Turhan Kayaoğlu
Kas 19 2017

Son duraktan bir önce

Cevat Çapan’ın son şiirleri “Son Duraktan Bir Önce” başlığıyla YKY tarafından geçtiğimiz ağustos ayında yayımlandı. Okuyucu başlığı okur okumaz şairle içtenlikli bir ilişkiye gireceğini hissediyor.

Alçak gönüllü eski bir tanıdığın iç ısıtan sözleriyle güvenli ve coşkulu bir yolculuğu çıkacağını anlıyor hemen.

Önceki şiir kitaplarının başlıkları da öyle: Dön Güvercin Dön (1985), Doğal Tarih (1989), Sevda Yaratan (1994), Ne Güzel Yolculuktu Aklımdan Çıkmaz (2001), Ara Sıcak (2009) ve Su Sesi (2013). Başlıkların hepsi sanki kitabın içinde kendimizi bulacağımızı fısıldıyor bize.

Kendi adıma bu duyguyu Oktay Rifat’ın şiirlerini İsveççeye çevirdiğim zaman çok canlı olarak yaşamıştım. Şair sanki Boğaz’da bir balıkçı kahvesinde karşımda oturmuş benimle sohbet ediyordu.

Çapan’ın şiirini zaten Oktay Rifat ve “Garip” arkadaşı Melih Cevdet’in şiirinden ayrı düşünmek mümkün değil. Şiirimizin bu devlerinde olduğu gibi Çapan’ın şiirinde de abartılı bir duygusallığa düşmeyen ama duygu yüklü, yalın bir dil ve derinlikli bir içerik var.

İlk gençlik yıllarında parlak metaforlarla dolu şiirlerden çok etkilenirdik. Bunlar ya aşk ya da vatan-millet, kahramanlık şiirleriydi.

Böylesi şiirleri okuyunca büyük bir ruh yücelmesiyle gerçeklikten uzaklaşıp bir illüzyon dünyasında turalayıp dururduk. Yıllar sonra aynı şairleri okuduğumda yazdıklarının şampanya köpüğüne benzediğini gördüm.

Göz kamaştırıcı, ışıklı bir köpürme. Ama bir anlık! Daha otuz saniye geçmeden “Peki, güzel de, ne söyledi bu bana?” diye sorunca, yanıt koca bir “hiç” oluyordu.

Rifat, Cevdet ve Çapan gibi ustalarda laf ebeliği yoktur. Parlak metafor darbeleriyle okuyucuyu hayranlıkla afallatmak yerine, çağrışımlar yaratan ve böylelikle okuyucuyla diyalog kurup onu şiirin içine çeken bir hüner vardır onlarda.

Şiirlerinde geçmiş önemli bir yer tutar. Ancak kederli bir anımsamayla anlatılmaz geçmiş. Görmüş geçirmiş, bilgeleşmiş bir insanın gündelik, sıradan gerçekliklerimizi sıcak bir lirizm içinde çağrıştırıp hayatı yeniden üreten ve bizlere zaman tünelinde yolculuk yaptıran şiirlerdir bunlar.

Bir şiirinde şöyle diyor Çapan:

... Öyle saatlerde,

kendi sessizliğini biriktirirken uzakta orman,

bahçenin bir köşesinde susmuş,

denize bakan yaşlı adam

yavaşça aramıza karışır,

‘Yolculuklara çıkın”, derdi, “ korkmayın.”

.........

Geçmişe dayanıp geleceğe umut veren sözler...

Çapan’ın şiiri hayatın doğal akışını yansıtır, sesini yükseltmeden söyler söyleyeceğini. Kıpır, kıpır, sürekli bir devinim vardır bu şiirde. Onun tiyatrocu yanı şiirlerine yansımaktadır adeta.

Genişlik, ferahlık duygusu ve yaşama sevinci veren, iyi ve alçakgönüllü insanları bol sahneler...

Bir söyleşide “Bilgelik sadece yaşla değil, yaşamaktan korkmamakla ilgili bir şey” der. Coşkunun tükenmezliğini vurgular. Onun şiirinde doğanın önemli bir yeri vardır.

Denizleri, atları, rüzgârları, kara bulutların altında karla kaplı ovaları izleriz hep. Şehirlerde yaşamanın bizleri doğadan ne denli uzaklaştırdığını anımsatır.

Doğanın birey için hayatla ve diğer insanlarla olan ilişkilerinde ne denli gerekli ve yönlendirici olduğunu anlatır, “Doğa insanın kendi gizil gücünün farkına varmasına yardım eder esasında” der.

... Böyle ne zaman buluşsak, bana önce berber İdris’i sorar,

sonra başlardı bıkmadan eski zaman aşklarını anlatmaya;

“Girit’te güneş her yerden erken doğar”, der,

teknesiyle denize açılır, Kefaluka’ya uğrar,

burnu dönünce Gökova’yı keşfederdi yeniden.

Çocuklar uyanır, berrak bir su gibi akardı hayat.

Çapan’ın şiirinde tarih ve politika da vardır. Burada da sesini yükseltmez, saptamalarla yansıtır diyeceğini. Turhan Günay’a adadığı ve kitaba adını veren “Son Duraktan Bir Önce” şiirinde şiirin bu “ciddi” konularla bağına değinirken bu bağın absürd boyutunu sevimli bir nükteyle resmeder:

... Hem şiir bir kaçış mıdır tarihten, siyasetten,

havasız bir sığınak o beylik curcunada?

Nereden nereye geldik yolumuzu şaşırıp

o iri gülleri mi kokladık, durgun sulara bakıp?

Dünya bir gölgeliktir, diyor yanık sesli türkücü,

kara bulutlar altında karla kaplı ovada.

Nasılsa Dostoyevski’yle göz göze geliyoruz

tam kurşuna dizilmek için beklerken o duvarın dibinde.

Sonra konuşuruz bu ânı, der gibi bakıyorum gözüne.

Bunun sonrası da mı var, diyen bir soru ışıyor

Sibirya gülümsemesinde.

Yine bir söyleşide şöyle diyor Çapan: “şiirin bir panzehir olduğunu da söylemiştim. Zehirli bir dünyada iyi edebiyat, her zaman insana dayanma gücü veriyor”.

Cevat Çapan, şiirimizin yüz aklarından biri olduğu kadar dünya şiirinin de yılmaz bir havarisidir. Dünya şiirinden birçok antoloji yayımladı. Yeryüzünde konuşulan dillerin çoğundan binlerce şiiri Türkçeye kazandırdı.

Nerdeyse bir insan ömrü kadar uzun süren yıllar boyunca bu şiirleri Cumhuritet Kitap’taki Şiir Atlası sayfasında yayımladı.  2009’da ana teması “Kültürler Arası Diyalogda Çeviri” olan 28. İstanbul Kitap Fuarı’nın onur konuğu oldu. Kendisi birçok ödül kazandı ve bizleri de yüzlerce şairle tanıştırarak ödüllendirdi.

Türk şiirinde Nazım Hikmet, Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet gibi devler var. Cevat Çapan Türk şiirinin şövalyesidir.

Kitabını “Sayıklamalar” şiiriyle bitiriyor:

... O yıllar tarihçi olmayı düşlemiştim,

ama bir türlü öğrenemedim Arapça’yla Farsça’yı,

bir de çok elzem olan Venedik İtalyanca’sını;

bu yüzden yıllarca bir başka çadırında çalıştım

Akademik sirklerin sıradan cambazlarıyla.

Kaldırıma çıkarılan bir mermer kahve masasında

kendimle sonu gelmez bir nehir söyleşisi yapıyorum

              şimdi:

okuduğum bütün o akil insanlar, kanaat önderleri,

onların o alçakgönüllü övünmelerinden esinlenerek,

büyük bir titizlikle gereken dipnotları ve kaynakça

              açıklamalarıyla.

Az sonra anlıyorum bu işin bana göre olmadığını,

hiçbir şey olması gerektiği gibi değil çünkü,

bir sahafa uğrayıp sessizce Melling’in gravürlerinde

önce Boğazın yalılarını seyrediyorum hayranlıkla

oradan geçmişin İçerenköy’üne yöneliyorum

kulağımda o eski baharların bülbül sesleri.

Cevat Çapan’ın sesini dinlemek ne güzel.