düşünemediğini sözüne ekler.

Sıska İrlandalı şişeyi kafasına diker, son damlaları da yudumladıktan sonra kapıya yönelir. Çıkmadan önce döner, Stolpe’nin hayatı boyunca hiç duymadığı kabalıkta yüz kızartıcı küfürler savurur –Fransızca- ve karanlıkta kaybolur.

Ne tuhaf çocuk, diye düşünür Stolpe ve uyumaya çalışır. Tam gözleri kapanırken İrlandalı yeniden içeriye dalar ve ortalığı ayağa kaldırır.

“Claire” diye bağırır. “Dün buradaydı. Nereye gizledin Claire’i?” Sonra gardrobun kapısını açıp çekelemeye başlar. Sonunda kapı büyük bir gürültüyle yere düşer. İrlandalı eğilip yatağın altını araştırır, komidinin çekmecelerini açıp bakar ve Stolpe’nin oraya koyduğu iki şarap şişesini görür. Sesi kesilir, Claire’i ve diğer bütün sorunları unutmuştur, tehdit edici adımlarla Stolpe’ye yaklaşır.

“Çok yoksul ve susuz bir insan kardeşin senin zengin odana giriyor. Lazarus’un alçakgönüllülüğüyle senden gırtlağını ıslatacak birkaç damlacık rica ediyor –ölmemek için- Ve sen de yalan söylüyorsun. İçecek bir şeyim yok diyorsun... Bıundan daha çirkin, daha aşağılık, daha...” der.

Stolpe “Bunlar içilebilecek kalitede değil, ama örneğin viskim olsaydı hemen bir bardak ikram ederdim, eğer bu türden rezil şeyleri de içerim, dersen buyur iç, bunları içecek başka birilerinin olacağını sanmıyorum” diye yanıtlar.

İrlandalı şişelerin mantarlarını başparmağıyla içeri bastırır  -alışkın olduğu görülmektedir- Yatağında oturan Stolpe’ye şişelerden birini verir, kendisi de elinde diğer şişeyle odanın içinde turalayıp durur.

İrlandalı o gece uzun uzun bir şeyler anlatır. Stolpe’nin aklında kaldığına göre daha çok İrlanda’dan ve hem nefret ettiği hem de sevdiği İrlanda Katolikliğinden söz eder. Ayrıca gerçek bilgeliği bir İtalyan filozofta bulduğunu söyler: “Vajko”.  Stolpe bu filozofun adını hiç duymamıştır. Ama bir süre sonra İrlandalının Vico demek istediğini anlar. Daha sonra Bibliothèque nationale’de Vico’nun kitaplarını bulur. Gerçekten ilginç bir yazardır bu İtalyan.

İrlandalı sabaha karşı odadan ayrılırken Stolpe’ye şöyle der: “Sen yalancı bir Protestansın. Cehennemde yanman gerekir. Kâfirlere yapılacak tek muamele budur. Şarabımı benden gizledin ve Claire’i bir yerlere sakladın. Dürüst insan böyle şeyler yapmaz!”

Stolpe bu sırık gibi kavgacı gence iyice içerlemiştir. Ayrıca rastladığı ilk İrlandalı da budur. Onun yakında içkiden öleceğini ve hayatının bir gazeteci bozuntusu olarak Dublin’de sona ereceğini düşünür.

Stolpe sonraki yıllarda da eline para geçtikçe sık sık Paris’e gider. Oradan İsveç gazetelerine yazılar gönderir. Tanıştığı yazar ve şairlerin sayısı artar. Bir gün dostlarından Valéry Larbaud onu Rue de l’Odéon’daki bir kitapçıda James Joyce ile tanıştırır. Joyce’un bir gözünde siyah korsan maskesi, kafasında geniş siperlikli bir şapka ve elinde bir baston vardır. Zorlukla ya da isteksizce konuşmaktadır. Sanki bütün dişleri dökülmüş gibi.

Joyce’un Ulysses’i yeni yayımlanmıştır ve Valéry Larbaud basında bu kitabı göklere çıkaran bir tanıtım yazısı yazmıştır. Şimdi de Fransızcaya çevirmekle meşguldür. İngiltere’deki tutucu eleştirmenler ise Ulysses’le ilgili alaylı ifadeler kullanmışlardır.

Stolpe’nin İngilizcesi bu kitabı okuyacak kadar yeterli değildir. Ancak kitapla ilgili sağdan soldan duyduğu hayranlık ifadelerine hiç de yüz vermemektedir. Öte yandan Valéry Larbaud, onun Joyce’u İsveççeye çevirecek en uygun kişi olduğunu düşünmektedir. İkisini bir araya getirmekte ısrarlıdır.

Bir gün iki arabayla birlikte Maisons-Lafitte’ye akşam yemeğine gidilir. Tesadüf bu ya, yolcular arasında Amerikalı bir yayıncı ve Stolpe’nin yanı sıra Joyce, karısı, oğlu Giorgio ve yemek boyunca masanın üzerine habire arabeskler çizen kızı da vardır.

Stolpe bol kelime oyunlu, kahkahalı konuşmaları pek anlayamadığı için sıkılmaktadır. Ayrıca Joyce’un karısına da bir hayli sinirlenir. Kocasına dair şeylere hiçbir şekilde ilgi duymayan bu kadın, derin bir melankoli ve şaşkınlık içinde olduğu su götürmez olan kızına da tahammül edemez.

Buna karşılık Joyce, yüksek derecede miyop tek gözüyle kızına büyük bir şefkatle bakmaktadır. Aynı zamanda cebinden çıkardığı bir büyüteçle şarap şişelerindeki etiketleri okumaktadır. Joyce zayıf tenor sesiyle şaraplar hakkında görüşlerini anlatır. Beyaz şarabı tercih etmektedir. Çünkü kırmızı şarap uykusunu kaçırmaktadır. Ona göre dünyanın en iyi beyaz şarapları tartışmasız İsviçre’de yapılmaktadır.

O sırada Larbaud Stolpe’nin kulağına eğilir ve “Şarap nedir bilmiyor. Almanların şarapların bir tatsaydı, gerçek şarabın ne olduğunu anlardı. İsviçre’de hiç kaliteli şarap yoktur”der.

Sonunda Joyce bir beyaz şarap seçip ısmarlar. Yarım saat geçmeden de şarkı söylemeye başlar. Herkes coşkuyla dinler. Güçsüz sesi fena değildir ama hiç de ilginç olmayan, yavan bir şeyler söyler ve söylediğine de en çok kendisi o çıkık çenesini hoplatarak dakikalarca güler. Stolpe’nin dışında masadakilerin hepsi onu büyük bir tezahüratla alkışlar.

Alkışlamayan bir kişi daha vardır. Masanın bir ucunda oturan ve Joyce’un kızı Helen’in üzerine doğru eğilip duran uzun boylu, görünüşü tekin olmayan bir tiptir bu. Larbaud fısıltıyla Stolpe’ye yeni bir sır daha verir: babasını derin bir acıya boğan bu kız bir psikopattır. Larbaud şu “Sam”ın bu kızı neden o kadar sevdiğine, onu neden terk etmediğine şaşırdığını da söyler.

“Sam”, yani şu tekin olmayan tip! Stolpe onu bir yerlerde görmüş gibidir. Sinek kaydı traş olmuştur ve yüzünde papazlarda görülen ciddi bir ifade vardır bu tipin. Ama Stolpe onu tam olarak anımsayamaz, bakışlarını diğerlerine çevirir.

Akşam olmuş, eve dönme zamanı gelmiştir. Stolpe, Hindistan’da hakimlik yapan, sonra da Paris’e yerleşip edebiyat eleştirmenliğine başlayan İngiliz Stuart Gilbert ve Joyce ailesiyle aynı arabaya biner. Helen’in yanına ilişmeyi başaramayan uzun “Sam” şoförün yanına oturmuştur. İnce boynuyla, suratında ekşi bir ifadeyle, bir dilsiz gibi sessiz!

“Sam” Paris’e yaklaştıklarında arabadan iner. Yolun geri kalan kısmında yürümek istemiştir. Diğerlerinin elini sıkar. Elini Stolpe’ye de uzatır. Stolpe yeniden onu bir yerlerden anımsar gibi olur. Ama hâlâ kim olduğunu çıkaramamıştır. Bu “sırık” aniden güler ve onun elini daha kuvvetlice sıkarak “Clair’e selam söyle” der.

Mr. Gilbert onun ardından bakakalan Stolpe’ye şaşkınlıkla “Birbirinizi tanıyor muydunuz?” diye sorar. “Hayır, daha önce tanışmadık” der Stolpe. Mr. Gilbert anlamamıştır. “Peki, Claire kim?” diye sorar. Yanıt: “Hiçbir fikrim yok!”

Bir süre sonra Stolpe bir şeyler söylemek gereksinimini duyar: “Tuhaf bir tip. Papaz değil mi? Öyle görünüyor yani”
Mr. Gilbert kıkırdayıp “Papaz mı? Hayır dostum, hayır” der. Stolpe meraklanır: “Peki, kimdir bu?”.

Mr. Gilbert açıklar: “Sıradan bir İrlandalı beyinsiz. Yaptığı işe yarar tek şey, zavallı Helen’e iyi davranıyor olması. Ama kendisinin yeni bir Shakespeare olacağına inanıyor. Joyce ise buna gülüp geçiyor”.

Stolpe lafın gelişi sorar: “Adı ne bunun?”

“Samuel Beckett”

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar