Esra Yalazan
Ağu 10 2019

‘Ötekilerin Kökeni’, ırkçılık ve Toni Morrison

20.yy’ın en etkili yazarlarından Toni Morrison’un ölüm haberi dijital gaze telerin ekranında görünmeye başladığında hayatı, eserleri, yazarlığı ve konuşmaları hakkında çıkan yazıları okurken rastladım o konuşmaya. Muhtemelen uzun bir söyleşinin iki dakikalık kısmını paylaşmışlardı. Röportajcı kendinden emin oldukça küstah bir tonla Morrison’a “Gerçekten, tam olarak ne zaman “beyaz insanlar” hakkında yazmaya başlayacaksınız” sorusunu hedefinden emin bir okçu edasıyla fırlattı. 

Hayatı boyunca kitaplarıyla, konuşmalarıyla ayrımcılığa, ötekileştirmeye ve ırkçılığa karşı verdiği mücadeleleriyle tanınan bir yazara böyle yaklaşması biraz tuhaftı doğrusu. Morrison hiç tereddüt etmeden nezaketi ve keskin zekasıyla izleyeni de utandıran keskin bir ifadeyle karşıladı o nobran tavrı; “Şu sorduğunuz sorunun ne kadar güçlü bir ırkçılık olduğunu anlayamıyorsunuz değil mi? Beyaz bir yazara asla ne zaman “siyah insanlar” hakkında yazacağını soramazsınız”. 

Morrison, o dikenli soruya verdiği cevapla bütün bir ırkçılık tarihinin merkezinde duran anlamsız eşitsizliğin kaynağını da göstermiş oldu. Ve bence o konuşma başka bir hat üzerinden devam etse de o cevapla o an bitti. 

Tarihçi Neil Painter, “Irk bir fikirdir, bir gerçek değil” diyor. Irkçılık da bir hastalık diye tarif edilip basite indirgenebilecek bir sorun değil. Irkçılık, rengi, ırkı, etnik kimliği nedeniyle sahip olduğu ayrıcalıklardan vazgeçmek istemeyenlerin kullandığı bir “üstünlük” silahıdır ve evrensel hukuk ilkelerinin geçerli olduğu her yerde suçtur. 

Toni Morrison’ın 2016’da Harvard Üniversitesi’nde verdiği seminerlerden ve “aidiyet edebiyatı” başlıklı konuşmalardan oluşan kitabı ‘Ötekilerin Kökeni’nde, anılarını yazan köle Mary Prince’den yola çıkarak yabancılığın doğasını ve sebeplerini aktarmış.  

Uyarısını çarpıcı kılan, “ötekini” anlama çabası gösterenlerin yani öteki olmayı göze alanların tedirgin olma nedenini hatırlatması: 

“Yabancı olanın halinden anlamak tehlikelidir çünkü yabancıya dönüşme ihtimalini içinde taşır. Kişinin rengi dolayısıyla elde ettiği statüyü kaybetmesi demek, kabul görmüş ve değer atfedilmiş farklılığını kaybetmesi demektir”. Korkunun neden olduğu öfkeyle köpüren ayrımcılığı işaret ediyordu. Kabul görmediği için özgüvenini yitiren insanın hazin çaresizliği, içinden çıkılması bu çelişki, onun yazdığı romanlarda bir biçimde görünür. 

Morrison 1970’de ilk romanını ‘En Mavi Göz’ü yazdığında kimsenin tanımadığı otuz yedi yaşında bir yazardı. Kitap "Siyahi bir kız çocuğu, derisinin renginden nasıl kurtulabilir?” sorusunun etrafında dolaşır. Bir kız çocuğunun gözünden hor görülmenin, ayrımcılığın, ırka dayalı güzellik anlayışının sorgulanmasını anlatan romanının eksikliğini hissetmiş ve onu hayatına çağırmış belli ki; “İlk kitabımı yazmamın nedeni, gençken kütüphanede böyle bir kitap bulmayı çok istememdi herhalde”. 

Okuyarak hayatta kalmanın güvenli dünyasına sığınarak ne istediğini keşfettiği yolun başında, politik, edebi duruşunun zihinsel haritasını belirlemiş:

“Beyazlara ait bir üniversiteye değil, parlak ve zeki siyahlarla tanışabileceğim bir üniversiteye gitmek istiyordum. Howard’daki hocaların çoğu Harvard’da ya da Yale’de okuyup ikinci kuşağı eğitmek üzere siyahların üniversitelerine dönmüşlerdi. Derinizin renginin mevzubahis olmadığı bir üniversitede okumanın ne demek olduğunu tahayyül edemezsiniz. Kendinizi başka şeylere adamak için zihniniz tamamen özgürdü”. 

Faulkner, Hemingway, Flannery O’Connor gibi yazarların eserlerini “ötekilik” meselesi üzerinden ele alan, yanısıra romanlarına konu olan hikayeleri, gözlemleri ve tespitlerinden oluşan ‘Ötekilerin Kökeni’ni yazarı, en başından beri böyle bir zihnin özgürlüğünü savunuyormuş belli ki. Kitap, bu bilgiler ışığında okunduğunda ilk bakışta görünmeyen sorunların kaynağına inme yöntemi daha iyi anlaşılıyor. 

Eğer “kendi kabilemizden” olmayanı dışlama, düşman belleme, aciz, yetersiz, yönlendirmeye muhtaç addetme eğilimimizin çok uzun bir tarihi varsa, ayrımcılığın gerçek nedenlerini anlamak için önce nereye bakmalı? Morrison’un berrak ifadesi adresi gösteriyor:

“Tıpkı zenginlik, sınıf ve cinsiyet gibi ırk da insanlar arasında ayırım yaratmak için kullanılagelen bir araç. Bu araçların her biri iktidarla ve kontrolü elde tutma arayışıyla doğrudan ilişkili”. 

Morrison’ın Harvard’da seminer vermek için hazırladığı bu konuşma metinleri, ırkçılığın görünmeyen yüzüne cesaretle bakabildiği için en az romanları kadar okuyanın zihnini kamaştırıyor.  

Roman dilinin samimi, şeffaf, iyicil tınısı, keskin eleştirlerine rağmen bu kitapta da hissediliyor. Edebiyatın, kişinin kendini tanımladığını  bildiği için anlatısını kavramlarla boğmadan basit sorular soruyor;

“İnsan nasıl ırkçı olur, nasıl cinsiyetçi olur?”. Cevabı onun için net: 

“Kimse annesinin karnından ırkçı doğmaz, doğuştan gelen bir yatkınlık yüzünden cinsiyetçi olmaz. İnsan Ötekileştirmeyi görerek öğrenir, ona öyle öğütlendiği, öyle talimat verildiği için değil”. 

Morrison ırkçılığı yaygınlaştıran, kabul görmesini sağlayan  sebepleri sıralarken, köleliği romantikleştiren ya da ırkçılığı öven edebiyata, yaşadığımız çağın ve ilişkilerin patolojisini göstermek için atıfta bulunuyor.  

Evet, o soru hep var; “Neden bir yabancıyı tanımak isteyelim, onu yabancılaştırmak daha kolaysa” ama bundan kaçınmanın sebebi o kadar aşikar değil. 

Yazar, tanımadığı sıradan bir balıkçı kadının üzerinde hak ettiğinde, yabancı korkusunun nedenini daha iyi kavrıyor:

“Yabancı diye bir şey yok; bizim kendi yüzlerimiz var. Bu farklı yüzlerimizin çoğunu benimsemiyoruz hatta bir çoğundan kendimizi sakınmak istiyoruz.Yabancı başka bir diyardan değildir. Her an karşımıza çıkacak sıradan biridir. İçimize korku salan da esasen tanıdığımız ama görmezden geldiğimiz bu benliklerimizle her an karşılaşacak olmamızdır. İşte bu yüzden reddediveriyoruz karşılaştığımız o simayı da içimizde uyandırdığı duyguları da, hele bu duygular çok derinse”. 

Yaklaşık on dokuz yıl Random House’da editörlük yapan ve Princeton Üniversitesi’nde ders veren Morrison, yazı sanatıyla toplumsal meseleler arasında bağ kurarken, kavramları ve insanlık hallerini ezberin dışına çıkıp derinlemesine analiz ediyor. Dolayısıyla kendi deyişiyle bizi birbirimizden ayırdığını sandığımız farklılıkları aşmak için kullandığımız dil, imge ve tecrübe diye sıraladığı ölçüleri değerlendirirken epey temkinli. 

Cinsiyet, kültür, inanç, sınıf ve coğrafya gibi mesafeleri aşmamızı sağlayan dil ve imgelerin baştan çıkarıcı, hükmedici gücünü  hatırlatıyor. Medyada gördüklerimizin birbirimize olan mesafeyi daralttığını söylemesi anlamlı. Bugün Türkiye’de veya başka bir ülkede, hukuksuzluğa, polis şiddetine “terörist” vb haksız yakıştırmalara, iftiralara maruz kalanlara, mülteci oldukları için ötekileştirenlere, göçmenlere, yabancılara, onların haklarına sahip çıkanlara pervasızca saldırılması, ırkçılığın iktidar mekanizmaları ve onlara biat edenler tarafından nasıl desteklendiğini iyi gösteriyor. 

Morrison’un edebiyatında ve esas itibarıyla mücadelesinde vurguladığı ayrımcılık, sadece renk veya genlerle ilgili bir mesele değil. “İnsan olmaktan anladığımız şey değişti; ‘gerçeklik’ sözcüğünü artık tırnak işareti kullanmadan yazamaz olduk çünkü ‘geçekliğin’ yokluğu (muğlaklığı) varlığından daha kuvvetli hissediliyor” diyerek, ötekilerin sahibi olmak isteyenleri, onların kişiliğini hiçe sayanları da uyarıyor. 

Kendisiyle yapılan bir söyleşide, bütün bunları yazmaya çağıran motivasyonu tarif ediyordu;  

“Propaganda yapmak, anıtlar dikmek beni hiçbir zaman alâkadar etmedi. Karmaşık, zor kişilikler, her zaman değil ama, zaman zaman muzaffer kahramanlar, tıpkı hayattaki gibi şahsiyetler, beni motive eden bunlardı. Yazım şeklim lirikti, ama bakış açısı neredeyse trajikti. Irkçılık bireylerin kişiliğine ve psikolojisine çok büyük zararlar verdi. Bunun üstünü örtebileceğimizi, bir kenara itebileceğimizi, hiç önemi yokmuş gibi davranabileceğimizi düşünemiyordum. Irkçılık insanları tamamen mahvedebiliyordu. Hâlâ da mahvediyor. Irkçılığın kurbanlarının, kendilerine söz verilmeden gömülmelerini istemiyorum”. 

Morrison’ın bazen inatçı bir kararlılıkla bazen de doğal bir içgüdüyle son ana  kadar yaptığı buydu. Irkçılığın, yabancıya dönüşmenin, öteki olmanın insanı paramparça edişini ve her şeye rağmen çarenin yine insanda olduğunu edebiyat aracılığıyla anlatmak. 

Bu kitapta “Ötekini öykülemek” başlığı altında anlattığı hikaye, ifadesini doğruluyor; “Tarih kitaplarından hiçbir zaman pek bir şey öğrenmedim, onları beyazlar yazıyordu. İhtiyacım olan şeyi başka yerlerde aramalıydım: mektuplarda, basında, siyahların gazetelerinde, vaazlarda, fotoğraflarda, şarkılarda... “

En çarpıcı romanlarından birisi olan ‘Sevilen’i neden ve nasıl yazdığını anlatmış. Editörlük yaptığı sırada, Afro-Amerikan tarihine ve kültürüne dair siyahların ilgisini çekecek bir kitap hazırlarken bir gazete kupürü buluyor. Başlığı şöyle: “Çocuğunu Öldüren Köle Anneye Bir Ziyaret”. O trajik hikayeyi uzunca detaylarıyla anlattıktan sonra romanda nasıl kullandığını anlatıyor:

“Margaret Garner’in hikayesinin acıklı, can sıkıcı, gerçek sonunun tersine romanda umut verici bir son yaratmayı tercih ettim. Farklı bir isim verdiğim, yeniden yarattığım köle anne Sethe, kendisinin ve kızının başına gelenlere rağmen romanın sonunda değerli bir insan olduğunu düşünme yolunda bir adım atacaktı…Bu çocuğu hayalimde canlandırmaya çalışmak sanatın hem ruhuna, hem bedenine dokunmaya çalışmak gibiydi benim için”. 

“Kurmaca anlatı, belli ölçüde kontrol altında tutulan vahşi bir yaşama benzer; bize Öteki olma, yabancı olma, ona dönüşme olanağı sunar. Duygudaşlık kurarak, açık olarak ve kendine dönüp bakma riskini göze alarak. Bu kitabın yazarı olarak benim için hikayedeki asıl Öteki, yaşayanlara musallat olan kızdır, Sevilen’dir”. 

Nobel edebiyat ödülüne sahip ilk Afro-Amerikalı yazar olan Morrison, savaşlar, göçler, siyasi müdahaleler, şiddet, zulüm ve baskı nedeniyle kitlesel hareketliliğin zirvede olduğu karanlık bir çağda, umudunu hiç yitirmeden düşündü, konuştu, anlattı. Kitaplarıyla milyonlarca insanı ortak değerler, düşünceler, isyanlar, hikayeler ve henüz yası tutulamamış acılar etrafında buluşturdu. “Ötekileri” ölümsüz kılan romanlar yazdı. 

Öldüğü gün neden yaşadığımızı, yazdığımızı söyleyen o basit, zarif cümlesiyle karşılaştım. 

“Hepimiz ölürüz. Belki de hayatımızın anlamı budur. Ama hepimiz dili kullanırız. Belki de hayatın ölçüsü budur”. 

 

* Ötekilerin Kökeni - Toni Morrison / Sel Yayıncılık 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.