Esra Yalazan
Mar 24 2018

Yalnızlığın ezber bozan felsefesi ve Svendsen

Kapladığı geniş duygu ve düşünce atlasından bağımsız tınısıyla ürperten kelimeler vardır. “Yalnızlık” onlardan biri. İlk çağrışımların koyu bir mavilik bulutuyla beliren melankoliye kucak açması boşuna değil. Bir duygu, duruş, fikir veya tercih olmanın ötesinde acıyla, ölümle birlikte anılan ‘insanlık hallerinden’ belki de en yakıcı ve çelişkili olanı.

Yalnız yaşamaktan, bırakılmaktan, kalmaktan ziyade yalnız ölmek pek çok insanın en büyük korkusu. Felsefenin, sanatın farklı disiplinlerdeki karşılığını içselleştirmiş olanların bile üzerine somut olarak düşünmekten kaçması anlaşır.

Yalnızlığın muhtemel sebepleriyle yüzleşme çabası, insanın kendisine dönük uzun ve zorlu bir keşif yolculuğuna çıkmak demek aynı zamanda.

İz bırakan ilk kesif “yalnızlık acısını” o anını saran duygularla çağırdığınızda, dünyanın ücra bir köşesine fırlatılıp atılmış varlığın çaresiz yakarışını duyar gibi olursunuz.

O sadece geleceğin değil sizden önceki geçmişin de bir parçasıdır. Yaşadığınız sürece eşlikçiniz olacaktır, bunu sezersiniz ve işin kötüsü bu kederle, bu garip dikenli tehditle nasıl baş edeceğinizi henüz bilmiyorsunuzdur.

Toplumsal bir varlık olan insanın başkasına duygusal ve entelektüel olarak ihtiyaç duyması kaçınılmaz. Yalnızlığı tercih edenlerin bile kendisini sevsin, onaylasın diye “ötekine” sokulmasında da bir tuhaflık yok elbet ama bizi başkalarına iten ve aynı zamanda bir boşluğu ya da mesafeyi arzuladığımızda onlardan uzaklaştıran çelişkiyle ciddi bir sorunumuz var. İnsanın tabiatına dair bu zıt kutuplu, karmaşık durum hırpalamaya başladığında genelikle teslim olup yalnızlık denen “illetle” bir tür aşk-nefret ilişkisi kuruyoruz.

Ilık bir yaz akşamüstü ıssız parkta eski bir şarkının sözleriyle sayıklayanın yalnızlığıyla, kalabalık, neşeli bir partideki insanın örtülü yalnızlığı arasındaki dalgalanmaları derinlemesine düşünmeye başlayanlar, aynadaki kendi yansımalardan birisine tutunur. Ve asıl “yalnızlığı keşif” macerası orada başlar.

 

jh

 

Norveçli yazar, felsefeci Lars Svendsen, “Yalnızlığın Felsefesi”ne, “Yalnızlık hakkında bildiğimi düşündüğüm neredeyse her şey yanlış çıktı” diyerek başlıyor. Bu kitabı yazma motivasyonu bu sürprizli ilk cümlede saklı:

“Erkeklerin kadınlardan daha yalnız olduğunu ve yalnız insanların diğerlerinden daha yalıtılmış, bir başına olduğunu düşünürdüm. Tek başına yaşayanların sayısındaki kayda değer artışın yalnız bireylerin sayısını hayli etkilediğini farz ediyordum. Sosyal medyanın sıradan sosyalliği yerinden ederek daha fazla yalnızlık doğurduğunu düşünüyordum. Yine, özel bir fenomen olmasına karşın, yalnızlığın bireysel yalnızlıktan ziyade sosyal çevre bağlamında daha iyi anlaşılabileceğine inanıyordum. İskandinav ülkelerinde yalnızlık düzeyinin daha yüksek olduğu ve sayının giderek arttığı inancım vardı… Masaya yatırdığım varsayımların bu denli alabora olduğu bir konu çalışmamıştım hiç”.

Svendsen, felsefe, psikoloji ve sosyal bilimlerdeki son araştırmalarla desteklediği ezber bozan insanlık hallerini akıcı bir dille anlatmasından ziyade, zor bir mesele olan yalnızlığa yaklaşımıyla beni kışkırttı doğrusu.

Farklı yalnızlık türlerininin kendimiz ve dünya hakkında söylediklerini, edebiyattan, popüler kültürden, felsefi metinlerden örneklerle de hikaye ediyor.

Bu kitap onun deyişiyle, yalnızlığın tam olarak ne olduğunu, kimlere tesir ettiğini, yalnızlık hissinin neden doğduğunu, neden kolayca geçmeyip sonra kaybolduğunu ve hem bireyler hem de toplum olarak yalnızlıkla nasıl ilişkilenebileceğimizi keşfetme girişimimizin bir sonucu.

Yalnız olmanın olumlu ve olumsuz yönlerine takılmak yerine nasıl yalnız olduğumuz meselesine odaklanmak onu patolojik bir hal olmaktan çıkarıyor ve her türden ilişkiye dair yeni pencereler açıyor.

Yazarın da hatırlattığı gibi, bağlanma ihtiyacımızın tatmin edileceğinin hiçbir garantisi yok. O halde onu nasıl tecrübe ettiğimiz ve o tecrübeyi nasıl paylaştığımız meselesine bakmalı.

Ölmek isteyecek kadar yalnız olan roman-film kahramanları, yapmayı arzuladığı “şeye” kendisini vakfederek yalnızlaşan sanatçılar, bir travma sonrası yalnızlaşanlar, müzmin yalnızlar, dönemsel yalnızlar, türü ne olursa olsun ancak toplumla ya da ötekiyle ilişki kurarak yalnızlaşabiliyorlar.

Svendsen’ın hemen her bölümde farklı temalarda dolaşırken hatırlattığı bu aslında. Başkalarından sıkılan, korkan, utanan ama onları arzulayan yalnızlığın doğasındaki korkunç çelişki.

Eğer yalnızlık, yazarın tarifindeki gibi bir kişinin başkalarıyla bağlantı kurma ihtiyacının tatmin edilemesine verilen duygusal bir karşılıksa, onun nasıl paylaşıldığı da önemli.

“Yalnızlığın paylaşılamayacağını” bir biçimde söyleyen mısralar romantik belki ama görünen o ki imkansız değil. Yalnızlık bile bir biçimde paylaşılıyor. Ama kelimelerin içerdiği anlamları silip yok eden türden büyük bir acı insanı sahiden yalnızlaştırabilir.

Hakiki yalnızlık, başkasının acısını hissetmeye çalışırken ona verdiğimiz tepkinin yetersiz kalmasıyla başlıyor belki. Hepimizin kendisine dönük “biricikliği” bizi diğerlerinden uzaklara savuruyor.

Yazar, T.S. Elliot’un oyunundan ( Kokteyl Parti) bir alıntıyla yapayalnızlığın ne olduğunu sevgilisi Edward’ın karısına dönme kararından sonraki düşüncesiyle hatırlatıyordu:

“Onun sözleriyle, ayrılık  sadece tam şu anda onu tek başına bırakmakla kalmamış daha ziyade hep tek başına olmuş olduğunun ve her zaman tek başına olacağının bilincine varmasını sağlamıştır. Ve bu idrak yalnızca Edward’la ilgili değil herkesle alakalıdır.”

Bu değiştirilemez, tatsız gerçekleri kitap vesilesiyle yazarken “Bunları biliyoruz zaten, içimizi neden sıkıyorsun” diyenleri de duyar gibiyim. Tam da bu nedenle, o dar alana sıkışmamak, hakikati daha bilinçli kavramak için yol gösteren bu kitabın bakış açısını anlatmak istedim.

O, yalnızlığın güvenle ilişkisinden, bağlanma sorunundan, utançtan, zaaflardan, yokmuşuz gibi davranılmasından, varlığın reddinden isabetli örneklerle bahsederken, okuru düşünmeye zorlayarak bütün yolların nihayetinde “öz kimliğe” çıktığını gösteriyor. Başkalarına olan bağlılığımız, ilişki biçimimiz hasar aldığında benliğimiz de yaralanıyor çünkü.

Yalnızlık ve “tek başınalık” arasındaki farkı felsefecilerin metinlerle anlattığı bölümle, “aşk ve sevgiyle” biçimlenen yalnızlık halleri, kimlerin daha yalnız olduğu bilgisinden daha ilginç bana kalırsa. Yine de o bulgulardan birisini hatırlatmadan geçmeyelim:

“Doğu Avrupa’nın eski komünist ülkelerinde son derece düşük bir güven seviyesi ve yüksek yalnızlık görülüyor. Norveç ve Danimarka’da, yurttaşların bariz bir çoğunluğu insanlara güvenebileceğine inanırken, Türkiye’de on kişiden biri inanıyor."

Sanıldığının aksine güvensizliğe bağlı yalnızlık, kuzey ülkelerinde değil bizdeki gibi sistemin “ötekini” düşmanlaştırma üzerine kurulduğu ülkelerde çok daha yaygın.

Bireysel yalnızlıkların köküne inildiğinde en can alıcı nokta, sevilmediklerini, kimsenin onlara dostça davranmadığını düşünenlerin, dostluktan ve aşktan karşılanması imkansız talepleri olduğundan birini sevmeye yeteneksiz oldukları gerçeği. Evet, ne yazık ki sevme-sevilme yeteneği diye bir olgu var ve bu hayatımıza ne türden bir “yalnızlığın” eşlik edeceğini de belirliyor.

Dostoyevski’nin “Yeraltından Notları”ndaki kahramanının sevilmek için “ben burdayım” diye bağırmasındaki hazin yalnızlık girdabı, Goethe’nin “Genç Werther’in Acıları”nın kahramanı gibi gibi asla bulunamayacak bir aşk ideali oluşturarak taammüden yalnızlaşmak, Rilke’nin sözleriyle, “iki yalnızlığın karşılıklı koruyuşundan, dokunuşundan ve selamlaşmasından oluşan bir aşka” ulaşmak, aşkın yalnızlığı yok edeceği yanılsamasına kapılmak ya da D.H. Lawrence’ın hatırlattığı gibi, her şeyin başkalarıyla olan ilişkimize bağlı olduğu gerçeğini kabullenmek. Hepsi mümkün ve hepsi insan için birer ihtimal.

 

Lars Svendsen

 

Svendsen, bütün yalnızlık hallerini nedenleriyle birlikte gösterirken “tek başınalığın” yalnızlıktan ayrıldığı yeri özellikle vurguluyor ki bu da karmaşık meselenin önemli bir parçası. Uzunca bir yer ayırdığı bölümde, Zimmermann’ın “Gerçek bilgelik dünya ile tek başınalık arasında uzanır.

Bir kişiye hakiki ihtiyaçlarını gösteren tek başınalıktır” tespitini hatırlatmasının önemli bir karşılığı var. İnsana yoldaşlık eden derin tefekkür süreçleri, kitaplar, tutkulu uğraşlar, güçlü arzular, başkalarının yersiz taleplerinden koruyan özgürlük, hiçbiri nihayetinde insana yetmiyor aslında. İhtiyaç duyulmaya olan ihtiyaç hiç geçmiyor.

Yazar hiç yalnızlık hissetmemiş birisini kusurlu, eksik olarak tanımlıyor. Ancak iletişimi güçlü olanların gerçekten yalnız olduğunu söylüyor. Yalnızlık sanıldığı gibi bu dijital sosyal medya çağında salgın değil.

Diyor ki, “Çoğu kişi sosyal olarak öncekinden daha çok tecrit edilmiş değil, buna karşın hipersosyal olduk. Bu yüzden liberal bireyin yalnızlık sorunu aşırı yalnızlık değil, belki de birey bu denli sosyalleşebilir olduğundan yalnızlığın çok nadir hale gelmesidir”.

Ben mi? Yalnızlığımla baş başa kalmak yerine, “tek başınalığımda” kendimle birlikte olmayı tercih ediyorum. Sohbet edebileceğim başka bir “ben”e duyduğum ihtiyaç, her an başka bir “ilişkiye” bağımlı olduğumuz gerçeğinden kısmen uzaklaştırıyor. Kimi ya da neyi özlediğini bilmeyen müphem yalnızlığımı da seviyorum.

Kendi yalnızlığına ve müsaade ettiğim ölçüde benimkine sokulanlara yazarın cümleleriyle cevap vermek isterim:

“Başkalarının sizi tanımasına o kadar da bağımlı olmayacağınız ama aynı zamanda başkalarını arayıp bulacağınız ve kendinizi onlara açacağınız şekilde kendinize bel bağlamayı öğrenmek suretiyle yalnızlık azaltılabilir. Bu sorumluluğunu almanız gereken bir yalnızlıktır. Çünkü her şeye rağmen, bu sizin yalnızlığınız.”

 

Yalnızlığın Felsefesi - Çev. Murat Erşen / Lars Svendsen - Redingot Kitap

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar