Esra Yalazan
Tem 27 2019

‘Mülteciler’ ve hikâyeler

Bu yazıya başlamadan evvel son iki yıl içinde mülteci hikâyelerine ve edebiyatına dair yazdığım yazıları gözden geçirdim. Sonra geçtiğimiz hafta içindeki haberlerin bazılarını tekrar okudum:

“Mültecileri taşıyan minibüs kaza yaptı, yirmiden fazla insan öldü”. “Türkiye-İran sınırında karların erimesiyle, kışın sınırı geçerken donarak ölen 25 sığınmacının cesedi ortaya çıktı. 15’i Afrikalı ve tümü erkeklerden oluşan göçmenlerden yalnızca dördünün kimliği belirlenip cesedi ülkesine gönderildi. 21’i Van’da Kimsesizler Mezarlığı’na gömüldü. Cesetlerden bazılarının hayvanlarca parçalandığı belirlendi”. “İçişleri Bakanı, bu yıl içerisinde ortalama 80 bin mültecinin sınır dışı edileceğini belirtti”. “İstanbul’daki üniversitelerde okuyan 3 binden fazla Suriyeli öğrenci durumlarının ne olacağını bilmiyor, çünkü onların da İstanbul’da ikamet izinleri yok”. “BM Uluslararası Göç Örgütünün Libya şubesi, Akdeniz'in Libya açıklarında yaşanan mülteci faciasında 150 kişinin kaybolduğunu duyurdu”. 

Bu haberler son bir hafta içinde, bir gün terk etmek zorunda kalmayacağımıza her nasılsa çok emin olduğumuz evlerimizde yaşarken, önümüzden akıp giden ve muhtemelen hiç kimsenin birkaç gün sonra hatırlamayacağı trajedilerden sadece bir kaç tanesi. Meselenin uluslararası siyasi, hukuki boyutu tartışılırken ırkçı yaklaşımların hemen her toplumda muhtelif gerekçelerle arttığına da tanık oluyoruz. Ve nedense hep beraber susuyoruz. Yaşadığımız çağın karanlık kıyısına çekilip önümüzden akıp giden “isimsiz” hayatlara öylece baka kalıyoruz. 

Hayatı değerli kılan hikâyeleri anlama ve aktarma çabası, bir yazarın tanıklığından ve güzel cümleler kurarak yazma hevesinden çok daha fazlasıdır. Daha önceki yazılarda ısrarla vurguladığım temel sorunu, son günlerde okuduğum iki yeni kitap vesilesiyle tekrar hatırlatmak istedim.  

Mültecileri görünür kılmak, hayatlarının herkes gibi “biricik” olduğunu kavramak için önce onları bilinmezliğin karanlık kuyusundan çıkarıp yüzlerine, acılarına, hikâyelerine yakından bakabilmek gerekiyor. Bürokrasinin, sistemin, “güvenli sınır” düşüncesiyle beslenen milliyetçiliğin, geleneğin, köken takıntısının, hakikatten uzaklaştıran alışkanlıkların zihniyetiyle, önyargılarıyla yoğrulan toplumun yüzleşmesi kolay değil. 

Bunun için tanık olduğu hikâyeyi kurgulayan bir yazar gibi belki basit sorular sormalı:

Bu insanlar yaşadıkları coğrafyadan uzaklaştıkça anadilleriyle ilişkileri nasıl bir değişim geçirmişti? İçinde yetiştikleri ortam nasıldı? Nasıl bir yerde yemek yiyorlardı, uyuyorlardı? Çocukluklarında en sevdikleri hikâye neydi? Dinledikleri ilk aşk şarkısı onlara ne hatırlatıyordu? Ülkelerinden ayrılırken yakınlarıyla, aileleriyle, sevdikleriyle vedalaşırken ne hissetmişlerdi? Ayrılırken yanlarına neleri almışlardı? Bakıp korudukları hayvanlarını savaş bölgesinde bırakmak onlarda nasıl bir iz bırakmıştı? Geride bıraktıkları her şey eksik hatırlanan mısralar gibi rüyalarına sızıyor muydu? Öteki ülkeler, kültürler, toplumlar onları ürkütüyor muydu? Evden uzaklaştıklarında en çok neyin yoksunluğunu çekiyorlardı? Her şeyini bir kaç haftada kaybeden bir insan yaşlanmayı hayal edebilir mi? Geçmişin travmatik izlerini silmeden yeni bir gelecek tahayyülü mümkün müdür? Bu dünyadan geçip gittikleri hatırlansın diye “iz bırakma” arzusunu son ana kadar sakladılar mı? Nereye gömülmek isterler? 

Hikâyelerini benzeri soruların müphem cevaplarını düşünerek inşa eden Viet Thang Nguyen, ailesiyle Amerika’ya göç etmek durumunda kalmış Vietnamlı bir yazar. İlk romanı ‘Sempatizan’la Pulitzer alan Nguyen, ’Mülteciler’deki hikâyelerin tamamlanması için yirmi sene beklemiş. Kimlik, ev, aile, yuva, aidiyet, göç temaları üstünden mülteci olmanın değiştirdiği hayatları aktardığı kitap sekiz hikâyeden oluşuyor.

Nguyen hikâyelerine hayatın içinden taşıdıkları ağırlığın ötesinde kendine has acı bir ironiyle de yaklaşmış. Amerikalı romancı Joyce Carol Oates, onun için “Yerinden yurdundan edilenlerin tecrübesini ve bir an sonra ne olacağını bilmeden yaşama halini dokunaklı resmediyor” demiş. Doğru, Nguyen “araf”ta yaşayarak hayatta kalma çabasının o tekinsiz, kırılgan ruh iklimini bastırılmış bir keder tonuyla aktarıyor. 

Hikâyeleriyle yaşayan insanın okur nezdindeki canlanışı tam da burada başlıyor. Hikâyeler, rakamlarla sıradanlaştırılan, yok sayılan trajedileri anlama imkanı da sunar, demiştim daha önce. Oradan devamla yine hatırlatalım; Her gün yeni ‘düşmanlar’ yaratılan dünyada, artık çoğunluk ötekinin hikâyesini dinlemiyor, anlamak istemiyor. Ama hayatı kutsal kılan değerler, büyük resmi gören analizlerden, siyasi tartışmalardan ziyade hikâyelerin loş patikalarında gizli. Durağan kalmayan, anlattıkça çoğalan, değişen, dönüştüren hikâyelerde. 

Kitabın girişindeki alıntı (Fenton-Bir Alman Ağıtı) ilk hikâyenin temasıyla da örtüşüyor: 

“Hatıraların değildir sana musallat olan, ne de yazdıklarındır. Unuttuklarındır asıl olan, unutmak zorunda oldukların hayatın boyunca unutmaya devam etmek zorunda kaldıkların”. 

Annesinin hayalet hikâyelerini dinleyerek büyüyen ve müstear isimle kitap yazan karakter, yirmi beş sene evvel ülkesini işgal ettiklerinde kaybettiği hayalet kardeşiyle görüşür hikâye boyunca. “Mülkiyetin her şey sayıldığı Amerika’da” onların sadece hikâyeleri vardır. 

Mültecilere dair okuduğum hikâyelerin en güçlü ortak duygusu, savunmak zorunda kaldıkları onurları ve hayat hikâyeleri. Nerede, hangi koşullarda yaşarlarsa yaşasınlar daha önceki hayatlarında mülteci oldukları için aşağılanmadıklarını, “misafir” olamadıkları topluma anlatmak zorundalar. En basit gerçeğin en kolay unutulan olması bazen gerçeğin kendisinden bile daha korkunç. 

Ve bir de buna benzer hikâyelerin hemen hepsinde rastladığım, sevdiklerini hazırlıksız kaybedenlerin peşini bırakmayan o yakıcı suçluluk duygusu:

“Griliğin ortasında düşe kalka ilerlerken omuzumdan ayrılmayan bir papağan bana sürekli aynı soruyu; nasıl benim hayatta kalıp da onun ölebildiğini soruyordu. Ben daha küçük ve zayıftım ama kefeni bile olmadan defnettiğimiz, benim ağzımdan tek söz çıkmadan okyanusa bıraktığımız ağabeyim olmuştu”. 

Kitabın sonundaki teşekkür mektubundan Ngyuen’in anne ve babasının iki kez (1954-1974) mülteci olduklarını ve ağabeyinin hayatının gerçek bir mülteci başarı hikâyesi olduğunu öğreniyoruz. Hikâyeleri okuduktan sonra bunu açıklamasının bir sebebi olmalı, diye düşündüm. Cevabı yine ilk hikâyenin sonundaydı.

Annesi oğluna neden anlattığım hikâyeleri yazıyorsun, diye soruyor. “Birinin anlatması lazım” diyor yazar. Annesi başını sallıyor: “Ah şu yazarlar. En azından hep yaptığın gibi bir şeyler uydurmakla kalmayacaksın”. 

Bu kitaptaki hikâyeler elbette kurgulanmış ama “ötekinin” sesini duymaya açık bir tevazuuyla bütünleşmişler. Yeryüzünde anlatılması gerektiği halde “kaybolup” karanlığa karışan milyonlarca hikâye varken, yapay bir “uydurma” çabasından ziyade bu biçimde hakikate dokunabilen hikaye anlatıcılığını önemsiyorum. 

Hangi yöntemle olursa olsun, evet birilerinin buna benzer hikâyeleri anlatması gerekiyor. 

Mültecilerin, varış noktası müphem yolculuklarında, diline, kültürüne yabancı oldukları ülkelerde, hapishanelerde, bedenlerinin balık istifi misali sıralandıkları gemi güvertelerinde, çöp, idrar ve kimsesizlik kokan otel odalarında ölmemek için defalarca ölen bu insanların bizlerden zerre kadar farkı yok. 

Ülkelerinden sürülmeden ya da kaçmak zorunda kalmadan evvel çoğunun işleri, evleri, aileleri, kimlikleri, hayatlarını kelimelerle inşa ettikleri dilleri, hikâyeleri vardı. Bu yolculuklardan onlara kalan sadece ölümle yaşam arasında bir tercih yapma mecburiyeti. Hayata sıfırdan başlayıp “sığınmacı” statüsüyle yaşamanın çaresizliği. Zamanın boşluklarında büsbütün kaybolmak. Bedeni, ruhu, zihni güve gibi kemiren bir kederin tortusu. 

Ve her şeye rağmen geleceğe dair ruhu kamaştıran umutlu hikâyeleri; Ngyuen mülteci olmanın dramlarını tumturaklı tespitlerden ziyade zengin ayrıntılarla hikâye ederek anlatmayı seviyor. Bu anlamda biraz soğuk ve meselesine mesafeli yaklaşmayı tercih eden bir yazar olduğu söylenebilir. Aidiyet sorunun vurgulandığı hikâyelerin birinde, (Beni İstemen Çok Hoşuma Gider) hafızasını kaybetmeye başlayan bir profesör, geri döndüğü ülkesinde karısını eski sevgilisiyle karıştırıyordu. Sevdiğini geride bırakanların yaşadığı travmayı altını kalınca çizmeden resmetmiş. 

Bazen kelimelerle bile tarifi çok zor olan tecrübeleri içselleştirebilmek, değişmez sanılanı dönüştürebilmek için “ötekilerin” hikâyelerini duymaya, okumaya, anlamaya ihtiyacımız var. Sevdiğim bir romanın şair kahramanı Athos sayıklar gibi konuşuyordu:

“Sevgi, bir yeri farklı görmeni sağlar, tıpkı sevdiğin bir insana ait olan bir nesneyi farklı biçimde tuttuğun gibi. Bir manzarayı iyi bilirsen, öteki bütün manzaralara farklı bir gözle bakarsın. Ve bir yeri sevmeyi öğrenirsen, bazen bir başkasını da sevmeyi öğrenebilirsin.”

Böyledir; Sana “yabancı” olanın dilini, kültürünü, hikâyesini anlamak istersen, onun medcezirli yolculuğunda, şiirinde, şarkısında, hikâyesinde eksik kalmaya mahkûm kısacık hayatını görürsün. Oradaki büyük boşluğu görebilirsen, ölmemek için defalarca ölen, arafta yaşamaya mecbur kalan insanın çaresizliğini de anlayabilirsin”.  

 

* Mülteciler - Viet Thanh Nguyen Çev. Peren Gülmez / Kafka Kitap 


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.