Korona, hayat ve ölüm

Korona günlerinde ister istemez hayat ve ölüm üzerine düşünceler geçiyor içimizden. Hayatımız, yalnız bize ait olan o biricik gerçek, bir eski zaman kuşu gibi izliyor bizi. Ama kanatlarının bizi daha ne kadar kaldıracağını bilememenin kaygısını duyuyoruz. 

Belli belirsiz bir ürküntü içimizi bir güve gibi kemiriyor.

Çocukluk yıllarında sokakta oynarken bir gün babalarımızdan konuşmuştuk. Birimiz “Benim babam 34 yaşında, biliyor musunuz?” deyince, bir ötekisi “Benimki daha büyük ama, 36 yaşında!” deyip üsten gelmişti. Bir başkası da “Benim babam hepinizinkinden büyük, tam 42 yaşında!” diyerek babasının yaşlılığıyla övünmüştü.  

Biz çocuklar için tahayyül sınırımızın ötesinde, nerdeyse erişilmez yaşlardı bunlar. Babalarımız uzak bir dünyada yaşayan olağanüstü yaşlı figürlerdi sanki. Bir gün kendimizin de o yaşlara geleceği aklımızın ucundan bile geçmiyordu. Oysa çocukluğun sonsuzluğu ne de kısadır!

Ergenlik yıllarında önümüzde hiç bitmeyecek, ışıklı bir hayat vardı yalnızca. Bütün belirsizliği ve çekiciliğiyle. Mutluluk ve başarıya ulaşacağımız günleri sabırsızlıkla bekliyorduk.  

Gençlik yıllarında ölüm birdenbire girdi hayatımıza. Sokak gösterilerinde, meydanlarda önümüzde duran bir arkadaşımızın nereden geldiği bilinmeyen bir kurşunla birdenbire düştüğüne ve o anda öldüğüne dehşetle tanık oluyorduk. Gazete ve TV haberlerinden her gün 15-20 kişinin öldürüldüğünü öğreniyorduk.

Ölümle yatıyor, ölümle kalkıyorduk ama hayat kendi akışına devam ediyordu. Erken yaşlarda ölümün hayatın bir parçası olduğunu öğrenmiştik artık. Ancak hayat her şeye rağmen müthiş güzeldi. Duyularımız, zevklerimiz, düşüncelerimiz inceliyor, beklenti ve özlemlerimiz derinleşiyordu. Ölüm hep vardı ama, onu belleğimizin en ücra çekmecelerinden birine kilitlemiştik. Şimdi yaşamak zamanıydı.

Olgunlaşıyorduk. Hayata başka bir gözle bakmaya başlamıştık. Hayatın geçiciliğini görüyorduk. Ve yapmak istediğimiz çok şey vardı. Başka başka yollar seçtik hayatta. Kimimiz kaçınılmaz son yarın gelecekmiş gibi acele etti hep. Kimimiz tıpkı insanın başlangıçta olduğu gibi sona doğru da eli boş gittiğini bilen bir derviş edasıyla gürültüsüzce yaşadı hayatı. Kimimiz ise kendi hayatının başrol oyuncusu olmayı hiçbir  zaman beceremeden zamanın akıntısı içinde oradan oraya sürüklendi.

Hangi yolu seçmişsek seçelim huzur, memnuniyet ve haz veren anların yanı sıra yeni acılar ve yenilgiler de tadıyorduk. Güvensizlik, pişmanlık, ihanet, düş kırıklığı ve kırgınlıklarla “hayat tecrübemizi” artırıyorduk. Öte yandan şiirle ve romanla, müzikle, felsefe ve resimle, tiyatro ve sinemayla, teknoloji ve keşiflerle insanın yarattığı binlerce yıllık uygarlığı yudum yudum içimize sindiriyorduk. İnsan olmanın ruh yüceliğini duyumsuyorduk. Gelişiyorduk. Zenginleşiyorduk. 

Ama ah, şu ölüm!

Platon, felsefe yapmanın ölmeyi öğrenmek olduğunu söylemiş. Söylemiş de, iş söylemekle bitmiyor elbette. Yapmak da gerekli. Platon fazlasıyla felsefe yaptı ama ölmeyi öğrendi mi, bilmiyorum. Öte yandan, gençlik yıllarımda beni ölümle, bir başka deyişle hayatla yüzleştirip, daha sıcak ilişki içine sokan Seneca oldu. Herkesin bildiği, ancak hiç aklına getirmediği bir gerçeği o kadar basit bir ifadeyle söylüyordu ki, neredeyse sinir bozucu bir şekilde, birdenbire çarpıyordu insanı. Seneca insanın doğduğu andan itibaren geçen her dakika ölüme biraz daha yaklaştığını söylüyordu. Sinirimi bozan şey, işte onun o ”ölüme yaklaşma” hatırlatması olmuştu. 

Sinirlendim ama kamçılandım da. Hayatı tüketmemek, tersine, onu yaşamak gerektiğini görmüştüm. Evrende sınırsız sayıda hayat kıvılcımlanıyor ve sönüyordu. Ancak yaşamış olmanın bir anlamı olmalıydı. Hayatımız sönmüş bir alev gibi hiçbir iz bırakmadan sona ermemeliydi. 

Hayatı tüketmeden yaşamayı gayret ettim. 

Hermes, Pisagor’a “Ölümsüzlüğün dışında ne istiyorsan söyle, vereyim.” demiş. O da parçalanması mümkün olmayan sonsuz bir bellek istemiş.

 Acılar, huzursuzluklar, keder, endişe ve korkular içinde yaşadığım zamanlar oldu. Ancak belleğim bu safraları süzüp atıyor sanki. Geriye dönüp duygularımı yokladığımda daha çok hayatımın gerçekten de yaşamaya değmiş olduğunu görüyorum.

Son zamanlarda beni mutlu eden olayları, ilişkileri, yaptığım işleri ve kendimden memnun olduğum günleri anımsıyor, kendimi o halimle özlüyorum. 

Şimdi, bu korona günlerinde duyduğum şey ölüm korkusu değil, "yok oluşun", yani "öylece çekip gitmenin" verdiği acı ve hüzün. İnsanlığın o büyük serüvenini sonuna kadar izleyememenin verdiği burukluk. 

İçimi çoklukla hayret ve hayranlık duygusuyla dolduran hayatın akışında kendimi güzel bir masalın sonuna koşan atlılardan biri gibi görüyorum. 

Ancak bu koşu daha ne kadar sürer, bilemiyorum. 15-20 yıl daha belki? Belki de yarın bitiverir! 

Aşağıdaki satırlar, hayata düzülmüş bir ağıt ya da serzeniş değil. Koronanın dayattığı düşünceler ve hayata duyduğum teşekkür borcunun bir ifadesi.

ELVEDA HAYAT

Elveda hayat
ne çabuk da geçtin!

Elveda
sürekli ertelediğim şeyler
göremediğim şehirler, kıtalar
yerkürenin rahmi denizler

Dünyayı ayağıma getiren
vapurlar, trenler, köprüler
patikalar, dereler, ormanlar
elveda

Gökyüzünün bekçisi yıldızlar
kadife ay ışığı, galaksiler
evrenin tılsımlı çocukları

gece ve gündüz
huzur veren ikindiler
kilise çanları, ezan sesleri

yağmurlar, rüzgârlar
sulu sepken kar
fırtınalarda can kurtaran deniz feneri

kır çiçekleri, hanımelleri
güneşin habercisi kelebekler
doğanın harika renkleri

balkonuma hoplayan sincap
önümde koşan ürkek karaca
kirpiler, tavşanlar, karıncalar
elveda 

Balıklar, kuşlar, işinde gücünde arılar
günebakanlar, mısır tarlaları
kutsal zeytin ağaçları
elveda 

Doğup büyüdüğüm İstanbul
kendimi ele geçirdiğim Stockholm
dünyanın en güzel iki şehri
elveda

Beethoven, Bach, Mahler
Mozart’ın klarinet konseri
Hafız Burhan, Dede Efendi
şarkılar, türküler
elveda

Marlon Brando, Anthony Quinn
Greta Garbo, Brigitte Bardot
Hitchcock ve Fellini
gençlik yıllarımın kralları, kraliçeleri
elveda 

Elveda
Gılgamış, Marko Polo
Yunus, Hayyam, Mevlana
Kibele, Nefertiti, Mata Hari

Elveda
Odysseus, don Kişot, Hamlet
Decameron, Binbir Gece
Madame Bovary, Goriot Baba

Mobydick, Red Kit, Tintin
Karamazof Kardeşler
Anna Karenina

Sapho, Dante, Kafka
Hugo, Proust, Lorca
Becket, Borges ve Calvino
Nazım, Rifat, Can baba
ne kadar sevmiştim sizleri
elveda

Leonardo, Picasso, Braque
Gauguin, Goya, Cézanne
elveda ustalar, elveda

Diderot, Voltaire, Robespierre
Karl Marks, koca sakallım benim
Freud, Heidegger, Wittgenstein
bilincimi nakışlayan dinozorlar
hepinize elveda

Elveda
Sokrat, Spartaküs, Galileo
Dreyfus, Martin Luther King
ve Mandela

Elveda kelepçeler, işkenceler, hapishaneler
mahkeme salonları, hastane koridorları
bugün doğan bebeler
elveda

Elveda
başarısız evliliklerim, küskün kızım
gizli, açık sevgililerim
dostlarım

Elveda
büyüyen prostatım
kan şekerim
yüksek tansiyonum
hasta kalbim

Mutlu çocukluğum
sancılı gençliğim
akıllı yaşlılığım
elveda

Elveda hayat
Ne çabuk da geçtin!

Hamiş: Her konuda birer ikişer isim vermekle yetinebilir miydim? Başka bir metinde olurdu bu, ama bunda değil. Koca bir hayatın akışını, onu biçimlendiren kişi ve olayları birkaç isimle sınırlamak mümkün mü? Aslında çok azını saydım. 


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.