AKP Türkiye’yi nasıl zehirledi?

Tüm dünya gibi Türkiye de koronavirüs salgınıyla uğraşıyor. Hatta uzun süre hiçbir vaka görülmeyen ülke şu an dünyada virüsten en fazla etkilenen yerlerden biri. Ancak Türkiye’yi dünyadaki diğer ülkelerden ayıran bir durum söz konusu. 

Çoğu gelişmiş ya da gelişmekte olan ülke salgın süresince alınan tedbirler kapsamında ekonomik olarak zarar gören vatandaşlarına yardım etmek için çeşitli paketler açıklarken Türkiye, vatandaşlarından yardım için bağış yapmasını istedi.

Bu durum bir ilk değil. Daha önce de çeşitli doğal afetlerde hükümet yetkililerinin yardım kampanyaları başlattığına şahit olundu. Ancak her seferinde paranın nereye gittiği, nasıl harcandığı öğrenilemedi. 

1999 yılındaki yıkıcı depremin ardından alınmaya başlanan deprem vergilerinin ayrı bir yerde biriktirilmediği ve Hazine’ye aktarıldığı, bu yolla da harcandığı öğrenileli çok olmuyor. Yine yakın bir zamanda koronavirüs benzeri dönemler için ayrılması gereken İşsizlik Fonu’ndaki paranın da 2008 senesinden beri, yani AK Parti’nin ikinci döneminden itibaren, yasaya aykırı bir şekilde Hazine’ye aktarıldığı anlaşıldı.

Bütün bu Hazine’de biriken paralar da 2018 krizini ve ardından da doların yükselmesini önlemek adına harcandığından Türkiye dünyanın küresel çaptaki en büyük salgınına cebi delik bir halde girdi. Bu sebeple halka ekonomik anlamda yardım etmesi gereken hükümet de Türk’e Türk propagandası yaparken IBAN numarası vererek para toplama derdine düştü.

Kampanyaya katılımın oldukça az olacağı baştan anlaşıldığı için olsa gerek pek çok devlet kurumu da bağışı zorunlu tuttu ve bu uygulamaya katılmak istemeyenlerin yazılı müracaatını istedi. Bunun Türkiye’deki anlamının “fişleme” olduğunu ve bu şekil başvuranların kısa bir sürede işini kaybetme hatta polis soruşturması yaşama ihtimali olmadığını bilmeyen yok.

Ne var ki bütün bu süreç içinde artık daha fazla ortaya çıkan, halkın arasındaki ayrışımın oldukça keskin noktalara gittiği. Bugüne kadar Türkiye pek çok defa ayrışmalar yaşamış ancak ülkeyi ilgilendiren kimi durumlarda bütün düşmanlıkları geride bırakıp birleşmesini bilmişti. Oysa şimdi taraflar arasında diğerinin başına ne gelirse gelsin anlayışı mevcut.

AK Parti taraftarları salgının hapishanelere sıçraması halinde yaşanacak trajediyi bile önemsemezken, 15 Temmuz darbe girişimini kendilerini haklı çıkarmak için kullanıyor. Oysa sadece bir bankaya hadi adını da verelim Bank Asya’ya para yatırdığı için ya da iftira sonucu hapse düşmüş binlerce kişi var. Bunun dışında “Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına hareket etme” gibi pek de anlaşılamayacak bir maddeden ceza alan gazeteciler mevcut. Ve tabii her dönemin günah keçisi olan Kürt siyasiler. Ancak bu kişilerin yakın zamanda çıkacak kısmi affa girmesi istenmiyor.

Esas itibariyle bu insanların hapisten çıkmasını istemeyen, AK Parti’nin 17-25 Aralık sonrası işbirliğine başladığı derin devletin unsurları. Tabii ki onların bu isteğini ve nefretini toplumun bir kısmına kendi isteği gibi aktaran da hükümet. KHK ile işlerinden atılan, bütün hakları elinden alınan gruba da bu derin devletin nefretini kazanmışlar kümesine dahil edilebiliriz. 

Yaşanan süreçleri izleyen, ülkenin geldiği noktadan dolayı oldukça kızgın olanlar da yok değil. Özellikle AK Parti’nin ideolojisine yakın, partiyi destekleyen ancak yeterli vasfı olmayan kişilerin belli mevkilere gelmesi ve buradan özellikle muhalifleri küçümseyen, suçlayan açıklamalar yapması taraflar arasındaki bölünmeyi arttırıyor. Bir de bu kesimin Hazine’den geçinmesi ve onların lüks hayatlarının faturasının muhaliflere çıkması toplumdaki bölünmeyi arttıran başka bir etken.

Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın kullandığı ayrıştırmacı üslubun bir sonucu olarak AK Parti iktidarı döneminde başlayan bu bölünme, kana giren zehir gibi yavaş yavaş her yere yayıldı. 

Türk insanının iyiliksever, misafirsever, ezilenin yanında olan özellikleri birer birer toplumdan silinirken bunun yerini acı çektirmekten hoşlanmak, kendisi dışındakilerin başına çeşitli işler gelmesinden sevinmek gibi özellikler almaya başladı. Zehirlenme olarak tanımladığım bu durum bana özellikle 2017 yılında ilk defa çizilen Gülen Batman (Batman Who Laughs) karakterini anımsatıyor.

Batman

Alternatif bir evrende Batman kendisinin en bilinen özelliğini çiğner ve baş düşmanı Joker’i öldürür. Oysa Joker’in kalbinde, öldüğü anda sadece en yakınındakini zehirleyecek ve kendisine dönüştürecek bir gaz saklıdır. Bu sebeple Batman kısa bir sürede Joker’in psikopatlığına sahip biri haline gelir. 

Gülen Batman’in diğer bütün kötülerden daha tehlikeli olan yanı Batman’in yani Bruce Wayne’nin anılarına, deneyimlerine ve eğitimine sahip olmasıdır. Bunun Joker’in psikopatlığı ile birleşmesi sonucu karşısına çıkan herkesi, en yakın arkadaşlarını bile öldürebilecek bir hale gelir.

Türkiye de şu an AK Parti’nin içinden çıkan zehirli bir gazla büyük bir dönüşüm geçirmiş durumda. Normalde bu gibi ayrışmaların bir noktada biteceği düşünülse de tıpkı Joker’in zehrine maruz kalıp bir daha asla eski haline dönemeyen Batman gibi ülke de maalesef eskisi gibi olamayacak.

Şu an yaşanmakta olan sürecin etkisinin en az birkaç kuşak süreceğini artık kabul etmek lazım. Bu ayrışma Tayyip Erdoğan sonrası dönemde de devam edecek ve AK Parti’nin iktidarı kaybetmesinin ardından daha da şiddetlenecek gibi. Çünkü zehir artık bütün ülkeyi etkisi altına almış durumda ve muhalifler kendilerinin yaşam alanlarını, yaşam şekillerini beğenmeyip zorla değiştirmeye çalışanlardan aynı derece nefret ediyor.

İşte bir çeşit zehir gibi ülkeye yayılmış bu nefret koronadan bile tehlikeli çünkü koronavirüsün aşısı bulunabilir ya da toplumda bağışıklık oranı artabilir. Fakat, bu nefretin panzehiri maalesef öyle kolay kolay bulunamaz.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.