Lider’lerin gürültüsü, sessizlik ve Nihad Siris

Kendini kalabalıkların tahakkümünden kurtarabilmiş bireyin sesinde, içselleştirilmiş kederin yanı sıra neşeli bir tını ve derin bir sessizlik de var. Her durumda “tek başınalığı”, bedel ödemeyi, dışlanmayı, en zor zamanlarda susmamayı doğal bir dürtüyle kabullenenler için şatafatlı gösteriye ihtiyaç duymayan müdanasız bir neşedir o.  

Nehrin ters akıntısıyla sürüklenirken hayatta kalabilmek için keskin kayalara tutunanları hayal kırıklığına uğratan, kör bir uğultunun peşine takılanlarca onaylanmamak değil amaçsız bir boşlukta hiçleşmektir. Kötülüğün, zulmün, zorbalığın kabulüne karşı tereddüt etmeden savaşmak, sanıldığı gibi sıradan “kahramanlığı” yüceltmez aslında. Hedefe uzanan yolda verilen  mücadeleyi, hayattan daha üstün görmenin, ondan istediği vakit vazgeçebilme özgürlüğünün sevincidir yalnızlığı göze alanı dik ve sağlam tutan. 

Suriyeli yazar Nihad Siris’in yazar Fethi Şiyn’i anlatıcı olarak kullandığı romanı ‘Sessizlik ve Gürültü’yü okurken, bilinçli sessizliği ve doğru kullanılan “ses”in manasını, insanın kendi ilkelerine sadakatıyla beraber düşündüm. Distopik bir roman olduğu söylenen bu anlatı, gücünü belirsizlikten değil tersine bu çağda her yerde - farklı dozlarda - görülen toplumsal bir histeriyi basit ve içten bir dille ifade edebilmesinden alıyor. 

Yazar Fethi Şeyn, ülkenin mutlak hakimi olan Lider’in iktidara gelişinin yirminci yıl kutlamalarının yapıldığı sıcak bir güne açar gözlerini. Propaganda şarkılarının gümbürtüsü, sloganların kükreyişine karışmıştır. Düşündüklerini baskı nedeniyle yazamayan ama istenildiği gibi yazmaya da yanaşmayan ve sessiz kalan Şiyn, ülkenin doğal gerçekliği haline gelmiş bunaltıcı karmaşadan uzaklaşabilme umuduyla kendini sokağa atar. Polis tarafından dövülen bir öğrenciyi kurtarmaya çalışırken sistemi, gürültüyle ruhu hasar almış toplumu ve “sessiz sesin” gücünü ailesinin duruşuyla sorgulamaya başlar. 

Romanın teması böyle aktarıldığında, yaşananlar herhangi bir Ortadoğu ülkesinde olabilirmiş intiba bıraksa da, zamanın ruhunu yansıtan o tanıdık atmosfer, anlatının coğrafi sınırlarlarını  ve ruh iklimini epey genişletiyor. İktidarın, Lider için yanıp tutuşan kitleyi bir arada tutmak adına kullandığı propoganda faaliyetleri sadece “bilinmeyen” bir Arap ülkesinin yöneticilerini değil, toplum ve siyaset mühendisliğini insani değerleri ezerek uygulayan eden bütün muktedirlerin hayali ülkesini de temsil ediyor. 

Tiyatro oyunları ve çocuk kitapları da yazan Suriyeli yazar Siris’in bu romanı daha basılmadan yasaklanmış ve vu nedenle önce Beyrut’ta yayımlanmış. (2004). Daha sonra çevrildiği ülkelerde de büyük ilgi görmesinin nedeni, ülkesindeki rejimin baskısını hissettiren hikayesinden ibaret değil bence. Sürüye katılmayı reddeden ilkeli sessizliğin “sese” dönüşmesiyle, gürültüyle boğulan hamasi ses arasındaki farkı evrensel ölçülerle okura gösterebilmesi onu bir yazar olarak çoğaltıyor. 

Siris, baskıya, zorbalığa boyun eğen kitlelerin halini kimliği belirsiz bir “Lider” üzerinden anlatırken ironik bir anlatımı tercih etmiş. Lider’in kitleleri uyuşturmak için kullandığı kahramanlık şiirlerinin, türkülerinin kullanılma biçimini anlattığı bölümler onun edebiyata yaklaşımıyla örtüşüyor. 

Ülkesindeki sloganların kafiyeli şiir biçiminde yazıldığından ve bu nedenle parti araştırma merkezinde slogan bulunması için çalışanlardan bahsediyor anlatıcı yazar; “Kitlelerin çağı şiir çağıdır demediler mi? Aslında tersi doğrudur, devir nesir devridir. Çünkü şiir kitlelere hitaben söylenirken şu anda yazmakta olduğum düzyazı bireye hitap etmektedir”. 

Siris’in muradı, şiirin, müziğin, enstrümanların, ritmin, sanatın hamasi propoganda araçlarına dönüştürülme nedenini ve kitleler tarafından kabul görüşünü de göstermek. “İktidar partisine mensup olmak için doğmuş bir takım insanları” anlatırken bir spikeri tarif ediyordu;

“Ona göre kitleler, Lider’e aşık bu dünyanın sadece küçük bir bölümüydü. Öte yanda ağaçlar, kuşlar, bulutlar ve Allah da Lider’e aşıktı. Hatta taşlar ve topraklar, üstlerinden Lider’in ayakları geçerken, huşu ile kendilerinden geçiyorlardı”.

Yazara göre her bireysellik Lider’in otoritesi açısından doğrudan bir tehdit. Kitle oluşturmak da sadece bu bireyselliği ortadan kaldırmak anlamına geliyor. Bu türden bilgiler kimi okur için pek orijinal değil belki ama hamasetin, hiç dinmeyen savaş çığlıklarının, yapay vatanseverlik sloganlarının, kendilerinden olmayanları hain ilan edenlerin gürültüsüyle düşüncenin devre dışı bırakılmasını esneterek hikaye etmesi edebi açıdan kıymetli. 

Yazar “Lider’i sevmek, düşünmeyi gerektirmez, çünkü sezgiseldir” dediğinde, zatından dolayı sevilen liderlerin narsistik özelliklerini bir silah olarak kullanmalarından ziyade onlara tapan kitlelerin bile isteye düştükleri tuzakları da düşünüyorum ben. Kitle ve iktidarın birbirlerini etkileyip çoğaltışını türler arasında dolaşan binlerce sayfalık kitabıyla (Kitle ve İktidar) inceleyen Canetti, bu çok yönlü “güç savaşı” meselesini tarif ederken kitlelerin neden sürekli kontrol edilmesi gerektiğini de açıklıyordu:

“Kitle, dindarca vaatler ve koşullarla yetinmez. Kitle, hayvansal gücü ve tutkusuna ilişkin olabilecek en güçlü duyguyu kendisi için hissetmek ister; her türlü sosyal bahane ve talebi bu amaca ulaşmak için bir araç olarak kullanacaktır”. 

Siris de Hannah Arendt üzerinden bu gerçeği bir kez daha vurgulamış. Lidersiz kitle olamayacağı gibi, kitlesiz lider de olamayacağını söylüyor. Ancak kastettiği kitleleri oluşturan insanlar değil, “insan kitleleri” yani belli bir zamanda, belli bir mekanda bir araya gelip yöneticileri için tempo tutan insan toplulukları. 

Bu roman özelinde ürperten, biat etmeye yatkın toplumsal eğilimlerin ve onları yönetenlerin ortak özelliklerinin tanıdık olması değil. Zehirli iktidarın binlerce kez aynı alçakça  taktiklerle deneyip yenildiği baskı rejimlerine gönüllü itaat eden “insan kitleleri”nin hazin davranış kalıpları. 

“Lider’le ilgili bir espirinin kafadan altı aya patlar”

“Onu gerçekten rahatlatacak olan, herkesi kendi posterini taşırken görmesidir..İşte bu hoşuna gidiyor. Bu şekilde kitlelerin sevgisini güvence altına aldığını düşünüyor”. 

“Yürüyüşe katılmayan ev kadınları, yürüyüşü mutlaka televizyonlardan izleyeceklerdi. Bu nedenle insanlar, vatansever olmamakla itham edilme korkusuyla televizyonun sesini yükseltip pencerelerini açık bırakmak zorunda kalıyorlardı”. 

“Kültür programları müdürüne ne önerdiğini sordum. Bana önerisinin, Lider ve gerçekleştirdiği başarıları konu alan bir öykü ve şiir yarışması düzenlemek olduğunu söyledi. Kabul etmedim….İstifamı talep etti…Zorlamalar ve engellemeler yağmur gibi yağdı üzerime. Önce ulusal medya organlarında adımı ve eserlerimi zikretmemeyi kararlaştırdılar…Sonra bazı yoldaş yazarları yönlendirerek eserlerime ve şahsıma saldırttılar. Sonra bana ‘vatansever olmayan yazar’ sıfatını taktılar çünkü ben onlara göre ‘milletin esin kaynağına’ hakaret etmiştim”. 

“Lan bak sana söylüyorum. Sen sanıyorsun ki, biz seni tutuklarsak dünya ayağa kalkar, BBC bunu yayımlar. Bak dinle sırtını dayadığın o Amerikan emperyalizmi bizim hiç umurumuzda değil, anladın mı”

“‘ - ‘Yapılanları beğenmiyorum?’ Bunlar boş laf. Yapılanlar, evrenin kanunu. Benimle yönetime gel, bizi seveceksin…Yeni kitaplar yayımlayacaksın, iyi para alacaksın. Hayatın tadını çıkaracaksın be adam!

 - Öyleyse sen beni hapishanenin sessizliğiyle iktidarın gürültüsü arasında tercih yapmaya zorluyorsun. 
Senin için kabir sessizliğinden endişe ediyorum”. 

Kendi hayatından kesitleri kahramanı yazar Fethi Şeyn’in hikayesiyle aktaran Siris’in “sessizliğin” inceliğine dair tespitleri, romanın en çarpıcı vurgularındandı bana göre. Yazar Fethi, genel kanı yaratma ve kitleleri değişikliğe hazırlama işinde iktidarla birlikte çalışma teklifini sevgilisine aktardığında aldığı cevap, muktedirin tatminsiz hırsını, vahşi açlığını da açık ediyordu; “Onlar için senin sessiz kalman yeterli değildir, tersine aklını da kendileri için kullanmanı istiyorlar”. 

İktidarın zorbalığına, kitlelere karışmaya, toplum baskısına direnmenin en etkili yolu, koşullar ne olursa olsun, hayatı rehin almaya çalışan hırsızlara inat, düşünceyle birlikte teslim olmamaktır. Romandaki yazarın kızkardeşinin onu kitlelerle brlikte yürüyüşe ikna etmek için söylediği “Toplumun delirmişse şayet, aklının artık sana yararı olmaz” benzeri klişe cümlelere gülüp geçmektir belki…

Yazının girişinde bahsettiğim o isyankar neşe Siris’in anlatımında fazlasıyla mevcut. Yıllardır mahkum edildiği sessizliğe rağmen aşk sayesinde hayatta kaldığını söyleyen anlatıcı, direnmenin bir başka etkili yöntemini anlatıyordu: 

“Kendimize güvenli bir sığınağı sevişmede buluyorduk, ya da şöyle söyleyeyim, onlara sevişerek cevap veriyorduk…Gülmek ve seks yapmak hayata tutunabilmemiz için kullandığımız iki silahtı. Eskiden yazmak, benim içim yaşamı sürdürmenin ana nedeniydi. Sessizliğe mahkum edildikten sonra bu kez seksin, sessizliğin karşısında bir tür konuşma, hatta bir çığlık olduğunu fark ettik”. 

Bir tehdit unsuru olarak kullanılan hapishanenin sessizliğiyle, iktidarın gürültüsünü kabullenmek dışında başka direnme biçimleri de var elbet. Sessiz kalmanın, susmamanın, konuşmanın, gürültüyü bastırmanın bireysel ve incelikli çıkış yollarını hatırlatan zarafetini de sevdim Siris’in. 

Kahramanı parti binasından çıktığında Lider’in bangır bangır işitilen sesine rağmen iç sesine kulak veriyordu: 

“İçimden dedim ki, bu dünyada insanların neden olduğu bütün sesler sussa da geriye sadece, yaprakları tozlu ve berbat haldeki bu ağaçlara doğru esen hafif rüzgarın yarattığı şu sesler gibi, doğanın yumuşak sesleri kalsa keşke”. 

O seslerin kulağımıza ulaşmasına mani olan sedece iktidarın propoganda gürültüsü değil tabii. Tabiat seslerinin bize ulaşmasını sağlayan sükunetle, yani “Tanrısal” gücü öven değil de hakikati önemseyen iç sesimizle kurduğumuz ilişkiyi unutmuş olmamız. Uzaklardan işitilen neşeli çocuk çığlıklarının,  denizin usul hareketlerle iç çekişinin, ılık bir rüzgarla hışırdayan zeytin yapraklarının davet ettiği yaşama sevinci, bazen kalabalığın uğultusundan uzaklaşıp kendi sesimizi bulmamızı da söyler bize. 

Belki de o kadim ilişkinin çağrışımlarıyla hakiki sesin, seçilmiş bir “sessizlik” olduğunu kavrar, hayatın beyhudeliğini, kederli neşesini gürültünün içindeki kişisel sükunetimizle sezeriz. 


* Nihad Siris - Sessizlik ve Gürültü, Çev. Rahmi Er / Jaguar Kitap 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.