Kendini doğuran Furuğ Ferruhzad’ın dünyasında yolculuk

Onunla, ılık güneşin palmiyeleri, zeytinleri, gül ibrişimlerin şımarık püsküllerini, kadife esvaplı bordo gülleri, deniz kuşlarını, ensemdeki çukuru ve hafif bir rüzgarla hışırdayan meşe yapraklarını usulca okşadığı bir sonbahar günü konuşmaya başladım. Belki de çok daha önce bilmiyorum. Emin değilim. O dingin günün sonradan yazıya çöken sızısı kaldı. 

Asude bir hastane bahçesinde, ismi “aydınlık, bütün zamanların ışığı” anlamına gelen Furuğ’un hayatında dolaşırken, ruhunda kıvılcımlanan ilk şiirinin çıtırdadığı anı duymaya çalışıyordum. Seksen beş yıl önce benle aynı gün doğmuş bir kadının, bir şairin, iflah olmaz bir isyankarın iri, kara, delişmen bakışlarını üzerimde hissedince ürperdim. 

Her gün hastanede bana eşlik eden kitaplardan biri “Furuğ Ferruhzad Hakkında Söylenmemiş Sözler - Ah Ayetleri”nde şairi başkaları tarif ediyordu. İranlı yönetmen Naser Saffarian’ın çektiği, üç kısa belgeselden oluşan üçleme için yapılan söyleşiler yer alıyor bu derlemede. Ailesi, yakın dostları, aralarında İranlı şair Simin Behbahani ile Feridun Moşin’in de bulunduğu şair ve sanatçılar, Furuğ hakkında söylenmemişleri anlatıyor. Sevdiğini çok erken kaybedenlere has, telafisi mümkün olmayan bir buruklukla dinledim onları. Başkalarının mesafeli anlatımlarında cesur, pervasız, tekinsiz sesini duymaya çalıştım. Ama hiçbiri duygusu ve tınısıyla onun hakiki sesini getirmedi bana. 

Evet, her anlamda verdiği mücadeleyi, ödediği bedelleri, cesareti, isyankarlığı, başarıları, poetikası, dünyayla ve çevresiyle kurduğu “aykırı” ilişki biçimi, tek başınalığı vurgulanıyordu ama kendini yeniden yaratan o yanık ses yoktu. 

Bazı insanlar, yazarlar, şairler, sanatçılar kendi etrafınlarına bilinçsizce ördükleri efsunlu bir haleyle doğarlar. Sonradan edinilen bir hayat bilgisi değildir bu. Yetenek, zeka, yaratıcılık dürtüsü de açıklamaya yetmez. Kendi özünden beslenen bir “var olma” halidir. O varoluşun kozasında gizlenen duygu kırılmaları, beklenmedik durumlarda ve koşullarda görünür bazen. 

Ferruhzad’ı en iyi yorumlayan ve anlatanlardan biri akademisyen, romancı, deneme yazarı, şair Haşim Hüsrevşahi bana göre. Türkçede otuza yakın eseri olan yazarın “Önce Ben Öleceğim” başlıklı kitabında Furuğ’nun öyküleri, yazıları, mektupları, kendisiyle yapılan söyleşiler, sinemacılığına, ailesine ve ilişkilerine dair hikayeler yer alıyor. 

Ben onu evrensel bir şair kılan sesini en çok kendini ifade ediş biçiminde duydum. Ve doğrusu benliğini şiirle, yazıyla inşa ederek var eden o çıplak, müdanasız haykırışının, şiiri kadar önemsenmesi gerektiğini düşünüyorum. Şiir düşüncesinin kökünde olan, hayatında yapıp ettiği, edemediği, hoşlanmadığı, hasretini çektiği, ertelediği ne varsa kendini hiç sakınmadan okura ve dünyaya açıyor. 

O “Bataklığın üzerinde tek başına yürüyorum. Yapmam gereken o izi takip etmek, başkalarını kopyalamak değil” diyen Virginia Woolf gibi en başından itibaren “doğru yolu” önce yazı-şiir sezgisiyle ve dürtüsel itirazlarla keşfetmiş. Yaşadığı sürece (32 yıl) eksik kalacağına inandığı varlığını tamamlamak için şiiri seçmesi tesadüf değil. 

“Furuğ hep aşıktı ama en büyük aşkı ise kuşkusuz şiirdi” diyen Hüsrevşahi’nin cümlesi basit görünebilir. Ancak onu çocukluğundan son anına kadar anlatma biçimi, sırları, cevapsız soruları ve bütün açıklığıyla zor olan bir “hayat hikayesinin” içtenlikli ve gerçek ifadesinin mümkün olduğunu gösteriyor. 

“Nereye koşuyorsun? Tahran’ın topraklı kaplı o karlı sokağında, kagir duvarların sınırlarını çizdiği o sokakta nereye koşuyorsun” sorusuyla başladığı uzun makalesinde, Ferruhzad’ın anlam dünyasını sorularla genişletiyordu: 

“Yıllar sonra kendi ölümünün kehanetini yazdığında, soğuk mevsimin başlangıcına inanmamızı istediğinde, biz de senin ne söylediğini pek anlamamıştık. Şimdi anlamış mıydık? Soğuk mevsimin başlangıcına inanmış mıydık?”. 

Son dönem şiirlerinden “İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına”da ölümü çağırırken bir kez daha kendini şiirle doğurur; 

“ve bu, benim/yalnız bir kadın/soğuk bir mevsimin başlangıcında/yeryüzünün kirlenmişiliğini/ve gökyüzünün yalın, kederli umutsuzluğunu/ve bu beton ellerin güçsüzlüğünü/anlamanın eşiğinde zaman geçti ve saat dört kez vurdu/dört kez/bugün aralığın yirmi biri/mevsimlerin sırrını biliyorum ben/ve anlıyorum anların dilini/kurtarıcı uyumaktadır mezarında/ve toprak, bağrına basan toprak/dinginliğe işarettir”. 

Şiir, sesi, manayı ters yüz eden cüretkarlığı, ritm duygusu, ve Tanrısal olma iddiasıyla çevrilmesi imkansız bir formdur. Başka bir dilde yeniden söylenebilir ama o vakit başka bir “şeye” dönüşür zaten. Güzelliği bir tülün ardından izlemek gibi tuhaf bir huzursuzluk yaratır. 

Furuğ’nun ses kaydını dinleyenler, Farsçanın kendiliğinden lirik, baharalı, akışkan, hışırtılı, konuşma dilinin müziğe yakın tınısıyla onu daha iyi hissetmiştir muhtemelen. Belki büyülü tek bir anın içinde, şairin bile farkında olmadığı sahipsiz, isimsiz, rüzgarlı bir inceliği yakalayabilmişlerdir. “Şiir de diğer sanatlar gibi yeniden dillendirmek, yaşamı yeniden yaratmaktır” diyen şair, şiirin sadece kalıp ve form değil büyük ölçüde içerik olduğuna da inanıyor; “Köhne ve ölmüş bir söz, en modern kalıplarla da olsa, samimi, diri ve uyanık bir şiir yerine konamaz”. 

Ferruhzad’ın şiir, sinema, belgesel, tiyatro, öykü ve resim tecrübeleri üzerine her iki kitapta da yüzlerce farklı yorum içeren yazılar, söyleşiler var. Her birinde “tek ve tenha” dünyasının farklı veçhelerini gördüm ama nihayetinde en berrak cevabı yine kendi sesinde buldum;

“…Şiir benim için ona varınca rahatça içimi dökebileceğim bir arkadaş gibidir. Beni incitmeden tamlayan, memnun eden bir eştir. Kimileri kendi yaşamlarındaki eksikliklerini, başkalarına sığınmakla karşılarlar. Ancak hiçbir zaman karşılanamayan bu eksiklikler, eğer karşılansaydı, bu ilişkinin kendisi varlığın ve dünyanın en büyük şiiri olmaz mıydı?”. 

O bu gerçeği çok iyi biliyordu. Kendi deyişiyle varlığını adamak istediği erkekler, sığındığı güçlü şiir tutkusunun yanında hep biraz sönük kalmış. Hüsrevşahi başında okura hatırlatıyordu;

“Furuğ, yaşamı boyunca tam olarak kendi düzeyinde bir erkekle hiç karşılaşmadı dersek abartılı olmayacaktır. Ne kocası edebiyatçı Perviz Şapur, ne sevdalandığı sinemacı İbrahim Golestan kendisine olan ilgiden koparak Furuğ’a yakışır bir düzeyde ona sevdalanabilmişlerdir. Kısa süre ilişkide olduğu Nasır Hodayar ise Furuğ’un kendi deyimiyle hayatının hatasıydı”. 

Furuğ’un o erkeklere, kardeşlerine, babasına ve dostlarına yazdığı mektupları da okudum. Yaşadığı dönemin siyasi çalkantıları, toplumun, ailesinin özellikle babasının baskısı, yakın çevresinin şiddete dönüşen kıskançlığı, devletten gelen tehditler, zor yaşam koşulları, ülkesinden, ölene kadar görmesi yasaklanan oğlundan uzak kalışı ve çürütücü yalnızlığıyla birlikte değerlendirildiğinde ilişkilerinin sanatını nasıl etkilediği daha derin bir analize muhtaç.  Bu durumda onu mektuplarındaki berrak, yapmacıksız sesiyle dinleyip anlamaya çalışmak daha anlamlı belki; 

“Ben bir kadın, yani bir insan olmak istiyordum. Ben nefes alma ve bağırma hakkım olduğunu söylemek istiyordum, başkaları ise benim haykırışlarımı dudaklarımda ve nefesimi göğsümde boğmak, susturmak istiyorladı…Derimin altında başımı döndürecek bir baskı olduğunu duyumsuyorum…Her şeyi delmek ve olabildiğince içine dalmak istiyorum. Benim aşkım ordadır”. 

Furuğ’un bilinçli veya kontrol dışı savruluşlarında, söylendiği gibi çift kutuplu bir ruhsal yapıya sahip olmasının (bipolar bozukluk), zorunlu hastane maceralarının, onu bir kaç kez intihara teşebbüse zorlayan değişken ruh hallerinin de etkisi olabilir ancak onun kendini ve sanatına yaklaşımını ifade edişindeki sarsılmaz dürüstlük bunları da önemsizleştiriyor. Ve o vakit kendini şiirle doğurmanın en “kutsal” katmanına erişiyor; 

“Ben şiir, kitapları okuyarak öğrenmedim. Yoksa şimdiye kadar kaside söyler halde olurdum. Öylece yola koyuldum. Ormanda kaybolan bir çocuk gibi…Her yere gittim, her şeye bakıp durdum, her şey ilgimi çekti, sonunda pınara vardım. O pınarda kendimi buldum. Ormandaki deneyimlerimden oluşan ‘kendimi’…Şiir benim için çok ciddi bir sorundur. Kendi varlığım karşısında hissettiğim bir sorumluluktur. Yaşamıma vermem gereken bir yanıttır. Benim şiire duyduğum saygı, inanmış bir insanın dinine karşı duyduğu bir saygı gibidir. Sadece yeteneğe güvenilmez kanısındayım. İyi bir şiir söylemek, bilimsel bir buluşun gerektirdiği özen, emek ve çalışma kadar zordur”. 

Anlamların vezne kurban edilmesinin zamanı geçmiştir artık, diyen şairin başarısının ardında kendisinin olduğu söylenen İbrahim Golestan’ın cevabı, Furuğ’un her şeye rağmen sorunlar karşısındaki sağlam duruşunu da gösteriyor: “Ben bu kadar güçlü olsaydım önce kendimi adam ederdim”. 

Furuğ Ferruhzad, yaşadığı dönemin, şiir, edebiyat anlayışını eleştirirken yazı sanatının yazanın kişiliğinden bütünüyle bağımsız olamayacağını da vurgulamış. Bugün farklı boyutlarıyla  hala tartışılan bu meseleye dair yorumu sert ama yazının “riyakar" olamayacağı gerçeğini göstermesi bakımından önemli; 

“Şiirleri günlük yaşamları ile hiç bağdaşmayan kimilerini tanıyorum. Yani sadece şiir söylediklerinde şairdirler. Sonra bitiyor. Yeniden hırslı, obur, zalim, dar kafalı, kıskanç ve yoksul oluveriyorlar. İşte! Ben bu adamların lafını kabul etmiyorum. Ben yaşama daha çok önem veriyorum ve bu baylar yumruklarını sıktıklarında benim nefret edesim geliyor ve samimi olduklarına inanmıyorum”.

Bertolucci’yle yaptığı kısa söyleşide toplumsal değerlerin çöküşünden bahsederken İran’daki aydınları eleştiriyordu; 

“Bizim ülkenin aydınları arasında bile bir ilişki yok. Çünkü bu ilişkiyi oluşturabilen şey, düşünce zincirinde, ideallerde, hedeflerde ve isteklerde bir uyumluluktur. Bana göre aydın, yaşamın manevi sorunlarının çözümü için düşünendir. Biz İranlı aydın dedik, böylece sorun yerel oldu, İran’ı ilgilendirir oldu”. 

Genç yaşlarında yaşadığı toplumun ve çağın epey ilerisinde duran Furuğ kendini de eleştiren hatta fena halde epey hırpalayanlardan. Tembelliğini, toyluğunu, aptallığını, felsefi ümitsizliklerini ve hayattan aptalca beklentilerini, düşünce sisteminin yetersizliğini sayıp dökerken yine özündeki o sağlam şiir köküne tutunuyor.  

Şiirin elinden tutup kendisini alıp götürmesini istemiş. Şiirin, hayatın, varlığın, maddenin, bir bilincin yansıması olduğuna inanmış. Şiirin salt düşünce olduğunu söylemese de düşünce tarafından yönetilen algıların tümünün ürünü olması gerektiğini düşünüyor. Ve sadece bu yönüyle bile çağdaşlarından, toplumunun geleneksel yaklaşımlarından ayrılıyor. 

Kimilerinin anlattığı gibi şiirleriyle, mektuplarıyla, hikayeleriyle “ölümü” çağırmış sanki. Annesine son gün söyledikleri, kardeşi Feridun’a yazdıkları ve diğer ürpertici kehanetler arasında şiir sözü verdiği Ares dergisini çıkaran Tahbaz’a yazdığı bir mektup var. Orada, “Sorun şu ki bu bedbaht Hanım Ferruhzad, bu yaşamın duvarlarını süslemek için imge yaratma peşinde değil, bütün yaşamı için parlak bir anlatım peşindedir…Her neyse, cumaya kadar benden haber alamazsanız ölüm haberimi, hakir yaşamımın bir göstergesi olarak derginin bir sayfasına basın” diyor. 

Furuğ bilindiği gibi kendi kullandığı arabayla bir trafik kazası yaparak öldü. Ancak rivayetler muhtelif. İstihbaratın peşinde olduğunu söylemiş yakınlarına. Gerçeği bilebilmek mümkün değil. Bize kalan, rüzgarın bizi götürdüğü yerde sadece sesin kalıcı olacağına inandığı için şiir yazan iri, kara gözlü benzersiz bir kadının  tısımlı sesi; “günah işledim, hazla dolu bir günah/titreyen esrik bir bedenin yanı başında/ey Tanrım bilmem ne yaptım ben/o sesiz ve karanlık kuytuda”

Furuğ Ferruhzad

Furuğ Ferruhzad - Önce Ben Öleceğim/Haşim Hüsrevşahi - Totem Yayınları

*Ah Ayetleri ( Furuğ Ferruhzad Hakkında Söylenmemiş Sözler) - Nasser Saffarian / Yapı Kredi Yayınları 

* Furuğ Ferruhzad - Rüzgar Bizi Götürecek, (Toplu Şiirler) Çev. Makbule Aras Elvazi / Yapı Kredi Yayınları 


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.