Lars Svendsen’le kötülük hakkında konuşmak

Kötülük hakkında konuşmak, ilk duyuşta hemen herkesin rahatça yapabileceği bir şeymiş gibi algılanır. Tıpkı göreceli olduğu sezgisel olarak da bilinen, felsefenin, dinin binlerce yıldır tartıştığı “iyilik” gibi. Zordur aslında. Hem dağılmaya müsait olduğu hem de tabiatı gereği hayatın merkezinde durmasına rağmen her daim “zehirli” bir tartışma mevzu olduğu için. 

Eyleme dönüşürken içinden geçtiği duygular da “kötülük” hakkında keskin yargılara sahip olmayı zorlaştırıyor. Aşağılama, korku, hüsran, endişe, haset, hınç, kin, kaygı, nefret, vicdan azabı, suçluluk duygusu gibi insanlık hallerinin veçheleri, ‘kötülüğün’ resmini puslandıran bozuk bir dürbün gibi. Yaklaştıkça görüntü bozuluyor. 

Kötülüğün, kişisel değerlerle şekillenen basit bir karşılığı da var elbette. Bana tek cümleyle tarif et deseler evet zorlanırdım ama sanırım o sağlam Almanca kelime ilk başta derdimi kısmen anlatmaya yeterdi; “Schadenfreude”; dar anlamıyla başkasının acısından zevk almak.

Norveçli yazar, felsefeci Svendsen, kitapta soruyor; “Kötü olduğu için kötülükten zevk almakla aynı şey değil midir?”. Cevabı sorusu kadar basit değil. Ona göre iki neden var. Başkasının çektiği acıdan duyulan genel hoşnutluk ya da adaletin yerini bulduğunu görmekten duyulan özel bir hoşnutluk. Bu ikisi birbirine sıkça karışıyor. Ve hepimiz bunu bir biçimde tecrübe ediyoruz. Kant bu duyguyu insanlık dışı ve “şeytanca” diye tarif ediyormuş. 

Başka bir kitapta (Büyük Erdemeler Risalesi) Kant, “Kendini sevmek, her zaman suçlu olmasa da, tüm kötülüklerin kaynağıdır” diyordu. Kitabın yazarı Comte-Sponville, “Öteki sevgisi, tüm iyiliklerin kökenidir. Ama bu onları ayıran mesafeyi iyice artırmak olur” diye tamamlamıştı. Bu tarifleri hatırlatmamın sebebi en sade yorumların bile kötülük hakkında düşünceleri ne kadar çetrefilli yollara sokabileceğini göstermek.  

Svendsen’ı okumak, kendimle ve dünya ağrılarıyla konuşmak aynı zamanda. Meselesi ne olursa olsun - yalnızlık, korku, özgürlük, sıkıntı - hep aynı rahatlık, genişlik ve samimiyetle yarattığı düşünsel atmosferde, kendimi geçmişin sınırlı düşünce kalıplarıyla sınırlandırmadan özgürce dolaşmayı seviyorum. 

Daha evvel değerlendirdiğim kitabı “Yalnızlığın Felsefesi”ne, “Yalnızlık hakkında bildiğimi düşündüğüm neredeyse her şey yanlış çıktı” diyerek başlıyordu. Felsefe, psikoloji ve sosyal bilimlerdeki son araştırmalarla desteklediği ezber bozan insanlık hallerini akıcı bir dille anlatmasından ziyade, zor bir mesele olan yalnızlığa yaklaşımıyla beni kışkırtmıştı. Farklı yalnızlık türlerinin kendimiz ve dünya hakkında söylediklerini, edebiyattan, tarihten, popüler kültürden, felsefi metinlerden örneklerle hikâye ediyordu. ‘Kötülüğün Felsefesi’nde de benzer bir yöntem izlemiş ama bu defa işi daha zor.  

Başlangıçta onu cezbeden motivasyon merak ve büyülenme olmuş. “Daha önce hiç bu kadar geniş araştırma gerektiren bir proje üstünde çalışmamıştım, kaynak metinleri incelemeye başladığımda boğulmaya başladığımı hissettim. Literatürün ancak bir kısmına yer verebildim” diyor. Dediği gibi “kötülüğü” bütünüyle kavrayıp insana neler yaptığını tamamlanmış bir resim içinde görmek kolay değil. Svendesen bunun yerine kategorik bir yöntem tercih etmiş. 

Aslında kitap boyunca muhtelif başlıklar altında hatırlattığı, benim de önemsediğim temel bir derdi var; kötülüğün, varlık sebebini açıklayan teoriler yerine onu somut bir sorun olarak ele almak: 

“Kötülük sadece teorik değil, son derece pratik bir problemdir. Tüm o sayısız teorik kör noktalarımız, bizi yalnızca basit bir içgörüye varmaktan alıkoymaya hizmet eder: Kötülük öncelikle teolojinin, doğa bilimlerinin, sosyal bilimlerin, hatta felsefenin konusu bile değildir; ahlaki ve politik alanda karşılanması gereken somut bir sorundur… En önemli soru, ‘Kötülük nedir?’ değil. Neden kötülük yaparız?’dır”. Ona göre cevabı elbette asla ‘kötü olduğumuz’ için değil. 

Bu kitap bir ‘kötülük tarihi’ değil. Kötü eylemlerin doğaüstü güçler tarafından yönetildiğini anlatan inancı tartışmıyor ama ona da değiniyor. Doğası gereği kötülüğe yatkın olan insanın çevresinden nasıl etkilendiğini, insanın özgür iradesiyle kötülük yapma kararının nedenlerini ve sonuçlarını sorguluyor. İnsanlar arası ilişkilerdeki ahlaki sorumluluğa dikkat çekmek muradı. Ben de bu yaklaşımı önemsiyorum doğrusu. 

Kendisi de hatırlatmış; kötüyü yapmak, iyiyi yapmaktan her zaman daha kolay çünkü. İncitmek, parçalamak, yok etmek, telafisi mümkün olmayan acılara neden olmak sonuçlarını düşünmeden yapan için zor değildir. İyilik zahmetlidir. Özene, zamana, derinlikli düşünceye, merhamete, adalet bilincine, sevme yeteneğine, zarafete, nüanslara ihtiyaç duyar.  

Evet, William Blake’in yazdığı gibi, “Zalimlik bir insanın kalbine sahiptir”, insanidir. Fakat kötülüğe neden olan insanlık hallerini kavramak yaşama sorumluluğunun da bir parçasıdır. Olmalıdır. 

Kötülük insanı acılara karşı körleştiriyor. Özellikle iyi bir şey yaptıklarını düşünenlerin kötülüğü. Onun karanlık, ürkütücü yüzünü savaşlarda, katliamlarda, soykırımlarda, toplumsal çatışmalarda daha iyi görüyoruz. Kendi arzu-menfaat-beğeni sınırlarının dışında kalanları “kötü” olarak tanımlayan insan için “kötülük” her yerde. Ve somut nedenleriyle konuşmak istediğimizde eğer bilinen bir “kimliği” yoksa hiçbir yerde. Andrew Delbanco, ‘Şeytanın Ölümü’nde, kötülüğe ilişkin tecrübemizle onu kavrayacak entelektüel kapasitemiz arasındaki muazzam boşluğu hatırlatmış. 

Svendsen kötülükte insanın ahlaki sorumluluğu fikrinin etrafında, felsefe, tarih ve edebiyattan hikâyelerle dolaşarak o boşluğu doldurmak istemiş sanki. O, kötülüğün anlaşılmazlığındaki ayartıcılığı kabulleniyor ama insanlık tarihinde yaşanan sayısız trajedide hiçbir anlamı olmadığına, herhangi bir ilahi tasarıyla yahut tarihsel bir güçle gerekçelendirilemeyeceğine inanıyor. 

Öncesini dışlamıyor. Kendi düşüncelerininin Heidegger’den, Kant’tan, Hobbes’tan ve diğer filozoflardan farkını anlatırken modern insanın çaresizliğini daha somut bilgilerle resmediyor

Yirminci yüzyılda, savaş, soykırım ve işkence yüzünden hayatını kaybeden milyonlarca insanın tecrübelerini olaylarla aktarıp kötülüğün tartışılmayan yönlerine dikkat çekmek istemiş. Bu tavrı da kitabı klasik bir felsefe metni olmaktan çıkarıyor. Holocaust’u gerçekleştirenler hakkındaki tespitleri önemli. 

Diyor ki, “Soykırım yalnızca çok sayıda birey, yine çok sayıda başka bireyi uzun bir dönem boyunca öldürmeye hevesli olursa mümkündür. Farklı düzeylerde bir sürü açıklama ileri sürebiliriz ve bunların hepsi bir parça aydınlatmaya yardımcı olabilir fakat eninde sonunda şu gerçekten kaçamayız: Bu olaylar sadece nüfusun genişçe bir bölümü bunları desteklediği ve içinde yer aldığı için gerçekleşebildi. Kendi başına hareket eden hiçbir tiran veya diktatör büyük insan gruplarına zulmetmeyi başaramazdı”. 

Eğer insan ‘iyiyle’, ‘kötünün’ arasındaki farkı biliyorsa, öldürmekten neden rahatsız olmaz mesela? Sadece 20. yy’daki savaşlarda 86 milyon insan öldürülmüş. Stalin ve Mao döneminde olduğu gibi ideolojik nedenlerle öldürülenler, açlıktan ölenler eklenince daha da korkunç bir tablo çıkıyor. Geçmiş 3 bin 400 yıllık tarihe bakıldığında insan türünün savaşarak geçirmediği toplam 243 yıl var. O aralıkta da başka nedenlerle öldürmüşler. Doğal olarak soruyor. Neden? 

Kötülüğün toplumsal çerçevesini incelerken yazmış: “Totaliter bir toplumda, bir kişinin yaşamına yön verecek ilkeler artık bireyin aklından ve vicdanından gelmez, devlet tarafından dikte edilir. İyi ile kötü arasında ayırım yapmak artık bireysel vicdanın konusu değil, devlet meselesidir”. Arendt’in düşüncesinin totaliter toplumlardan daha geniş bir anlama sahip olduğunu söyleyip “sıradan kötülükle” radikal kötülüğün farkını anlattığı bölümler de zihin açıcı.  

Kötülüğün estetik cazibesini anlatırken, Platon, Melville Nietzsche, Genet, Baudelaire’le kötülüğün nasıl “iyiliğin” yerini tutan bir şey haline geldiğini gösteriyor. Kötülüğü aptallıkla ilişkilendirdiği bölümlerde de çarpıcı alıntılar var. 

“Daha önce kötülük hakkında okuduğum hiçbir çalışmada atıf yapıldığını görmedim” dediği “Budalalık Üzerine” başlıklı metni olduğu gibi aktarmış. Dietrich Bonhoeffer’in, Hitler’e suikast girişimine katıldığı için, Almanya’nın teslim olmasından hemen önce idam edildiği zamana kadar tutulduğu hapishanelerde yazdığı mektup ve hatıralardan. 

Uzun pasaj böyle başlıyor: “Budalalık iyiye kötüden daha tehlikeli bir düşmandır. Kötülüğe karşı çıkılabilir; maskesi düşürülüp, gerektiğinde güç kullanarak önlenebilir. Kötülük, hiçbir şey olmasa, insanları huzursuz ettiği için bile kendi yıkımının tohumlarını daima içinde taşır. Budalalık karşısında ise savunmasızız”. 

Sahiden hangisi daha tehlikeli budalalık mı, sıradan kötülük mü?  

“Kötülüğün Felsefesi” kötülüğü ahlaki bir mesele olarak ele alıp, bu çerçevede çözüm arayan bir kitap olmasına rağmen, katmanlı içeriğiyle hem kavramın anlamını esnetiyor, hem de onunla nasıl mücadele edebileceğimize dair ipuçları bırakıyor. 

Eğer söylediği gibi nihayetinde her şey ne yapmak istediğimize bağlıysa, evet belki de önce insanlığın, kötülüğün kökeni olduğunu kabul etmeliyiz. Kötülüğün olmadığı bir dünya tahayyül etmek mümkün değil. “Kötü olan başkaları değil, kötü olan biziz”, diyor Svensden. Yani hepimiz bir biçimde istisnasız kötüyüz. 

Bu noktada sorun sadece “kötü” olmakla sınırlı değil ona iştirak etmek de ahlaki çürümenin önemli bir parçası. Herkes başkalarının suçuna bir biçimde tanıklık ederek yaşıyor ama kötülüğe bile isteye kayıtsız kalmak da ağır bir sorumluluk. Belki kötülük hakkında konuşup düşünürken önce bunu hatırlamak lazım. 

* Kötülüğün Felsefesi - Lars Svendsen / Redingot Kitap

 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.