Neoliberallerin korona ile dansı

Koronavirüs bir anda hayatımızın merkezine oturuverdi ve her şey ters yüz oldu. Daha düne kadar konuşup tartıştığımız tüm “acil” konular, önemini, anlamını, geçerliliğini yitirdi, tek gündem bu oldu. Dünyanın bir ucunda ortaya çıkan yeni tür bir virüs nedeniyle gündemimizin çok kısa sürede ve birdenbire değişebileceğini kimse tahmin bile edemezdi. Sanki sadece savaştan, şiddetten, diktatöryal rejimlerden kaynaklı tehdit ve tehlikelerle dolu bir hayatımız varmışçasına, koronavirüs uzay ve zamanda yepyeni bir boyut açtı.

Virüsün küresel çapta bir tehdit haline gelmesiyle bildiğimiz dünyanın bambaşka bir resmi ortaya çıktı. Daha doğrusu, 90’larla birlikte tanık olmaya başladığımız küresel dünya gitti yerine eskiye ait olduğunu bildiğimiz dünya geliverdi. Sınırlar kapandı, insanlar evlerine hapsoldu, sokağa çıkma yasakları ilan edildi, hükümetler ordularını yardıma çağırdı, insanlar gıda ve hijyen ürünleri stoklamaya başladı, ekonomi ve para piyasaları paldır güldür gerilemeye başladı vs. vs.

Bir benzetme yapmak gerekirse, uzun periyodlarda gerçekleşen gökyüzü olayları nasıl ki doğa bilimciler için bir “doğal laboratuvar” oluyorsa, koronavirüs ile ortaya çıkan bu olağan üstü durum da sosyal bilimciler için adeta bir “toplumsal laboratuvara” dönüştü. Milyar dolarlık araştırma bütçeniz ve en nitelikli bilim insanlarından oluşan bir araştırma ekibiniz bile olsa, böyle bir laboratuvarı yaratmak hiçbir sosyal bilimciye ve bilimsel projeye nasip, kısmet olmazdı. Öyle ki bireysel hayat akışımızdan toplumsal hayat akışımıza her şey birdenbire bambaşka bir hal aldı. 

1970’lerin ortalarından bu yana propagandası yapılan ve 80’lerle birlikte hayata geçirilen neoliberal politikaların mottosu “küçük/sınırlı devlet”, yani devletlerin piyasalardan elini çekmesi gerektiği tezi, aniden tersine döndü. (Liberal) Devletler ve hükümetler ekonomik ve toplumsal alana yeniden güçlü biçimde müdahale etmeye başladı. Büyük ve küçük işletmelere verilecek olan destek ve yardım kredileri; üretim ve tüketim sektörünün sıkı kontrolü, turizm ve ulaştırma alanında kısıtlayıcı tedbirler; spor, kültür, dini etkinliklerin iptali ve sınırlandırılması, eğitime ve ibadete belirsiz bir geleceğe kadar ara verilmesi... Dünyanın en liberal devletleri, bir anda sağ muhafazakâr, korumacı, müdahaleci, yönetimlere dönüşüverdi. İnsan hakları, bireysel özgürlükler, seyahat özgürlüğü bir anda tuzla buz oluverdi.

Koronavirüs, devlet virüsüne geniş imkân tanıyarak hepimize devletlerin müdahaleci ve düzenleyici varlığını yeniden hatırlattı ve yaşattı. Öyle neoliberal teorisyenlerin ve propagandacıların iddialarında olduğu gibi, devletlerin sınırlı olduğu; ulus ötesi ve ulus aşırı kuruluşların “devlet üstü” yeni aktörler olduğu; devletlerin meşruiyet krizi içinde olduğu bir dünyada yaşamadığımız gün yüzüne çıkıverdi. Koronavirüse karşı herkes, devletleri ve hükümetleri göreve çağırdı, tek bir (neo)liberal çıkıp, devletler, hükümetler bu işe karışmasın diye itiraz etmedi. Pusuda yatan devlet, tüm gücüyle haşmetli varlığını gösterdi.

Bu devletçi müdahaleye ve bir panik havası yaratılmasına sadece entelektüel dünyadan ve çok az sayıda uzmandan itiraz geldi. Ünlü İtalyan düşünür Giorgio Agamben, İtalya Ulusal Araştırma Konseyi’nin “İtalya’da Sars-CoV2 salgını yoktur” açıklamasındaki verilerden hareketle, durumun yetkililer tarafından gereksiz biçimde panik havasına sokulduğunu ve bunun da temel amacının “istisna halini normal bir yönetim paradigması olarak kullanmak istemeleri” olduğunu öne sürdü. Agamben’e göre sadece gerçek olağanüstü durumlarda anayasal bir norm olarak başvurulan “olağanüstü hal”, artık olağanüstü olmaktan çıkıyor ve “olağan bir hal” haline getiriliyor.

Şayet bir salgın değilse, koronavirüs hükümetler tarafından kullanılıyor. Başka bir uzman Virolog Dr. Wolfgang Wodarg’ın, başvurulan önlemlerin abartılı olduğunu ve uygun olmadığını iddia ettiği Youtube videosu, sosyal medyada viral oldu ve önemli tartışma yarattı. Yıllarca grip ve virüs alanında çalışmalar yapan Dr. Wodarg, virüsün tehlikesini küçümsememekle birlikte, henüz tüm karşılaştırmalı analiz verileri yokken, hükümetlerin almış olduğu olağanüstü tedbir kararlarının abartılı ve gereksiz olduğunu söyledi.  

Öte yandan devlete, devletsizliğe, devlet ötesi ağlara, oluşumlara övgüler düzen, alternatifler sunan yaklaşımlar, inisiyatifler ve kurumlar da koronavirüs karşısında çaresizliği hissetti. Virüsten o kadar geniş toplumsal alan etkilendi ki, devlet gibi bir organizasyon olmadan bir salgınla baş etmenin mevcut organizasyonlarla mümkün olmadığı anlaşıldı. En azından bunun gibi acil durum zamanlarında demokratik karar alma süreçlerinin değil, merkezi ve hızlı karar alma yapılarının geçerli bir yöntem olduğu kendini ispat etti. Ki bu da zaten mevcut siyasal sistemlerin işleyiş biçiminin ta kendisi.

Kimse sınırların kapatılması, seyahat kısıtlaması, eğitime ara verilmesi vb. konularda referanduma gidelim çağrısı yapmadı. Hatta böyle bir konu hiç gündeme bile gelmedi. Kulağa çarpan en ilginç çağrılar, tüm acil dönemlerde görülenlerden farksızdı ve kimi zaruri ve temel ihtiyaçların herkese açık, ücretsiz ve adil kullanımından ibaret kaldı. İnternetin, ulaşımın, sağlık hizmetlerinin ücretsiz ve eşit olması gibi…

Almanya’da korona kavramının yanı sıra en sık duyulan başka bir kavram “dayanışma” oldu. Bu, gerek resmi otoriteler gerekse yurttaş bazlı girişimler tarafından sıkça kullanılıyor son günlerde. Resmi otoriteler dayanışmayı sadece hastalığı başka insanlara bulaştırmama bağlamında kullanmayı tercih ederken, yurttaş girişimleri daha geniş bir çerçevede yardım ağları kurma gibi bir bağlamda kullanıyor. Sabah telefonuma gelen bir mesajda, gönüllülerden oluşan bir dayanışma grubunun kurulduğu ve ihtiyaç halinde telefon numaralarının aranabileceği yazılıydı.

Yardıma ihtiyacı olanlar, yaşlılar, evinden dışarı çıkamayanlar, kronik hastalığı olanlar için kurulan bu ağın gönüllüleri, market, eczane, posta gibi ihtiyaçları karşılamak için seferber olmuş. Ve belli ki işe yarıyor. Akşam sokaktan geçen bir genç, belli ki başkası için alışverişten geliyor, tesadüfen gördüğü yaşlı komşuma “bir şeye ihtiyacı olup olmadığını, alışveriş yapacak birilerinin olup olmadığını” sordu. Hem olaya şahit olan ben hem de yaşlı komşum oldukça memnun olduk. 

Koronaya çare elbet yakında bulunacak ve bu virüs hayatımızdan çıkıp gidecek. Bizi insanlığımızı kurtaracak olan ise sadece dayanışma, işbirliği, yardımlaşma, el ele verme olacak. Her tür beladan hep birlikte kurtulmak için ihtiyacımız olan en önemli şey. Hem de her zaman…  


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir