Wegner’in hikayesi: ’Hitler’e Mektup’ ve Yüzleşme

Düşünürken, yazarken kendimize ve dünyanın boşluğuna savurduğumuz cevapsız soruların anlamlı bir karşılığı olmalı. Onlar kuyruksuz uçurtmalar misali zihnimizde süzülürken, seçemediğimiz bir hayattan geçip gidişimizin muhtemel sebeplerini de fısıldıyor.

İnsan bazen katlanılması zor tanıklıkların, ağır suçlulukların, telafisi mümkün olmayan acıların üstesinden gelebilmek için de sorar.

Her defasında başlangıç noktasından uzağa savrulsa da, adalet bilincine sahip olanlar, kendilerini ve başkalarını acıtmak pahasına sorgulamaktan vazgeçmez. Toplumsal ya da bireysel düzlemde, adaletin yokluğunda bütün değerlerin içinin boşalacağını hisseder.

Adaletsiz gücün zorbalık olduğunu bilmek için tecrübeye ihtiyaç yok ama o gücün nasıl kullanıldığını ve gelecekte neden olacağı tahribatları kavrayabilmek için kendi hikayesini anlatmaya ve sormaya mecbur hissedebilir insan. Herkes için ufuk çizgisinde duran uzaktaki “adalet” kavramına bir biçimde yaklaşmaya çalışır.

Hayatının büyük bir kısmını direniş, işkence, toplama kamplarında geçirdikten sonra başına gelenleri anlamlandırmak için yazan hakiki bir entelektüel olan Jean Amery’nin ‘Suç ve Kefaretin Ötesinde’ başlıklı denemelerini okumuştum.

Kişisel bir itiraftan çok fazlası olan o yazılar, ‘kurban-suçlu’ odaklı metinlerden farklıydı. İşkence, zulüm, yurtsuzluk, kimliksizlik, çaresizlik ve bütün bunların sonucu olan hınç duygusuyla baş edememe halini, ‘kurban varoluşunu’ bir yazar olarak aktarıyordu.

Armin T. Wegner’in hikayesini İtalyan gazeteci, deneme yazarı ve tarihçi Gabriele Nissim’den okurken benzer bir şaşkınlık yaşadım. “20. yy’da işlenen büyük suçların tanığı ve kurbanı olmak” pozisyonunda, dünya görüşleri, üslupları, sorunlara yaklaşımları farklı olsa da buluştukları yeri gördüm.

Adalet umuduna uzanan o dolambaçlı yolda, benzer bir dirençle kendilerini hayata adayışlarındaki fedakarlık ve hakikate yaklaşma arzusu ürperticiydi. Evet, sanırım esas mesele bu. Sorgulamaktan vazgeçmeyenlerin tanıklıklarını aktarma çabası çarpıcı olan, Nissim’in incelikli bir romancı üslubuyla yazdığı kitabı okurken Jean Amery için sorduklarımı biraz daha genişlettim;

İnsan neyi ya da hangi suçları affedemez? Olmuş olanı ‘olmamış’ gibi yaşamak, algılamak, hatırlamak mümkün müdür? Bağışlamak suçu, hatayı, yıkımı ortadan kaldırmıyorsa eğer o kırılma insanı nasıl değiştirir?

Hıncın, öfkenin, intikamın, kinin üstesinden gelemediğimiz için unutmuş gibi yapıyorsak bu bizi daha kibirli yapmaz mı? Güvenimizi sarsan birini kendimizi tedavi etmek için bağışlamaya çalışırken muhatabımıza hatta kendimize acıma duygusunun tuzağına da düşüyor olabilir miyiz?

Bağışlayan sadece güçlü bir sevgiyse gerçek suçlara ve suçlulara ne olur? İnsanın kendini affetmesi bazen neden daha zordur? Suç, hata, kötülük iradi midir? İnsanlar neden, her dönem ve koşulda eylemlerinden ders almadan hep aynı “suç çukurunda” boğulur?

Kötülüğün yaklaşmakta olduğunu görenler neden harekete geçemez? Hükmedeceğimiz şeylerin peşinden gitmemeli miyiz? Tarihin derin çöplüğünde kaybolmuş görünen “gerçeklik” sahiden kaybolmuş sayılır mı?

İnsanın kaotik varoluşunda esas olan, net cevaplar aramaktan ziyade sormaktan vazgeçmeyerek adalet çizgisine yaklaşma çabası. Hitler’e mektup yazarak, Ermeni soykırımına tanıklığını ayrıntılarıyla aktararak kendi kaderini ve gelecek kuşakların felaket algısını kısmen değiştiren Wegner, çelişkili düşünceleriyle, koyu bencilliğinin yanında ışıldayan adalet bilinciyle benzersiz br karakter.

Nissim, onun önsezilerini tarif ederken kitaba dair esas sorulması gereken soruyu da gün ışığına çıkarıyordu; “Yeni insan yaratmak için insanlığı yok etmeye, tarihe geçmeye meyilli o hastalıklı zihni (Hitler) nasıl farketmişti?;

“Armin T. Wegner bir lider yaratılışına sahip değildi, fakat soykırım kelimesi henüz tüm dünyanın ortak sözlüğüne girmeden önce, bir soykırım karşısında öfkeye kapılabilen biriydi; Ermeni katliamına tanık olmuştu ve insanların kafalarında öteki insanları yok etme fikri olduğunda bunu sezebileceğimiz uyarıcı işaretlerin daima varolduğunu herkesten önce anlamış biriydi”.

Peki nasıl anlamıştı? Anladıktan sonra uzun bir süre toplama kamplarında yaşamasına neden olacak o mektubu Hitler’e yazmaya iten gerçek neden neydi? Bu ve daha ilginç soruların cevabı, Wegner’in mektuplarında, yakınlarının anlattığı hikayelerde açıkca görünüyor. Ve düşünceleri onu sıradan bir ‘tanık’ olmanın çok ötesine taşıyor.

Ancak bu noktada biraz durup gazeteci, yazar Nissim’in bir tarihçi titizliğiyle yaptığı araştırmaları, katliam tanıklığının farklı veçhelerini felsefi boyutlarıyla değerlendirmesini ve Wegner’i araştıran bir karakter üzerinden (Johanna Wernicke- Rothmayer) hikayeleri kurgulamaktaki ustalığını teslim etmek lazım. Malum nedenlerle yazması da okunması da hiç kolay olmayan meseleler etrafında dolaşıyor çünkü.

Bu hacimli kitabı okuyup sayfa kenarlarına notlar alırken, hangi yönünü öne çıkarmalıyım diye düşündüm ve kaybolmamak için yine ‘mektuba’ tutunmaya karar verdim. Roman cümleleriyle başlayan kitap, Johanna’nın 1965’de Alman şair Wegner’in sekreteri olma talebiyle Roma’daki evini ziyaret sahnesiyle açılıyor.

Çalışmaya başladıklarında Wegner ona 1933’de yazdığı mektubu tekrar yazdırmak istiyor. Neden bunu yazdığını sorduğunda önce basit bir cevap veriyor;

“Hitler’in iktidara gelmesinden sonra başlayan antisemitizm kampanyalarını protesto etmek istiyordum çünkü”.

Wegner hayatının sonuna kadar bir yurtsever olmaktan ve babası gibi gördüğü Almanya’yı övmekten ve Alman ruhuna bağlılığından hiç vazgeçmemiş anlaşılan. Mektubun bir kısmında ırkçılığa itiraz ederken yine ülkesinin onurunu savunuyordu:

“Sayın Reich şansölyesi, söz konusu olan sadece Yahudi kardeşlerimizin kaderi değil. Almanya’nın kaderinden de söz ediyoruz! Yahudilik başka tehlikeleri de atlatmayı başarmıştır... Bugün Yahudilere vurulan darbe aslında bizi vurmayacak mı?

Yahudiler zenginliğini büyütmeye katkıda bulunarak Almanya ile mükemmelen bütünleştikten sonra onların mevcudiyetinin ortadan kaldırılmak istenmesi bizi mecburen Alman değerlerinin ve ahlaki karakterimin yıkımına götürecektir...

Yahudilerin değil, Almanların dostu olarak, Prusyalı bir ailenin torunu olarak bugünlerde, herkes suskunken, Almanya’yı tehdit eden tehlikelerin karşısında daha fazla sessiz kalmak istemiyorum”.

Ve mektubunu bir anlamda ona yalvararak bitiriyor:

“Sizle birlikte mücadele eden insanlardan uzaklaşılmasına izin vermeyin. Size yanlış öğütler veriliyor!... Hatayı kabul etmek daima büyük ruhların bir niteliği olmuştur. İhraç edilenleri işlerine iade edin...

Çünkü Almanya Yahudiler olmadan varolmaya devam edebilir ancak onursuz olamaz. Hakikat, güzellik ve adaletten yoksun bir Almanya ne olur?”.

Ne olduğunu bütün dünya gördü, okudu, dinledi, izledi. Peki yazarının hayatını da mahveden bu mektup ne işe yaradı? Pratikte ciddi bir karşılığı yok gibi görünüyor.

Milyonlarca insan acı çekti, öldü, aşağılandı. Tarihe kazınan o utanç kuşaklar boyu devam etti ve hep devam edecek. Ancak bu noktada Wegner’in neden herkesten önce itiraz ettiğini bugünden bakarak anlamak, yüzleşmenin hakikatini idrak etmek açısından da önemli.

Armin Wegner, o konuşmada nedenini açıklıyordu:

“Cesaretle ilgisi yok. Beni harekete geçiren egoizmdi sadece. Yahudileri düşünüyordum elbette ama derinlerde Almanların kurtuluşu ve kendi kurtuluşum vardı. Tanrı’ya hiçbir inancım olmasa da...

Başkalarına kötülük eden kendine de kötülük eder. Hitler’in takipçileri yollarını değiştirmediği takdirde Almanya’nın mahvolacağını öngörmüştüm. Gerçekten de biz Almanlar dünyanın aşağılamasına maruz kaldık, özgürlüğümüzü kaybettik.”

Bir ulusun neler kaybettiğini başta sözünü ettiğim yazar Jean Avery, yıllar sonra biraz sert ama daha net bir dille ifade ediyordu:

“Gençlerin bireysel suçlardan ve bu bireysel suçların birikerek oluşturduğu kolektif suçtan sorumlu tutulmamaları anlaşılır bir şey. Onlara, ileriye bakan insanın hakkı olan güven kredisini açmak zorundayım ve bunu istiyorum. Ancak onlardan da bu masumiyet üzerinde pervasız bir tavırla hak iddia etmemelerini bekleyebilmeliyim…

Ulusal geleneği muteber gördüğü yerde sahiplenirken, muhtemelen hayali ve kesinlikle savunmasız bir hasmı insanlık topluluğunun dışına attığı yerde, şerefsizliğin ta kendisi diye inkar etmek olmaz... Bundan böyle Hitler ve onun yaptıkları da Alman tarihinin ve Alman geleneğinin bir parçasıdır”.

Wegner’in mektubu, Yahudi ve Ermeni katliamlarına tanıklığını anlatan kitapları, tam da bu yüzden önemli. Mesele suçu bir topluma veya bir gruba yüklemekten ziyade tarihsel süreç içinde felaketin bütün dinamiklerini, neden ve sonuçlarını insani boyutlarıyla öğrenebilmek.

Dünyanın ağır suskunluğu karşısında Avery gibi hıncı asaletle diri tutarak veya Wegner’in yaptığı gibi diktatörlere dair toplumu uyararak, soykırımı anlatma cesaretini gösteren ilk yazar olarak tarihe derin bir çentik atmak da mümkün.

Bugün başka bir hayat ihtimali için mücadele edenler, onların hikayelerini, itirazlarını okuyarak harap edilmiş, adalet bilinci tüketilmiş insanların asla huzur bulamayacağını daha iyi kavrıyor.

Nissim’in de sorduğu gibi, Hitler’e Mektup bir aşk hikayesinden mi doğdu? Alman Armin Wegner bir Yahudi kadına aşık olmasaydı ve ondan bir kızı olmasaydı o mektubu asla yazmaz mıydı?

Duygusal ilişkilerin politik seçimlerdeki rolü nedir?

Wegner, Amerika Başkanı Wilson’a Ermenilerin davasını savunmak için, Gorki’ye Rusya’da kuşku ihtimalini yok eden fanatikliğe karşı çıkmak için, Nasur’a Ortadoğu’da yeni bir Yahudi avını işaret eden bir çatışma çıkmak üzereyken yazmıştı. Babasının yarattığı güvensizlik hissiyle dışlanmasaydı ezilenlerin yaşam hakkı için yine böyle mücadele eder miydi?

Sıradan bir yazarın yazının gücüyle diktatörlere direnebileceğini mi göstermek istemişti? Bu soruları onun çarpıcı hayat hikayesini okuyanlar yorumlayacaktır kuşkusuz.

Tarihin ve kişisel hayatların tuhaf kırılma noktaları var.

Karakterimizi ve kaderimizi oluşturan ‘şeyler’ başımıza gelenlere nasıl tepki verdiğimizle ilgili. Wegner’in çabasına tanıklık etmek de önemli bir tecrübe. Sorgulamaya tam da burdan, zulmün merhamet, kötülüğün iyilik kadar ‘gerçek’ olduğunu kabul ederek başlayabiliriz belki. Nissim, teşekkür kısmına not düşmüş:

“Sanırım, 20.yy’ın bütün iyi insan vakalarında olduğu gibi, bir hikaye güncellendiğinde ve verdiği örnek anlaşılmaya çalışıldığında daha uzun yaşayabilir”.

Hayatın kendine özgü sihirli döngüsü, bu hikayelerin buluşmasıyla tamamlanıyor. Ve onları aktaranlardan çok daha uzun yaşıyor.
 


*Armin T. Wegner’in Hikayesi; Hitler’e Mektup - Gabriele Nissim / Aras Yayıncılık