Patti Smith ‘Adanmışlık’la soruyor: Neden yazarız?

Yazma eyleminin tarifi zor iklimini anlatmak istemiştim: Yazının ruhunu, ilkelerini, yazı dürtüsünün, eyleminin nedenlerini ve yazmanın yöntemlerini tarif etme çabasını, 'aşk'ı anlatmanın imkânsızlığına benzetiyorum.

Dolayısıyla 'bilmem kaç maddede genç yazarlara tavsiye' türünden sorgulamalara iyi niyetli de olsa pek inanmam. Ama tecrübe paylaşmaya ve sezgiye inanırım. Bu sadece profesyonel yazara değil, okumayı, yazmayı bir biçimde seven herkese yol gösterir çünkü.

Sonra metnin bir yerinde eklemişim: Yazıyı her anlamda seven meraklı bir okur olarak edindiğim tecrübeler ışığında aktarabileceğim en net ‘hayat bilgisi’ şu sanırım: Dünyada ne kadar çok yazar varsa o kadar farklı ve 'bireysel' yazma biçimi, sebebi var.

İnsan biriciktir ve yazı sanatı, varlığın bu değişmezliğini en iyi gösteren madenlerden biridir. O tanrısal kudretiyle yazana, okuyana düşünceyi duyguya dönüştürmenin kutsal hazzını yaşatır.

Müzisyen, yorumcu, şair, fotoğrafçı ve yazar kimliğiyle büyük kitleleri her dönem etkileyen, içinden geçtiğimiz ‘zaman tünelinin’ en mütevazı ve ışıltılı sanatçılarından Patti Smith’in ‘Adanmışlık’ını okurken insanın neden yazma mecburiyeti hissettiğini farklı boyutlarıyla tekrar düşündüm.

O bu yazılarda kendine çizdiği yol haritasıyla, ömrü boyunca beslendiği yazarların bir kısmını işaret ediyor ve soruyordu:

“İnsan başkalarının isteklerine rağmen neden kendini ayrı tutar, üzerine bir koza örer, yalnızlığa dalar? Virginia Woolf’un odası vardı. Proust’un kapalı pencereleri. Margarite Duras’ın sessiz evi. Dylan Thomas’ın mütevazı kulübesi. Hepsi de kelimelerle dolacak bir boşluk peşinde. Bakir topraklara nüfuz edecek, sahipsiz şifreleri kıracak, sonsuz olanı ifade edecek kelimelerle…

Beyhude çabalarla geçen yıllardan, sönüp giden neşeden, amansız bir tempoyla akıp giden sahnelerden bir yığın defter var. Söz dinlemez bir sıpayı evcilleştiriyormuşçasına, bin bir mücadeleye girerek yazmalıyız. Yazmalıyız ama biteviye bir çabayla ve bir miktar fedakârlıkla yazmalıyız. Geleceğe yön vermek, çocukluğa geri dönmek ve heyecan verici bir okur kitlesi için imgelemin deliliklerini ve korkularını dizginleyebilmek maksadıyla yazmalıyız.”

Smith’in yazmaya ve ardındaki sürece dair anlattıklarıyla zihnin nasıl çalıştığını izlerken, “Neden yazarız” sorusunun peşinde başka yazarların da izini sürdüm.

Yalnızlıklarının gölgesiyle bulutlanan o ıssız bahçelerdeki sayıklamalar her zaman ilgimi çekti. Ve her defasında tekrar aynı hakikate tutundum: Yazmaya dair değişmez alışkanlıklar, ‘doğru’ yöntemler ve gerekçeler yok ama bizden önce yazarak geçip gidenlerin üst üste yığılan tecrübeleriyle daha farklı, daha özgün bakabileceğimiz bir hayatı edebiyatın, yazının sihriyle anlama ihtimalimiz var.

Yazıyı kıymetli ve her dönem geçerli kılan da, bu döngü.

“Neden yazarız” sorusu, standart cevapların ötesinde çok bilinmeyenli bir kaos. Belki onu bu kadar çekici kılan da bilincin kılcal damarlarında dolaşan puslu düşünceler, duygular.

Doğmuş olmanın mucizesiyle yetinememek, sevilme, onaylanma arzusunun sınırlarını aşan kibirli bir takıntı ya da var olmanın yüceliği önünde harfleri yeryüzüne kazıyarak ölümsüzleşme dürtüsü. Sebep ne olursa olsun bir tür ‘aydınlanma’ hali.

Yazanların birbirlerini hırpalarken eğlendiren, bazen öfkelendiren kibirli hallerini görmeyi severim. Ama ‘yazı akrabalığı’nın dar patikalarında dolaşmayı daha çok severim. Smith’in kitabına başlamadan evvel onun bu hikâyeyi yazmaya sürükleyen zihin kamaşmasını okurken Tezer Özlü’nün yolculuk günlüklerinden oluşan kitabını (Kalanlar) hatırladım.

Pavese’nin ve anılarının peşinde Avrupa’da dolaşırken günlüğüne sayıklar gibi yazmıştı:

“İnsanın başkalarına söyledikleri kendi duymak istedikleridir. Yazdıkları, okumak istedikleridir. Sevmesi, sevilmeyi istediği biçimdedir”.

Yazar-şair kimliğinin öne çıkmasını pek umursamayan Smith, yazmanın müphem macerasını kendisiyle dertleşir gibi anlattığında - çok farklı olsalar da - Özlü’nünkine benzer çıtırtılı bir ses duyuyorum.

Okuru büyüleyen bir doğal bir iksir bu. Bu kitapta andığı yazarlardan Marguerite Duras da yazıya dair düşüncelerinde onlarla bir noktada buluşur. İnsanın neden yazdığını tam olarak hiç bulamayacağını söyler. Ve Lacan’a hak verir: “Yazmakta olduğunu bilmemesi gerekiyor. Yoksa ipin ucunu kaçırır. Buysa bir felaket olur.”

Patti Smith, hayatının en zor dönemlerini kendi diline tercüme edebilmiş bir sanatçı. Söyleşilerde, günlüklerinde, şiirlerinde, anlatılarında hatta fotoğraflarında, kaybedecek hiçbir şeyi kalmayanların asi, inatçı ama bir o kadar adil ve merhametli sesi işitiliyor.

Acıları, hayalleri, rüyaları, hatıraları, zaaflarını tetikleyen duyguları, sadece geceleri ortaya çıkan yabani hayvanlar misali huzursuzlanıp kelimelere dönüşüyor sanki.

Bu kitaba da o bilinmezlik duygusu hâkim. Bir şey ararken bir şekilde ‘Rüzgârlar Arasında’ filminin fragmanına denk gelmiş. Ölüm ve sürgün, insanların yeniden belirlenen kaderi hakkındaki film hakkında bilgi vererek, okura henüz yazmadığı hikâyenin nasıl oluştuğunu gösteriyor.

Uğraşı sadece yazmak olan 'profesyonel yazarlar’ bu süreci yazmaktan ve hatta anlatmaktan pek hoşlanmaz. Bu tavır anlaşılır ama Smith’in muradı başka. İlk 40 sayfada Fransa’daki yayıncısı Gallimard’ın ‘yazmak üzerine yapılacak etkinlikler’ için organize ettiği yolculuğun, kendisini nasıl etkilediğini ve neden yazdığını anlatıyor.

İçinde ürpertici uzun bir hikâyenin olduğu, hayranlık duyduğu Albert Camus’nun kızı Catherine’i ziyaretinin ayrıntılarını da içeren ‘melez’ kitabı çekici kılan bu şeffaf, samimi tavrı.

‘Punk-Rock’ müzik tarihinin en güçlü yorumcularından biriyle böyle sürprizli bir edebiyat yolculuğuna çıkmak, onu sadece bir şarkıcı olarak tanıyanları biraz şaşırtıyor sanırım. Gerçi tam tersine de tanık oldum.

Önce yazdıklarını okuyup sonra müziğine hayran olanlar da var. Netice itibarıyla değişmeyen tek şey, onu yazdıklarından daha güçlü kılan, kaybedeceği hiçbir şeyi olmayanları dinlerken aşina olduğumuz o baharatlı ses.

Paris’te gençliğinde ziyaret ettiği mekânlarda, aynı muhitten geçen yazarların hayaletiyle oyalanmaktan memnun. Paul Valery’nin, Simon Weil’in mezarını ziyaret edişini, müzede Voltaire’in düşlerine sığınışını, Camus’nun el yazmalarına içi titreyerek dokunuşunu izlerken onu etkileyen olay ve düşünceleri de takip ediyordum.

Söylediği gibi yazdıklarını bir cerrah gibi kesip parçalara ayırmıyordu ama onda kalanları okurla paylaşıyordu.

Kendi tarifiyle, ‘kültürlü, mantıklı bir adamla, büyümüş de küçülmüş sezgileriyle hareket eden bir genç kız’ hakkındaki ‘Adanmışlık’ın sonunda Virginia Woolf’a gönderdiği - derin bir sevgi ve saygı da içeren- selam, Woolf’un günlüklerinden bir yorumu hatırlattı.

İnsan fikirlerini sanat eseri olmadan önce yakalayamaz, diyordu:

“Çünkü dil denen süreç yavaş ve yanıltıcı. İnsan durup tek tek sözcükleri aramak zorunda.”

Smith yazım sürecinde şiir kesitleri, notlar ve yazmaktan başka amaca hizmet etmeyen gözlemlerden oluşmuş bir günlük tutmuş. O bölümün sonunda, dönüp yazdıklarına baktığında hissettiklerini de okurla paylaşmış:

“Çoğunlukla bir şiir ya da kurmaca bir eseri ortaya çıkaran simya, zihnin sarmal bayırlarına gömülü değilse eğer, eserin içinde saklıdır... Yazdıklarımı neden değil ama nasıl yazdığımı veya esas yolumdan niçin saptığımı irdeleyebilirim.

İnsan bir suçlunun izini sürerek ve onu bir güzel yakalayarak suçlu zihniyetini anlayabilir mi gerçekten?”

Eğer dediği gibi bu hikâye bir suçsa eğer, evet Smith kanıt bırakmış. Bence ‘Adanmışlık’ taammüden cinayet. Şiirle!

Smith yazdıklarından sonra ara ara kendisini sorgulamak zorunda kaldığını itiraf ediyor. Karakterlerinin ardından yas tutup tutmadığını düşünmüş.

Gençliğinde yazdığında ahlaki bir kaygı duymadan büyük bir rahatlık ve kayıtsızlıkla yazdığını da söylüyor. Ama yine de ‘Adanmışlık’ın olduğu gibi kalmasına müsaade etmiş.

İyi ki de öyle yapmış. Kitaptaki metinler, bir bütünlük içinde kendi melankolik, şeffaf, mahcup, özgürlükçü iklimleriyle akıp giderken, Smith’in okuru ‘kurgulanmış hayatlardan’ uzaklaştırıp, kurgusal olmayan bir dünyanın ‘düşsel gerçekliğine’ davet etmek istediğini düşündüm. “Üslup insandır. Esas olan insani değerlerdir” diyenlerin yanında duruyordu sanki.

Bir yazarın bilemedikleri eserlerinde ortaya çıkar mı sahiden? Smith bu küçücük, zihin kamaştıran kitapta, yazının arkasındaki ‘oyunu’ kendi yöntemiyle göstermiş. O anı yaşatmak, henüz düşünceye dönüşmemiş duyguların kaynağını anlamak ve sonrasını görebilmek için.

Evet, patenci bir kızla onun peşindeki tuhaf adamın hikâyesini ayrıntılı anlatmadım. Bu kitaba özel ve genel olarak bu yazılara dair esas olanın, hikâyenin-romanın-kitabın konusunun değil kendimdeki ve okurdaki muhtemel yansımaları olduğunu düşünüyorum. Hikâyelerin sırrı ne anlattığından ziyade, nasıl doğduğunda ve iz bıraktığında saklı çünkü.

Smith’in neden bu hikâyeyi yazdığını hissettiren bir kaç cümle:

“Hepimiz kökenimizin salt kendimize dayandığına, tüm jest ve hareketlerimizin yalnızca bize ait olduğuna inanmak isteriz. Ama sonra muhtemelen tıpkı bizim gibi özgür olmayı dilemiş olan canlıların uzayıp giden şeceresinden geldiğimizi, onların geçmişini ve kaderini paylaştığımızı öğreniriz. Bize kim olduğumuzu söyleyen işaretler yok. Ne bir yıldız ne bir haç ne de bileğimize kazılı bir numara var. Hepimiz kendimiziz. Senin yeteneğinin kaynağı sensin sadece.”

Okuyan, yazan, yazmanın hayalini kuran, erteleyen, kelimelerle kaderlerini çizen, kendini keşfetmek isteyen herkes, hepimiz kendimiziz. Patti Smith, hayatından süzülenleri biricik sesiyle Neruda’nın şiirindeki o mısra gibi yazıyor:

“Tanrım şarkı söylerken yardımcı ol da uydurmayayım”.

 

 

* Patti Smith - Adanmışlık / Domingo Yayınları


 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar