Esra Yalazan
Haz 02 2018

Zweig’la Faşizm rüzgarının değiştirdiği Avrupa'da yolculuklar

Yolculuk ne zaman başlar?

Bu soru coğrafi bir değişiklikten ziyade “karar anını” belirleyen  duyguların uyanmasıyla ilgili bana göre. O çıtırtılı duyguları harekete geçiren onlarca sebep vardır ve biz aralarından “şimdiki zamanın” koşullarına en uygun olanını seçeriz.

Ama özündeki temel dürtü, insanın kendi uçurumuna bakmaya ara vermesi için başka kimlikleri, varlıkları, iklimleri, tabiatları, şehirleri ve onların doğasını, gerçeğini anlama arzusu ve ihtiyacıdır. Ve yolculuk bilginin, tecrübenin, sıkıntının geride bırakıldığı anda değil, kişinin kendini yeniden keşfettiği, zihinsel sınırların genişlediği noktada başlar.

Bugün bütün ayrıntıları önceden planlanan kalabalık yolculuklarda, maceranın, risk almanın, tek başınalığın, esrikliğin gizemli çekiciliği yok belki ama biz okurlar bir zamanlar varolduğunu ve o yolculuk yazılarının has edebiyat kategorisinde yerlerini bulduğunu biliyoruz.

Bazıları için yolculuk önce kitaplarda, romanlarda, resimlerde, seyahatnamelerde, haritalarda, gezi yazılarında, fotoğraflarda başlar.

O hayali dünyada, yabancı bir kokuyla, tanımadığımız bir bitki ya da hayvanla, bizden önce o cafe’de oturmuş bir yazarın silik parmak izleriyle, savaşlara tanık olmuş heybetli bir katedralle, asırlar boyu farklı hikayeler dinlemiş antik kent kalıntılarıyla ya da sadece gemi güvertesinden sonsuzluğa açılan huzur verici bir mavilikle karşılaştığımızda bir biçimde değişeceğimizi hissederiz.

O “mucizevi” değişim ihtimali bizi yazarların mistik dünyasına çeker.

 

zweig

 

Zweig’ın 1902-1940 yılları arasında başlangıçta gönüllü, sonrasında giderek faşizmle kararan bir kıtadan sürgüne kaçışıyla sonlanan izlenimlerine “yolculuk yazıları” demek haksızlık olur. Artık Türkiye’de de iyi bilinen yazarın çok yönlü bir edebiyatçı olduğunu tekrar hatırlatmaya lüzum yok ama benim de son Ege yolculuğumda okuduğum bu kitabın esaslı bir kültür tarihi kaynağı olduğunu söylemeliyim.

Eserleri hakkında onlarca yazı yazmış benim gibi bir okuru bile hala şaşırtabilmesinin sebebi, tabiat, kültür, sanat, felaketler, savaşlar, yozlaşan sistem arasında kurduğu derinlikli ilişkiler. Yaşama sanatında “birliğe” inanan mistik yanı. Ve her şeye rağmen umutla direnen insana duyduğu sarsılmaz güven ve derin saygı.

 

zweig

 

Yaşadığı sürece yakın dostlarına, tanıdığı herkese sınırlar ötesi kültürel buluşmaların, yıkılanı yeniden ayağa kaldırmanın, barışın, insanın, toplumların geleceği için ne kadar önemli olduğunu hatırlatır ve 1922’de Herman Hesse’ye yazdığı mektupta, “Ben şimdi ant içtim, bacaklarım tuttuğu sürece yerimde oturmayacağım” der.

Onun gibi üretken bir yazarın yolculukları sırasında bu harikulade denemeleri yazmış olmasına şaşmamalı. 1930’lu yıllardan sonra zorunlu seyyah olan Zweig 1935’te yine Hesse’ye yazar;

“Dünyamızın artık büyük sarsıntılar geçirdiği şu süreçte başka yerleri de görmek gerekiyor. Bir gemi yolculuğu insanı ne güzel dinlendiriyor, onu düşünceleriyle baş başa bırakıyor”.

Zweig kendisini ümitsizliğe ve depresyona çeken o son dönemece kadar (1938’de Hitler’in Viyana’ya girmesiyle “ülkesiz” kalması) hep bir “dünya vatandaşı” olarak gezdi ve yaşadı. “Ömrüm boyunca insanların, düşüncelerin, kültürlerin, ulusların birbirleriyle uzlaşmasına hümanizmin aracılık etmesini hedefledim” cümlesinin karşılığı bu kitapta fazlasıyla var.

 

zweig

 

Bu yazıları çekici kılan, edebiyatını parlatan dilini, farklı yaşam biçimlerini, kültürel çeşitliliği, mimariyi, estetiği, tarihsel gerçeklikle buluşturan benzersiz zihin yolculuğu. Zweig gittiği bütün şehir ve ülkelerde - Oxford, Londra, Viyana, Paris, Avignon, Anvers, Floransa, Sevilla, Salzburg, Amerika, Rusya, Hindistan - gördüklerini, yaşadıklarını kendi değişim tecrübesiyle aktarırken savaşla, faşizmle değişen bir dünyanın geleceğini de gösteriyor.

Ancak bu değişim sadece giderek yoksullaşan, kimsesizleşen bir kıtadan ve orada umudunu yitiren insanlardan ibaret değil. Bilakis onun her daim iyilikle, merhametle yıkayan sesi, yaratarak mücadele etmenin kıymetini hatırlatıyor. 1915’de “Galiçya Kendine Geliyor” başlıklı yazısında, savaşın tahribatını detaylarıyla tasvir ettikten sonra hiçbir gücün sarsamayacağı yaşama direncini anlatıyordu:

“Yaşam sanki hiçbir şey olmamış gibi sürüp gidiyor. Geçen yılki ilk Grodek savaşından kalma siper çukurlarının üzerini kapatıp patikalar yapmışlar. Kıpkırmızı gelincikler kan gibi her yerden fışkırıyor, her yeri göz alabildiğine örtüyor.

Toprak gizemli gücüyle hoş olmayan her şeyi emip içine çekiyor, onu mahvetmiş olanı şimdi o yok ediyor…Sağlıklı bir yaşam ve insanların yaratıcı gücü bütün yaraları saracak.

Yerin altından yeryüzüne çıkmak isteyen, güneş ile toprağın gücüyle kutsanmış tohumları hiçbir şey engelleyemez….Savaş alanları bana ilk kez şunu öğretmişti: Yenileme her zaman yakıp yıkmadan daha güçlüdür. Barışın getirdiği yaratıcı güç, savaşın öldürücü gücünden daha şiddetlidir”.

Onun her koşulda yaşam sevincini ve mücadeleyi hatırlatan yazılarını okuyanlar belki neden sonunda faşizme “teslim olduğunu” ve hayatına son verdiğini de merak edecektir. Bunun hakiki sebebini biyografilerini yazan edebiyat tarihçilerinin de tam bildiğini sanmıyorum ama her okurun kendince bir tahmin özgürlüğü var elbet.

Amerika’da konferanslar verdiği sırada Nazi ordularının Prag’a girdiğini öğreniyor ve İngiltere’ye dönüp çalışmalarına devam etmek istiyor. Ancak o sırada depresyonu kötüleşiyor. Yakın dostu Mazuccheti’ye 1939’da yazdığı mektupta “Ben bu dünyada ikinci bir savaş daha yaşamak istemiyorum” diyor.

 

zweig

 

Ve yine Nazilerin 1940’da Fransa’yı ele geçirmesi üzerine Felix Braun’a yazıyor; “Kendimi evimde hissettiğim Fransa da gitti. Bir zamanların Avrupa’sından kalan en son ülkenin de yok olmasıyla ben artık evsiz barksız bir adamım”. Kastettiği “evsizlik” hayatı boyunca kültürel buluşmaların, yaşatmanın iyileştirici gücüne inanan bir yazarı kuşatan “kimsesizlik” duygusuydu sanırım. Netice itibarıyla iki büyük savaşı farklı ülkelerde yaşayan, onları toplumsal sonuçlarıyla karşılaştıran hatta insanların savaşa tepkilerini inceleyen bir yetenekten bahsediyoruz.

1942’de genç karısı Lotte’yle intihar etmeden evvel yazdığı mektubun sonu, her şeye rağmen yazıya güveninin işareti; “Evim nerde bilemiyorum, belki de en bu satırları yazarken her şeyim yakıldı, kül oldu. Tekrar onlara dönmek isteyecek miyim? Her gün açıp kapattığımız birkaç bavul, tuhaf duygular, inanılmaz bir boşluk…

 

zweig

 

Yoksa bu yaşam yepyeni bir özgürlük mü? Bereket versin kağıt ve mürekkep henüz bulunuyor. Şu sıralar yaşamımı yaşayacağıma kağıtlara karalıyorum onu”. Her tutkulu yazar gibi o da en zor koşullarda bile yaşamak yerine yazmayı tercih etmiş. Son anına kadar çağına tanıklık eden, yazı sanatıyla hayatı-insanı kutsayan zarafeti, onun “teslimiyetini" değil geleceğe dair inancını gösteriyor.

1928’de çok sevdiği Tolstoy’un 100. doğum günü etkinlikleri için gittiği Rusya’da iki hafta kalmış. Sadece oradaki izlenimlerini okumak bile onun “zamansız” bakışının derinliğini anlamaya yetiyor; En büyük acılara bile katlanmasını bilen Rus insanının tabiatını, Kızıl Meydanın ve Kremlin’in siyasi değişimini, devrimin, sanatın dönüştüren gücünü ondan okuduğunuzda, bugün bile pek az yazarın sahip olduğu bir sezgisel bilinçle karşılaşıyorsunuz.

Tolstoy’un mütevazı mezarı hakkında harikulade tespitlerden sonra Lenin’in mozolesine dair yazdıkları hala üzerinde düşünülmeye değer;

“İnsan, Meryem Ana’nın önündeki soğuk taşlara diz çökmüş olanlar ile burada sıra bekleyenlerin bir benzerliği olduğunu hissediyor. İkisi de inancında aynı derecede tutucu. Biri bütün enerjisini dine harcarken, diğeri dini bırakmış, toplumcu olmuş, artık azizlere değil, önderlere inanıyor. Ancak Rus halkının ruhunun derinliğinde değişen hiçbir şey yok, inancı yine sağlam, yine sonsuz. Sedece İsa’yı bırakmış, Lenin’e sarılmış”.

Zweig okurları bilir. O faşizmin etkilerini edebiyatında kullanan ancak güncel siyasetten uzak duran bir yazar. Hatta çoğu kez bu yüzden eleştirilmiş. Doğrusu ben kendi adıma bu mesafeden memnunum. Onun sevdiği ve benimsediği anlatım, o “kirliliğe” müsaade etmeyecek kadar incelikli çünkü.

Floransa’da sanatın doğuşunu ıhlamur çiçeklerinin kokusunu içine çekerek okuyanlar, Papa’ların kenti Avingon’un tarihini ilkyazın yumuşak iklimiyle gezenler, Cezayir’de “kentin beyaz yüzünün bütün şehvetiyle sulara vuruşunu” hayranlıkla seyredenler, mevsimlerin bir müzik parçasındaki gibi yumuşak geçişlerle birbirlerine sokulduğu Merano’nun dağlarında Zweig’la birlikte dolaşanlar, onun hissettiklerini anlatmaktan neden böyle müthiş haz aldığını anlayacaktır.

Zweig’a göre yıkımlar geçirmiş bir şehirden bir ölüyü anımsarmış gibi söz etmek kabul edilemez bir durum. O doğanın canlanırken insanı da iyileştirdiğine, bir kez yaratılmış olanın sonsuz yaşam gücüne sahip olduğuna, yenilenme coşkusunun verdiği sarhoşluğa yürekten inanıyor. Viyana’yı anlattığı bölümün sonunda söylediği bir tür miras:

“Romalıların bir zamanlar kentimizin duvar taşlarına kazımış olduğu, ‘Kültürün üstünlüğü, barbarlığın her türlü baskısına karşı korunacaktır’ görevini son ana kadar yerine getirmiştik. Ve nereye gidersek gidelim, her yerde yine de gerçekleştireceğiz”

Zweig kendi isteğiye gideli seksen altı yıl oldu. Dünya ve hayat çok değişti. Ama hala onun gibi yazarların pırıltılı bakışlarıyla huzur bulanlar, faşizme kültürün ve sanatın zamansız gücüyle direnmeyi öğrendi. Sanırım onun da yazmaktan anladığı, temennisi biraz da buydu.

 

Stefan Zweig-Yolculuklar çev: Ahmet Arpad- Everest Yayınları

 

zweig