Yazarlar anlatıyor: İlham, yaratıcılık ve o kristal an

İnsanın kelimelerle ifade edebileceğinden çok daha karmaşık bir yapıya sahip olduğunu bilmesinin kederli ama sağaltıcı bir yanı var. “Sonlu” bir varlık olduğunun bilinciyle anlam dünyasını genişletmeye çalışırken büsbütün kaybolmamak için sezgilerini, bildiklerini kelimelere dökme çabasından hiç vazgeçmiyor.  

Hayatın, tabiatın, zamanın, düşüncenin anlamının asla tam olarak kavranamayacağını söyleyen o büyük muamma aynı zamanda kışkırtıcı. Sislerle kaplı bir ormanda yürürken, incecik bir ışık huzmesi misali beliren kaynağı belirsiz bir his, bir düşünce kırıntısı, ani bir zihin kamaşması, açıklanmaz sanılan o “karanlığı” bir süreliğine aydınlatıyor. Ya da biz öyle sanıyoruz. O uyanışın içinde kristalize olan anlar, bazılarına acının şekil değiştirmesiyle karmaşık duygulara dönüşen bir yaratım süreci olarak dönüyor. Bazıları da o anlarla ne yapacaklarını tam bilemedikleri için onları hep en derininde saklıyor. Ne zaman ortaya çıkacağı belli olmayan kayıp ruhlar gibi “sahiplerine” son ana kadar eşlik ediyor o dilsiz anlar. Yazı sanatının yüzlerce farklı tarifinde bu hakikatin bir parçası görünür.  

Huysuzluğuyla da meşhur Nabokov’un, sanatın basit ve içten olduğunu söyleyenlere cevabı keskindir; “Bu kaba saçmalığı kim yumurtladı acaba; Ohio’da sert mizaçlı bir öğretmen mi; New York’ta ilerici bir eşek mi? Çünkü en harika biçimiyle sanat elbette fantastik derecede aldatıcı ve karmaşıktır”. 

Elbette öyledir tıpkı hayatın kendisi gibi. Peki, aynı zamanda birer okur olan yazarlar, yazı sanatının “karanlığını” aydınlatan o anları nasıl hatırlıyor, kendilerine ilham olan o yazarı, kitabı, edebiyatın labirentimsi yollarını nasıl anlatıyorlar. Kendilerini dönüştüren o zihin kamaşmasını tarif etme yöntemleri kendi eserlerine ve edebiyata dair ne söylüyor? Okurla yazarın buluştuğu sihirli bahçede, kelimeler hayata ya da hayat kelimelere nasıl karışıyor? Müthiş bir ilgi ve merakla okuduğum 'Karanlığı Aydınlat’ bu sorulardan çok daha fazlasına cevap veriyor. 

Kitabı yayına hazırlayan Joe Fassler, The Atlantic için hazırladığı 150’den fazla söyleşinin ve bu kitap için (Karanlığı Ayınlat) özel olarak yaptığı 43 yazar söyleşisini bitmeyen bir öğrencilik olarak tarif ediyor. 

Diyor ki, “Esas olarak yaratıcı yazarlık ve edebiyat öğrendim ama aynı zamanda sosyoloji, psikoloji ve siyaset bilimi öğrencisi de oldum…Buradaki yazıların hepsinin merkezinde okumanın dönüştürücü olduğu anlar yatıyor. İnsanın hayatını değiştirecek bir güce sahip, kısa ama ustalıkla yazılmış bir dizi kelimeyle yaşanan o karşılaşma anı. O hayati buluşma ister yıllar önce yaşanmış olsun ister daha geçen hafta, bu kitaba katkıda bulunan herkes aslında aynı hikayenin başka bir versiyonunu anlatıyor”.  

O buluşmalara geçmeden evvel hemen uyarmalıyım. Bu kitap “yazar tavsiyeleri” listeleyen bir sıradanlıktan ya da okuru kavramlarla, kuramlarla boğan “yüksek edebiyat hocalığı” pozisyonundan seslenmiyor. Alt başlık da (Yazarlar anlatıyor: Yaratıcılık, İlham ve Sanatsal Yaratım Süreci) bu zengin içeriği tam karşılamıyor aslında. Bu yazarlar, ilham veren o ilgili romanın, hikayenin, şarkının ya da bir sesin, imgenin ne olduğunu anlatmıyor sadece. O buluşmaların etrafında şekillenen duygu, düşünce, tecrübe ve bilgi birikimini olabildiğince doğal ve içten br dille aktararak hayatla yazma eylemi arasında kurulan bağın gücünü de gösteriyorlar. Tabii bir de yazının onu severek “okuyanla" birlikte köpürerek çoğalmasını. 

Fassler

Fassler’ın giriş yazısında Orhan Pamuk’un o meşhur, ironik cümlesini kullanması- “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatın değişti” -  tesadüf değil tabii. Ona göre bu derlemedeki yazarlar, bir sanat eserinin kendisini dönüştürdüğünü hissetmiş herkes gibi, bunun gerçek hayatta da pekala yaşanabileceğini biliyorlar. Onun sorusu kitabın ruhunu kısmen açıklıyordu. 

“Peki ama ‘bu kitap hayatımı değiştirdi’ dediğimiz zaman sahiden ne demiş oluyoruz? Okuduğumuz kitaba ilgimizin coştukça coştuğu, sanki ayaklarımızın yerden kesildiği o anlarda tam olarak ne yaşanıyor. Yıllarca yazar söyleşileri yaptıktan sonra sonunda en basit tarifi buldum sanırım: Bilim insanının ‘evraka’ dedikleri şeyle akraba: Karmaşık bir sorunun çözümünün netlik kazandığı o an. Bu kitaptaki her bölüm o tuhaf, yoğun hisle ve çok önemli bir şeyin idrak edildiği anki duyguyla hesaplaşıyor”. 

 

O çok önemli şeyin idrak edildiği “o anın” hakiki tesiri çoğu zaman daha sonradan hissedilir. Dolayısıyla doğru kelimeler, imgeler ve çağrışımlarla ne zaman veya hangi metinde karşılaşıldığını bilmek kadar o anın hatırlanma biçimi ve yazı sanatına katkısını görebilmek de önemli. 

“Yaratıcı aydınlanma anı” diye tarif edilen, onun gelişimini, sonuca giden yollarını gösteren süreç, her yazar ve sanatçı için biriciktir. Ortak özelliklerine ve birbirlerinden esinlenme eğilimlerine rağmen “ne kadar çok yazar varsa o kadar çok yazma biçimi vardır” gerçeği, en çıplak okuma yazma tecrübelerinden biri sanırım. Bu gerçeklik, başka yazarların çizdiği yol haritasıyla buluştuğunda o kristal aydınlanma anı, durgun bir göle atılan taş misali halka halka büyüyor. Ve ben o geniş anın içinde dolaşırken edebiyatı sihirli kılan “sırları” keşfetmeyi  seviyorum. 

Bahsettiğim keşif hazzı, karakter yaratımı, olay örgüsü, ritm duygusu, kelime seçimi, ilham almak gibi teknik meselelerle sınırlı değil. O meselenin zanaat kısmı ve elbette değerli ama bu kitabı benzerlerinden ayıran, “mucizevi” bir farkındalıkla kendi dünyalarının dışına çıkan yazarların hissettiği değişimi ve o kırılma anının eserlerine katkısını gösteren saf bakış. 

Okumaya isimlerine ve kitaplarına aşina olduğum yazarlardan başladım. Stephen King, Junot Diaz, Jonathan Frazen, Neil Gaiman, David Mitchell, Khalad Hosseini, Tom Perrota sayfalarını işaretledim önce ama okudukça daha çok ilgimi çekenler, Fassler’ın sorularına cevap veren isimlerden ziyade kendilerine ilham olan yazarları ve metinleri anlatma biçimini sevdiklerim oldu. 

 

Romancı Amy Tan’in Walt Whitman’ın şiirinden hareketle anlattıkları, Junot Diaz’ın Tony Morrison’ın ‘Sevilen’ romanının edebiyat anlayışına katkısını hatırlattığı yazısı, Mary Gaitskell’in ‘Anna Karenina’ gibi büyük bir romanın baştan çıkarıcılığının okura ne yaptığını açıklayan denemesi, şair Biily Collins’in W.B. Yetas’ın bir şiirinden yola çıkarak sesin, kelimelerle, ezberlemekle ve şiirin doğasıyla ilgisini açıkladığı yazısı iz bırakanlardan bazıları.  

 

Bu yazıların çoğunda ürperten ortak his, derinden sezdiğim halde derli toplu cümlelerle dillendiremediklerimi, henüz kitaplarını bile okumadığım yazarların bana incelikli ve samimi bir dille anlatmaları oldu. Okurken sıklıkla “İşte tam da bu yüzden şiirin, edebiyatın görünmeyen ruhunu seviyorum” diye mırıldanırken yakaladım kendimi. O anların “kutsallığını” hissettiğim anda onlarla birlikte “başkalaşma” sürecini yaşadım. Okumanın dönüştürücü gücü ve yazma eyleminin imkanları üzerine tekrar düşündüm. Kendi okuma geçmişime dair puslu bir yolculuğa çıktım. Orada gizemli, unutulmuş, üstü gürültülü cümlelerle örtülmüş olanlara açıklık kazandıran karmaşık duygularla hesaplaştım. 

O kristal anların uzantısında gelişen hikayelerden alıntılarla, okur-yazar ilişkisinin mahrem ilişkisini gösteren cümlelerle böyle bir “sırdaşlığın” ne kadar kıymetliği olduğunu daha geniş anlatabilmek isterdim doğrusu. Heyecanlandıran içeriğinden öte, tecrübelerini içtenlikle aktaran yazıların, edebi eserler kadar önemli olduğunu bilmek de edebi yaratım sürecinin önemli bir parçası çünkü. 

Kitaba ismini veren hikayenin anlatıcısı Aimee Bender, roman ve öyküleri onlarca dile çevrilmiş, yaratıcı yazarlık dersleri de veren bir yazar. Wallace Stevens’ın o dizesini ilk kez bir cenazede duyduğunu söyleyerek başlıyor anlatısına. Konusunu gizemlerden alan o şiiri sonradan arayıp bulmak isteyeceğini hemen anlamış. Şiiri ezberleyince içini müthiş bir coşku kaplamış. Şiirin büyülü yapısından neden etkilendiğini anlatıyordu; 

“Şiirin anlamı değişti benim için. Başta o çok sevdiğim mısra ‘Diyoruz ki Tanrı ve hayal gücü birdir’ gözüme gittikçe daha karanlık görünmeye başladı. İnsan olmanın sınırlılığını kendimizi avutmak için nasıl da bir şeyler yarattığımızı anlatıyor diye düşünmeye başladım. İşte tam da o an, tamamen görmezden geldiğim bir sonraki mısra kendini gösterdi: “Karanlığı aydınlatan o en uzun mum taneleri ta nerelere kadar uzanır”. 

Bender’in Stevens’ın şiir üzerinden kendine ve okura hatırlattığı “en derin meselelerimizin kendi içimizde olduğu” gerçeğinin edebiyatla kesişen diğer disiplinlerde de anlamlı bir karşılığı var. Onu açıklıyor; 

“Wallace Stevens Tanrı ya da kendimizden büyük bir şeylerin varlığı fikrinin de sadece bizim zihnimizde varolduğunu söylemiş oluyor. 

Bize, bizden daha büyük bir şey varmış gibi geliyor ama hayır, öyle değil, hepsi bizim zihnimizde. Yine de aynı mısra, bu düşünceyi de dönüştürüyor. Kendi insani sınırlarımız içinde bile aslında ne kadar güzeliz. Hala ufak bir mum, evet ama nereye uzanıyor? Güzelliğimize, düşünme ve hissetme kabiliyetimize, birlikte var olabilmemize”.  

Edebiyatın dönüştüren bazen iyileştiren, başka diyarlara, hayat ihtimallerine taşıyan onlarca özelliğini yazarların farklı  yaklaşımlarıyla okumak insanın iç görüsüne belirgin bir esneklik kazandırıyor. 

Dilin gizemini sevmek, onun gerçeği aşarak metafizik olana ulaşabildiğini bilmek, yazmanın keşifle ilgili olduğunu hissedebilmek, yazınsal buluşmalarda tesadüflere inanmak, yazarın kelimeleriyle sağlam tutan “dostluğuna” güvenmek, yazma eyleminin aynı zamanda başka ifade biçimlerine, ayrıntılara açık olmak anlamına geldiğini kavramak, en büyük hediye olan okunma hazzıyla birlikte yanlış anlaşılmaktan korkmamak, muğlak duyguların peşine takılmak, yazarken düşünmemek, sesini değiştirmek ve her şeye rağmen yine “sese” tutunmak, başka insanların hayatına sızmak, hayal gücünün sınırsızlığına inanmak…

Yazı sanatı böylesine cazip kılan, bütün bu ihtimalleri ve hatta tahayyül bile edemediğimiz ifade biçimlerini doğasında saklı tutması. O ihtimallerin kime ne zaman hangi koşullarda görüneceğini bilmemek edebiyatı daha da cazip kılıyor. 

Kathryn Harrison “N’olur Bırak Düşünmeyi” başlıklı yazısını tam da duymak istediğim gibi bitiyordu; 

“Aklıma hep şu müthiş Kafka alıntısı geliyor: ‘Bir kitap içimizdeki donmuş denize inen bir balta olmalı’. Sanat, o balta olsun istiyorum. Sanat karanlıkla aydınlık arasındaki örtüyü yırtıp geçsin istiyorum. Sanat böyle varolmak zorunda…Bir kitap ilhamını karanlıktan alabilir ama sonuçta kelimelerden oluşan somut bir şey. Benim yaptığım da bir ressamın yaptığı iş de bundan farklı değil. Herhangi bir yaratıcı faaliyette bulunmak demek tam da o noktada karanlıkla aydınlık arasındaki çizgide bir denge bulmak demek”. 

Hayat bir kitapla, bir açılış cümlesiyle, büyülü bir mısrayla, iyi tasarlanmış bir hikayeyle değişir mi emin değilim. Ama zihnimizi, duygularımızı, düşüncelerimizi biraz olsun dönüştürme ihtimali bile muazzam bir hediye. Bunu iyi biliyorum.  

kitap

*Joe Fassler - ‘Karanlığı Aydınlat’ Çev. Erdem Avşar / hep kitap 

 

© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar